Sultan Hüseyin Baykara, Herat’ta yönetimin başına
geçince, sözleştikleri gibi Ali Şîr Nevâî’yi aradı. Onun Semerkant’ta
olduğunu öğrendi ve Maveraünnehir meliki Ahmed Mirza’ya bir mektup
yazarak Ali Şîr Nevâî’yi kendisine göndermesini istedi. Ali Şîr Nevâî,
Ahmet Mirza’nın adamları tarafından Herat’a götürüldü. Sultan Baykara
onu önce mühürdar yaptı. Daha sonra vezirlik görevine tayin etti.
Görevi sırasında bol bol kitap okumak, ilim çevreleriyle
sohbet etmek ve araştırma yapmak imkanı bulan Ali Şîr Nevâî, bir süre
sonra yaptığı işten sıkılmaya başladı. İstifasını Hüseyin Baykara’ya
sunduysa da kabul edilmedi. Aksine Esterebad Valiliği’ne tayin edildi.
Ali Şîr Nevâî, valilik görevinde fazla durmadı ve 1490 yılında ayrıldı.
Ali Şîr Nevâî’nin ailesi çok zengindi. Onun için
devletten hiç maaş almadığı gibi devlete yardım da etti. Ali Şîr Nevâî
topluma ve insanlığa hizmet etmekten büyük sevinç duyardı. Bu düşünceden
hareketle çeşitli vakıflar kurdu.
Valilik görevinden ayrıldıktan sonra bilim ve sanat
konularında yoğunlaşan Ali Şîr Nevâî, 1501 yılında doğduğu şehir olan
Herat’ta vefat etti.
Şiirlerini Türkçe ve Farsça yazan Ali Şîr Nevâî, Arapçayı
da çok iyi öğrenmişti. Meşhur ilim adamlarından Molla Cami, onun şiir
arkadaşlarındandır. Kaşgarlı Mahmut’tan sonra Türk diline en büyük
hizmet eden kişi olarak tanınan Ali Şîr Nevâî, Muhâkemetü’l-Lügateyn
adlı kitabında Türkçe ile Farsça’yı karşılaştırarak pek çok yerde
Türkçe’nin üstünlüğünü savunmuştur. Ali Şîr Nevâî, bu kitabını Türkçe’yi
bırakarak eserlerini Farsça verenlere ithafen yazmıştır. Ali Şîr Nevâî,
Türkçe yazdığı şiirlerinde Nevâî, Farsça yazdığı şiirlerinde ise Fanî
mahlaslarını kullanmıştır.
Ali Şîr Nevâî’nin dördü Türkçe, biri de Farsça olmak
üzere beş ayrı divanı vardır. Türkçe divanlarının genel adı Hazâinü’l
Maânî’dir. Türkçe divanlarını, Garâibü’s-Sağîr, Nevâdirü’ş Şebâb,
Bedâyiü’l-Vasat ve Fevâidü’l-Kiber adları altında yazmıştır.
Beş mesnevisinden meydana gelen Hamse’si ile Türk
edebiyatına ilk hamse yazan Ali Şîr Nevâî’nin divanlarından hariç 18
ayrı eseri daha vardır.
Bunlar sırasıyla şunlardır:
Hayretü’l-Ebrâr, Ferhat ve Şirin, Leyla ve Mecnun, Seb’a-i
Seyyârem, Sedd-i İskender, Lisânü’t-Tayr, Muhâkemetü’l-Lügateyn,
Mecâlisü’n-Nefâis, Mîzânü’l-Evzân, Nesâimü’l-Mehabbe, Nazmü’l-Cevâhir,
Hamsetü’l-Mütehayyirîn, Tühfetü’lMülûk, Münşeât, Sirâcü’l-Müslimîn,
Tarihu’l-Enbiyâ, Mahbûbü’l-Kulûb fi’l-Ahlâk, Seyfü’l-Hâdî ve Rekâbet-ü’l-Münâdî.
Ali Şîr Nevâî’nin eserleri hem yazıldıkları devirde, hem
de daha sonra bütün Türk dünyasında zevkle okunmuş, pek çok ünlü Türk
şairi onu örnek almış, ona övgü yazmıştır. XV. yüzyılda yaşamış büyük
Osmanlı Şairi Ahmet Paşa, XVI. Yüzyılda yaşamış ve Azeri lehçesiyle
yazmış ünlü Fuzûlî, Ali Şîr Nevâî’den etkilenmişlerdir.
Bir çok Osmanlı aydını, bu arada Yavuz Sultan Selim,
Nevaî’nin hayranı idiler. XVIII. yüzyılda büyük divan şairimiz Nedim
bile Ali Şîr Nevâî dilinde (Çağatay lehçesinde) şiirler yazmıştır.
