Ana Sayfa
DİLİMİZİ KORUYALIM, ONA SAHİP ÇIKALIM
TÜRK DİLİ SEVDALILARININ BULUŞMA YERİ
Cevap Gönder
Biz Türkler.....
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 12 Şub 2005
Bildiriler: 8
Şehir: Frankfurt / Main
Alıntıyla Cevap Gönder
Türk'ü aşağılamanın dayanılmaz hafifliği

Sokaktaki kavgayı ve trafik kazasını ancak Türkler seyreder.” “Ticari takside şoförün yanına oturan Türk’ten başkası değildir.” “Gazete kağıdını, cam silme bezi, külah, mendil, sofra bezi ve kesekağıdı olarak sadece Türkler kullanır.”

Bu cümleler, son bir yılda, ‘ucuz kitap’ furyası içinde yayınlanan “Türkmetre”, “Türkleri Anlama Kılavuzu”, “Kaçılın Türkler Geliyor” gibi mizah kitaplarından, internet sitelerinin mizah sayfalarında yer alan “Bir Türk’ü nasıl anlarsınız?” başlıklı yazılardan alınmış cümleler.

Hemen herkesin diline pelesenk edilen “Bu millet adam olmaz.” meşhur yakınması artık çok gerilerde ve çok masum kaldı. Türk’ü uzaya çıkarıp teknoloji ile Türk gibi ‘iki zıt kavram’dan komik diyaloglar yazarak uzaya ebediyen gidemeyeceğimizi kanıksatan mizah anlayışı, gülünesi, kurtulunası ve aşağılanası ‘tipik Türk tavırları’nı ortaya çıkardı ve artık ‘çok satan’ kitaplarla da karşımıza çıktı. ‘Gülünesi halimiz’e bir başkası olarak bakma durumu, üstelik sadece bu kitap ve yazılarla da sınırlı değil. ‘Biz Türkler’ diye başlayan cümlelere, kimi köşe yazarlarından ve ekranların uzman yorumcularından da aşinayız. Oysa, kendimize gülmemiz için sunulan bu ‘komik’ tespitler, daha 15 yıl önce içselleştirdiğimiz şeylerdi ve refleks olarak tezahür ediyordu. Endam aynasında ne gördük de kendimizi komik bulmaya başladık? Bu, toplumun kendi kendini eleştirisi mi, kendinden nefreti mi? Dahası, bu ‘komik’ tavırlar, gerçekten komik mi? Yoksa kimliğimize ve bu ülkede yaşanan trajik yabancılaşma serüvenine ilişkin ve hiç de gülünüp küçümsenmeyecek ‘done’ler mi veriyor?

Toplumsal hayata yönelik ilginç tespit ve analizleriyle bilinen yazar ve sosyolog Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, süreci yorumlayıp sokak kavgalarını neden seyrettiğimize, takside neden şoförün yanına oturduğumuza, kültürel, tarihi ve sosyolojik açıklamalar getiriyor. Edebiyat okurunun türkü ve sembollerimizi ‘ezber bozan yorumlar’ eşliğinde okuması ile tanıdığı şair ve yazar Şaban Abak, ‘komik’ bulunan tavırlara ‘ciddi’ yorumlar yapıyor. Ateşli yazı ve konuşmaları ile tanınan Nihat Genç, içinde bulunduğu toplumla eğlenip dalga geçen medya ve aydın tipinin profiline ilişkin saptamalarda bulunurken yazar ve sosyolog Ali Bulaç ise süreci, ‘kendimizi reddetmemizin son zamanlarda bulduğumuz ilginç ifade biçimlerinden biri’ olarak görüyor.

