Ana Sayfa
DİLİMİZİ KORUYALIM, ONA SAHİP ÇIKALIM
TÜRK DİLİ SEVDALILARININ BULUŞMA YERİ
Cevap Gönder
Hac dönüşü üzerinden ifade yoksulluğu üzerine
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 10 Oca 2007
Bildiriler: 87
Alıntıyla Cevap Gönder
(Arkadaşlar ben bu ifade yoksulluğumuza taktım. Hac örneği üzerinden bir denememi sunuyor, eleştirilerinizi bekliyorum. 301. madde vesilesiyle basın yayında ifade özgürlüğünü tartışmaya açtıklarında farkettim ki, ifadesi olmayanların neyin özgürlüğünü tartıştıklarını ben anlayamadım doğrusu. İfade özgürlüğünü başka yazışmalıklarda, siyaset yazışmalıklarında tartışsınlar, ben ondan daha önemli olan anlatım yokluğuna dikkat çekmek istiyorum, güncel yaşantı bağlamından bir örnekle.)

Geçen hafta bizim berber Sadi’ye uğradım. Hac’dan ayağının tozuyla gelmişti dükkana.
“Anlat bakalım, nasıl geçti yolculuk?” dedim. “İyiydi.. Çok güzeldi.” dedi. "Bu kadar mı?" dedim, "Anlatsana yahu, nasıldı Kabe, nasıldı Arafat?" Heyecanlıydı: "Ne anlatayım ki, yaşanır ancak. Gittik, geldik. İner inmez vatan toprağını öptüm işte. Kutsal toprak başka, vatan başka!" Tekrar sordum: "Ya Mekke, zemzem, Medine?" Sadi abi birşeyler anlattı ama ifadesi donuktu. Yorgunluğuna verdim.

Peki hacdan günlerce canlı yayın yapan televizyon kanallarının muhabirlerine ne demeli? Almışlar ellerine birer mikrofon, buldular mı bir hocayı tutuveriyorlar ağzına, anlat bakalım. İnanır mısınız, kameranın anlatımı bu oynanan pandomimden daha zengin bir dil sunuyor, insan istiyor ki şu dil yoksulları hiç konuşmasınlar, kamerayı koysunlar oraya, doğal sesleri duyayım, rüzgarın sesini, Kabe üzerinde uçan kuşların sesini, ?avtların hışırtısını...

"Anlaşıldı. Pekala. Senin anlatacağın yok madem, ben de tarihten birkaç unutulmayan Türkçe sevdalısını buraya çağırır anlattırırım!" diye düşündüm.

İşte şair Nabi (1642-1712). "Nabi Bey nasıl geçti hac?"

- Şeytan taşladıktan, kurban kestikten ve tıraş olduktan sonra farz olan ziyaret tavafını eda etmeden önce, muhabbet cazibesinin kemendine bağlanan gönül, bahar ırmağına benzeyen dalga dalga mağfiret enginliğine aktı. O günde Harem-i Rabbani avlusunda cennet bahçesi gibi karışık topluluğun sevinci açıkça belli oluyordu.

Yunus Emre'm (13. yüzyıl) senin hacıyn nasıldı?

- Rumdan çıkdım yürüdüm
Mum olup sızdım, eridim
Şükür Hakka yüzler sürdüm
Server Nebi, ne güzeldir hac yolları.

Muhterem Emel Esin (1914-1987) sizin izlenimleriniz nasıl?

-Arife sabahı, haccın başlangıç yeri olan Arafat'da toplanmış yüzbinlerce hacı manen armağanlarını uzatır. Hacılara hizmet eden alçakgönüllü alicenaplar, hastaya bakan şefkatliler, açı doyuran kerem sahipleri, emeğini ve merhametini armağan eder. Elinde bir kuru ekmek, bir maşraba su Ürdün'den yaya gelen ve kurbanlık parası olmadığından oruç tutan kadın açlığını ve susuzluğunu armağan eder. Ölüm halinde Mekke'ye varan Türk hacısı hayatını armağan eder.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek (1905-1983) sizin hatıralarınızdan bir bölüm alalım:

-Bir hacının en aşağı dört gün üzerinde kalacak olan ihram, haccın ilk farzı olarak fevkalade nazik. İhram, müminin bütün ömrü boyunca bir kere farz olarak içine gireceği bir tecerrüt, dünyadan tecerrüt zarfıdır ve o zarf içinde mareşal ve nefer, profesör ve kapıcı, aynı siliklikte müsavidir. Mezar ve kefen müsaviliği, hamam kılığı eşitliği değil! Bu kılık içinde dünya mümine bütün renkleri, nakışları, hırsları, arzuları, öfkeleri, çatışmalarıyla yasaktır...