Türkiyeli pek çok şair Ali Şîr Nevâî’nin şiirlerine
nazireler söylemişlerdir. Bu tesir Tanzimat sonrasında bile kendini
göstermiş, Ziya Paşa’nın Harâbât adını taşıyan üç ciltlik antoloji
eserinde Ali Şîr Nevâî’nin şiirlerine önemli bir yer verilmiştir.
Günümüzde yayınlanan bütün edebiyat tarihlerinde de Ali
Şîr Nevâî, ilmi, irfanı, sanatı, Türkçülüğü ve olumlu tesirleriyle
övülür.
Burada bütün hayatını Türkçe’nin tanıtımına vakfetmiş
olan Ali Şîr Nevâî’nin özellikle Muhâkemet-ül-Lugateyn adlı eserinden
bahsetmek, onun Türk dili hakkındaki düşüncelerini yansıtmak açısından
yararlıdır.
Ali Şîr Nevâî’nin Muhâkemet-ül-Lugateyn adlı eseri, bu
günkü yazımızla küçük boy bir kitabın 50 sayfasını ancak doldurur. Fakat
hacim bakımından küçük olan bu kitap, muhtevasının değeri ile deryalar
kadar büyüktür.
İşte Muhâkemet-ül-Lugateyn’den bazı cümleler:
“... Nazım bahçesinin şakrak bülbülü, Nevaî mahlasını
alan Ali Şir (Allah günahlarını yargılasın ve ayıplarını kapatsın) şöyle
arz eder:
“Söz bir incidir ki onun denizi gönüldür ve gönül bütün
anlamları kendisinde toplar. Nitekim denizden cevherleri dalgıçlar
çıkarır ve onlara mücevherciler katında değer biçilir. Gönülden söz
incileri çıkarma şerefine erenler de (dalgıçlar da) bu işin
mütehassısıdırlar. O inciler bu mütehassıslar ağzında canlanır,
nisbetlerine göre yayılır ve ün kazanırlar. İnciler değer bakımından çok
farklı olurlar. Bir tümenden yüz tümene kadar (bir liradan binlerce
liraya kadar) olanları vardır. Elden ele geçen ucuz incilerle,
sultanların kulaklarına küpe olan incilerin değerleri bir mi?
“... Şöyle bilinir ki, Türk Fars’tan daha keskin zekalı,
daha anlayışlı, daha saf, daha pek yaratılışlıdır. Fars ise ilimde ve
gayret sarfıyla elde edilen bir anlayışta daha olgun ve derin görünüyor.
Bu hal Türklerin doğru, dürüst, temiz niyetinden, Farsların da fen ve
hikmetinden belli oluyor... Ve lakin, Türk ve Fars dilleri arasındaki
kusursuzluk veya noksanlık bakımından çok büyük farklar vardır. Söz ve
ibarede, kelimelerin anlam ve kavramında, Türk Fars’tan üstündür. Türkün
öz dilinde öyle incelikler, güzellikler, sanatlar vardır ki inşallah
yeri gelince gösterilecektir... ”
“... Türkün Fars’tan daha üstün, daha kabiliyetli, daha
açık ve parlak olduğunun şundan kuvvetli delili olur mu: Bu iki milletin
gençleri, ihtiyarları, büyükleri, küçükleri arasında kaynaşma aynı
derecededir. Alış-verişleri, işleri, güçleri, düşüp kalkmaları, oturup
durmaları, birbirinden hiç farklı değildir. Aynı hayat şartları içinde
yaşarlar... Böyle olduğu halde Türklerin hepsi Farsça’yı kolayca öğrenir
ve konuşur. Oysa Farsların hiç biri Türkçe konuşamaz. Yüzde, belki binde
biri Türkçe öğrenir ve konuşursa da, onun Türk olmadığı daha ilk
sözünden belli olur... Türkün Fars’tan kabiliyetli olduğuna bundan daha
kuvvetli tanık olamaz ve hiçbir Fars bunun aksini iddia edemez... ”
“... Fars dili yüksek ve derin konuları anlatmada
yetersizdir. Çünkü Türkçe’nin oluşumumda ve konularında pek çok incelik,
özgünlük vardır. İnce farklar, en uçucu kavramlar için bile kelimeler
yaratılmıştır ki bilgili kimseler tarafından açıklanmazsa kolay
anlaşılamaz. ”
“... Türkün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel sanarak,
Farsça şiirler söylemeğe özeniyorlar. İyi ve etraflı düşünseler,
Türkçede bu kadar genişlikler, incelikler, derinlikler ve zenginlikler
durup dururken, bu dilde şiir söylemenin ve sanat göstermenin daha
kolay, şiirlerinin daha beğenilir olacağını anlarlar.