Konut ve yerleşim sorununu çözememiş merkezî ve yerel idarelerin, akan hayatı dikkate almadan, şehirleri sadece kağıt üzerinde planlayıp projelendirdiği gerçeğini atladığınızda, barınma sorununu kendi başına çözmek zorunda kalıp gecekondu dikenleri, dilediğiniz kadar suçlayabilirsiniz. Görsel, mimari ve kültürel az gelişmişliklerinden dem vurup ‘gecekondu cami’lerini beğenmeyebilirsiniz. Bugüne kadar pek çok kez yapıldığı gibi buradan mizah da çıkarabilirsiniz. Bütün bu yargılarınızın doğruluğu, sizin nerede durduğunuz ve nereden baktığınıza bağlıdır. Sözgelimi, ‘bilge mimar’ Turgut Cansever’in katıldığı bir programda aktardığı anekdot, İstanbul’daki gecekondu gerçeğine ve bunları yapanlara bambaşka bir pencereden bakmanızı sağlayabilir: “Amerikalı bir mimar ve şehir plancısı, İstanbul’daki gecekondu semtlerini gezerken beraberindekilere ‘İnanılmaz, muhteşem!’ gibi şeyler söylemişti ve bu övgüsünü, bir anlam veremeyen beraberindekilere şöyle açıklamıştı: Amerika’da kartonlarda kalan evsizlere, çok uzun vadeli ve faizsiz ödemeyle evler yapıldı. Evlere yerleşenler, bir hafta sonra evin bütün eşyalarını satıp tekrar karton evlerine döndüler. Sizin, bir ev sahibi olmak için bu kadar çabalayan bir insan kaliteniz, bir zenginliğiniz var. İşte bu, inanılmaz ve muhteşem olan bu.”

Amerikalı şehir plancısının hayata sarılışını ve hayatı algılayışını övdüğü ‘bu ülke’nin vatandaşları, uzun bir süredir ‘yurdum insanı’ ya da ‘biz Türkler’ ile başlayan cümlelerde, içselleştirdiği ve kendine normal gözüken tavırlarının, meğer ‘gülünesi şeyler’ olduğu tuhaf gerçeğiyle karşı karşıya kalmış durumda. ‘Neden?’ine ilişkin sağlıklı bir cevap bulamasa da gördüğü fotoğraf oldukça net: Kendi evlatları, artık olmayan bıyıklarının altından ve ‘dışarı’dan müstehzi bir edayla bakıyor, mizahın içinde ‘bu tavırların çok komik ve banal, kurtul bunlardan’ imasında bulunuyordu. Bu ‘neden?’i merak edip üzerine kafa yoran, gördüğü fotoğrafı ‘komik’ değil düşündürücü bulan dört isimle görüştük.

Kendimize bir başkası olarak bakıyoruz

Yazar ve sosyolog Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, ‘Türkleri Anlama Kılavuz’larının neden ortaya çıktığı üzerine düşünmemiz gerektiğini belirtiyor ve “Yirmi yıl önce Türkler akıllı ve zeki bulunurken ‘biz Türkler’ söylemi, başkalığımızı vurgulayan ve bu vurguyu olağanüstü ögeler barındıran endam aynasında sunarken, şimdi neden kendimize bir başkası olarak bakıyoruz?” diye soruyor. ‘Biz kimiz?’ sorusuna verdiğimiz cevabın, Avrupalının ya da Amerikalının bize dair oluşturduğu imajlardan beslendiğinin altını çiziyor ve ekliyor: “Kendimizi doğrudan idrak etmek yerine, ötekinin söylemine sığınarak entelektüel olmanın kolaycılığı gittikçe ağır basıyor. Adapazarı’ndan öteye geçmemişlerin, en az üç kuşağın izini sürmemiş insanların komiklik unsuru olarak Türk insanının davranışını ötekileştirmeye kalkmasının geri planında, Avrupa Birliği eşiğinde beklemenin yarattığı düşünsel fıtık var.”

Yazar ve şair şaban Abak, İslam inanç ve kültür atmosferinde doğup büyümüş ve bunu benimsemiş bir insanın bu tür şeyleri okusa bile gülünç ve yadırgatıcı bulacağını sanmadığını ifade ediyor, şöyle diyor: “Yazanlar gibi okuyanlar da yabancılar ve yabancılaşmış olanlardır. Bu durumda Türk’ün Türk’e antitürk propagandasından değil, etnik kimliğinden eziklik duyanlarla, Müslümanca yaşama biçimimize içinden diş bileyenlerin aslında kendilerini gülünç duruma düşürücü nitelikte bir saldırısından söz edebiliriz.”