Malcolm X (1925-1965), sizin gözleminizi dinleyelim:

-İslam'ı benimseyen beyazlar beyaz olmayanlar gibi değişiyor bir başka insan oluyorlar. Kahire'den Cidde'ye, kutsal şehir Mekke'ye kadar gözleri mavinin mavisi, saçları sarının sarısı, derisi beyazın beyazı olan insanlarla aynı tabaktan yemek yedim, sözlerinde Nijerya'nın, Sudan'ın, Gana'nın, Afrikalı Müslümanların sözlerindeki kardeşliği, içtenliği hissettim.

"Hepinize teşekkür ederim. Nur içinde yatın" dedikten sonra Sadi abime döndüm:

- Gördün mü şu kısacık geçmişe yolculuk, sanal açıkoturum da bize gösteriyor ki, biz dilimizi kullanamaz hale getirilmişiz. Televizyon kanallarının Kabe'den canlı yayın yapan muhabirlerini de dinledim, hacdan dönüp de stüdyoda izlenimlerini anlatan hocaefendileri de dinledim, konuşmıyorlardı, anlatamıyorlardı. Vah benim dilime vah. Acıklı bir olay olsa "içim acıdı", sevinçli bir olay olsa "çok sevindim", şaşırtıcı bir şeyse "şok oldum" dan başka bir şey bilmiyorlardı muhabirler ve gazeteciler, yazık ki yazık. (Bu sanal açıkoturumu yazarken şu kitaptan alıntı yaptım: Sosyokültürel Yönleriyle Türkiye'de Hac Olayı, Doç.Dr.Mehmet Bayyiğit, TDV Yayınları, Ankara 1998).

Bu konu üzerinde daha çok duracağım. Yarenler, ifadesizlik üzerine eleştirilerinizi yazın. Neden sevinçlerimizi, acılarımızı, şaşkınlıklarımızı anlatamaz olduk? Ben tesadüfen hac örneğinden yola çıkarak konuyu canlandırdım. Şimdi aklıma başka bir şey geldi: Acaba, bu kadar çok maç lakırdısı yapılıp da incir çekirdeğini doldurmayan konuşmalar başka hangi ülkede var? Sorarım, herkesin elinde ceptelefonu var, var da ne konuşurlar? "Yoldayım abi, geliyorum!" Vah vah. Derdini anlatamayan, düşüncesini açıklayamayan, duygularını ifade edemeyen bir anadili...
Kullanıcı kimliğini göster14. savaşçı tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 17 Arl 2006
Bildiriler: 244
Şehir: Mersin
Alıntıyla Cevap Gönder
Bunu sadece bizim ülkete vurmak da pek doğru değil ama tabi bizi ilgilendiren kendi ülkemiz. Türkiye dışında ne kimseler var, 200 kelimeyi geçmediğine eminim. Bu tüm Dünya'nın içinde bulunduğu bir durum. Toplu bir dil aşınması...

Dünya'nın dil konusunda düze çıkması için ülkelerin düze çıkması, onların düzelmesi için insanlarının düzelmesi gerekir. Doğal olarak insanların düzelmesini, insanın kendisini düzeltmesi gerektirir. Kanımca sorun kendimizi tâkip etmememizdir. Biri konuşurken onun ağzını izlemek kolay iş. Ama kendimizi nasıl izleyeceğiz? Gözlerimizi yuvalarından çıkarıp yüzseksen derece çevirecek miyiz? Ama bu konuya önem verip çabalayabiliriz. En basitinden siz konuştuğunuzda karşıdaki sıkılıyor mu, gözlerini kaçırıyor mu, konuyu değiştiriyor mu, ona bakabiliriz. Acaba sıkıcı mıyız? Konu istenildiği kadar etkileyici, merak uyandırıcı, heyecanlandırıcı, ahım şahım bir şey olsun eğer siz onu anlatmıyorsanız / anlatamıyorsanız dinleyen o konunun içinde olamaz. O halde karşıdaki bizim kendimize bakmamız için göz olabilir, farkında olmasa bile... Bu en basitiydi, zoru kim bilir nasıldır.

Arapların dil eğitimi çok ilginç gelir bana. Bu son dönemlerde çizgifilm çevirileri artmış, benim çocukluğumda (Suriye'de) uydudaki yabancı kanallar vardı, Türkçe çizgifilmler vardı, sabah akşam Tom ve Jerry vardı, bir iki çizgifilm (özellikle Japon'larınkiler) Arapça'ya çevrilmişti. Kuzenlerime bakıyorum, bacak kadar çocuk fâshâ lisanını konuşuyor (resmî Arapça). Çizgifilmdeki replikleri kendi aralarında oynuyorlar. Oysa bu çocuklar daha okula gitmemiş. Bu yüzden çizgifilmlerin bir çocuğun dil gelişiminde çok önemli olduğunu düşünürüm. Başarılı çizgifilmciler dikkat edin, kendi gülecekleri espriyi çizip oynatırlar.

Öyle görünüyor ki bir delikanlının dil gelişimi çok daha fazla donanım gerektirir (bu arada işin uzmanı falan değilim, yanlış anlaşılmasın. Bunlar, kendi gözlemlerimden ve sağdan soldan okuduklarımdan ibarettir). Ortaokuldaki bir genç sosyal ilişkileriyle, izlediği filmlerle bu gelişimi sağlar galiba. Arkadaşlarından çok etkilenir, değil mi? Kendinizi hatırlayın, ağzınıza takılan deyimler, uydurduğunuz "geyik" sözcükler o zamanlarda ne seviyedeydi? Çevresi onun dil öğretmeni oluverir.

Bence, biz ifade edemiyoruz çünkü çevremiz ifade edemiyor. Çevremiz ifade edemiyor çünkü okuduğu kitaplar, izlediği filmler/çizgifilmler ifade edemiyor. Kitaplar/filmler ifade edemiyor çünkü onları üreten kişiler ifade edemiyor. O kişiler ifade edemiyor çünkü çevresi ifade edemiyor... bu böyle döner gider. Demek ki çevrenin bizi geliştirmesi değil, bizim çevremizi geliştirmemiz gerekiyor! "Her şeyi devletten beklemeyin" gibim bir şey oldu.
Kullanıcı kimliğini gösterOktayD tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderKullanıcının web sitesini ziyaret etMSNM
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 17 Eyl 2005
Bildiriler: 605
Şehir: Istanbul
Alıntıyla Cevap Gönder
OktayD demiş ki:

Bence, biz ifade edemiyoruz çünkü çevremiz ifade edemiyor. Çevremiz ifade edemiyor çünkü okuduğu kitaplar, izlediği filmler/çizgifilmler ifade edemiyor. Kitaplar/filmler ifade edemiyor çünkü onları üreten kişiler ifade edemiyor. O kişiler ifade edemiyor çünkü çevresi ifade edemiyor... bu böyle döner gider. Demek ki çevrenin bizi geliştirmesi değil, bizim çevremizi geliştirmemiz gerekiyor! "Her şeyi devletten beklemeyin" gibim bir şey oldu.


Bence de, biz ifade etsekte çevremiz ifademizi anlamıyor. Çevremiz ifademizi anlamıyor çünkü çevremiz geçmişten gelen kitapları okuduğunda okuduklarını anlamıyor. Çevremiz okuduğu kitapları anlamıyor çünkü birileri armudun sapı üzümün çöpü diye kendince beğenmediği kelimeleri dilimizden bilinçsizce savurup çöplüğe atmış bulunuyor. Konuşmaya yetecek, ifadede yeterli olacak kelime azalınca duygularını "korkunç güzel", "bu bestenin lezzetine doyum olmuyor", "içim acıdı", "çok sevindim", "şok oldum" dan başka bir türlü anlatamaz oluyor. Demek ki çevrenin bizi geliştirmesi değil, birilerinin dilimizdeki tasfiyecilik hareketine son vermesi gerekiyor.

Duygular kelimelerle anlatılabilinir ancak. Kelime hazinemizin zenginliği arttıkça ifade zenginliğimiz, düşünce ufkumuz artacaktır. Dilimizin içini boşaltmanın ne kadar zararlı olduğunun idraki ancak düşünce ufkunun geniş olmasıyla mümkündür. Bu, alık bakan gözlerle değil, düşünme yetisi kazandırılmış beyinlerle olur.

Dipyazı: Atatürk'ün "NUTUK" adlı eserini "söylev" olarak değiştirenler, yine Atatürk'ün "Gençliğe Hitabe"sini de yeni kuşak anlamıyor diye değiştirmişlerdir. Okunduğunda görülecektir ki, Atatürk'ün ağzından çıkan o sözlerdeki insan ruhuna yapmış olduğu etki kalmamış, yerine adeta sadece sıradalık ifadeleri kalmıştır. Çok mu zordur O muhteşem hitabedeki 3-5 kelimenin anlamını öğrenmek, öğretmek. Bizzat Atatürk'ün ağzından çıkmış bulunan o kelimeleri dilimizden atmakla dilimize ne gibi hizmetlerde bulunulmuş, dilimize ne faydalar sağlamıştır zarardan başka.


En son Ertuğrul ÖLCE tarafından Cmt Ekm12, 2013 03:04 tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi.
Kullanıcı kimliğini gösterErtuğrul ÖLCE tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 04 Ekm 2004
Bildiriler: 109
Şehir: Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Dipyazı: Atatürk'ün "NUTUK" adlı eserini "söylev" olarak değiştirenler, yine Atatürk'ün "Gençliğe Hitabe'sini de yeni kuşak anlamıyor diye değiştirmişlerdir. Okunduğunda görülecektir ki, Atatürk'ün ağzından çıkan o sözlerdeki insan ruhuna yapmış olduğu etki kalmamış, yerine adeta sadece sıradalık ifadeleri kalmıştır. Çok mu zordur O muhteşem hitabedeki 3-5 kelimenin anlamını öğrenmek. Bizzat Atatürk'ün ağzından çıkmış bulunan o kelimeleri dilimizden atmakla dilimize ne gibi hizmetlerde bulunulmuş, dilimize ne faydalar sağlamıştır zarardan başka.

Son derece doğru sözlerinizden dolayı sizi kutluyorum. Bence yapamayanlar, yenisini yazamayanlar var olanları bozmaktan zevk alıyorlar.
Kullanıcı kimliğini gösterİ. Özsoy tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Site Sorumlusu

Kayıt: 29 Ekm 2004
Bildiriler: 1514
Şehir: Frankfurt
Alıntıyla Cevap Gönder
Konu açılmışken bu rezaleti görmeyenlerin dikkatine sunulur.

Bakın daha önce neler olmuş.

http://www.dilimiz.com/forum/viewtopic.php?t=1277&start=0

_________________
BİRİMİZ HEPİMİZ, HEPİMİZ DİLİMİZ İÇİN. tm
Kullanıcı kimliğini gösterTahsin MELAN tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderE-mek gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 30 Oca 2007
Bildiriler: 135
Şehir: istanbul
Alıntıyla Cevap Gönder
Sevgili arkadaşlar,
Ne yazık ki, okumuyoruz. Okumayan topluluk neyi ne kadar anlatabilir ve ne kadar anlayabilir.
'' Oku'', ilk emrini anlamamak, değerine erememek ne acıdır.

Yinelemiş olduğum için bağışlayın, aşağıdaki dizeleri okuma- yazma öğrenenler için yazmıştım.

Ne Güzeldir Şu Okuma Kursları;

Açılınca, bilinmeyene yelkenler;
Alınca, okuya okuya bir sürü yol
Başlayınca gelişmeye, değişmeye
Duyulmayıp da bakılmayınca eskisi gibi

Başı doğum, sonu ölüm olan bu nehirde
Sürüklenirken başıboş, öylesine,
Tutunacak yaşamın kıyısına...

Çıkınca, kendine doğru serüvene
Sorunca sorulmadık soruları.
Bakınca kendine karşıdan
Ve tartınca kendini,
Aralanacak kapısı, kendini tanımanın.

Yaldızlarken kendi düşlerini
Girince, başka düşlere...
Değişince, tavırlar
Geçince, sözler akıl terazisinden
Kızılmayınca, çarçabuk
Kazanınca, yığınla kelime bu süreçte
Denmeyecek ‘’Kendimi ifade edemiyorum.’’ diye.

Sezinleyince, önceden tehlikeyi,
Ayırabilince doğruyu, yanlışı
Kanmayınca, boş söylemlere,
Şaşılacak, alınan doğru kararlara
Gülümseyecek, çıktığında tahminleri

Güvenince, kendine daha çok
Okuyup, bilgiyi dokuyunca ancak,
Sözler değerlenip, dillenecek
Olgunlaşıp pişecek

Ah ne güzeldir, şu okuma kursları diyecek...

2006/Zafer Öztürk
Kullanıcı kimliğini gösterZafer Öztürk tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderE-mek gönderMSNM
Hac dönüşü üzerinden ifade yoksulluğu üzerine
Bu yazışma ortamında yeni konular açamazsınız
Bu yazışma ortamında bildirilere cevap veremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri değiştiremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri silemezsiniz
Bu yazışma ortamında anketlerde oy kullanamazsınız
Tüm saatler GMT +2 Saat  
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)  

  
  
 Cevap Gönder  
Yeni Sayfa 2