Yazar Nihat Genç ise içinde yaşadığı halkın tavırlarını gülünesi bulanların kültür, meleke, beceri, marifet, anlayış, izan ve birikimden yoksun olduklarını öne sürerek devam ediyor: “Ama onlarda tarifsiz bir halkla, sokakla ‘geyik çevirme’, kendi başlarına ve kendi aralarında eğlenme iştahları var. Bu medya yazarlarını bu saatten sonra yatıştırmamız, akıllandırmamız mümkün değildir. Asırlar sonra da bu yayınlar kütüphanelerde bulunacak, nasıl kepaze dönemler yaşadığımızı göreceğiz. Çünkü bu maskaralıklar, dünyanın en büyük soygunu yapılırken, bankalardan kimilerinin patronları tarafından yüz milyar dolar soyulurken oluyordu.”

Yaşanan sürecin, önümüzdeki zamanlarda neler getirip bizi neyle karşıaştıracağını bu tespitlerden sonra kestirmek çok da zor değil. Ancak Cemil Meriç’in yıllar önce serdettiği cümleler, hem işin içyüzüne özet bir bakış sunuyor, hem de bu sürecin başlangıcının bugünden çok daha gerilerde olduğunu gösteriyor: “Her dudakta aynı rezil şikâyet; yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır.”

Tanzimat’la başlayan dramatik bir öykü bu

Son yirmi beş yılda medyamız, halkını, tarihini ve kültürünü aşağılayan, sokaktaki insanı beğenmeyip alay ederek eğlenen bir aydın türüyle doldu taştı. Hatta medyanın karakteri bu aydınlar oldu. Tuhaf bir kibirleri, kimseyi beğenmez bir halleri var. Burunları büyük. Ama kendileri fazlasıyla küçük. Bilgileri, kültürleri, analizleri, dünyada olup bitenleri yorumlama güçleri zayıf. Ama varsa yoksa sokaktaki sıradan insanları ortaya alıp geyik çevirmek. Yok Türk buymuş, yok şuymuş gibi, ancak gece yarıları köy kahvehanesi ve odasında, o da köyün muhtar ve ileri gelenleri yatmaya gittikten sonra, ergen köylü çocuklarının çevirdikleri bir geyik. Tanzimat’la başlayan, Hacivat kültürü, yani bilgi ve kültürünü başa kakarak, başkasını beğenmeyip kendisini överek gösteren aydın kuşağının dramatik öyküsüdür bu. Bu toprakların en derin trajedisi budur: Trajediye konu olan insanlar, hokkabazlığa başlamışsa orada insanlık, vicdan, kültür, tükenmiş demektir.

Kendimizden nefret ettiğimizin göstergesi

Mizah yoluyla, hayatımızda var olan çelişkilerin dile getirilmesi, bir yönüyle toplumun kendi kendini eleştirisi gibi görünebilir. Öyle olsaydı bu sağlık işareti sayılırdı. Ama bence sorun derinlerde ve aslında kendimizi reddetmemizin son zamanlarda bulduğumuz ilginç ifade biçimlerinden biridir. Kafkasların bir sözü var: “Bizi Rus orduları değil, Puşkin ve Puşin’le gelen Rus kültürü yendi”. Puşkin, Habeşistanlı bir dedenin torunuydu. Rus kültürünü zirveye taşıdı. Şimdi kültürü şairler, gerçek sanatçılar, bilgeler taşımıyor. Medya, eğitim kurumları ve bizim gibi ülkelerde resmî toplumun taşıyıcı araçları taşıyor. Burada trajik olan, dindar kesimlerin de bu sürece katılmış olması. Mizah yoluyla insanlar kendi kültürel değerlerini küçümsüyorlar, aslında reddediyorlar. Ben buna ‘Self Hater Sendromu’ diyorum. Self Hater, İsrail’de, “kendinden nefret edenlere” verilen isimdir. Gizlesek de, dürüstçe söylesek de kendimizden nefret ediyoruz.

‘KOMİK TAVIRLAR’IN CİDDİ AÇIKLAMALARI

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu

“Ticari takside, arka koltuğa değil de şoförün yanına oturan Türk’ten başkası değildir.”

Taksiye bindiği zaman Türklerin şoförün yanına oturması, taksici karşısında kendisini işveren olarak görmemesinden. Bu tavrın kökeninde geçmişten gelen binek kültürünün izleri var. Biri sizi terkisine aldığı zaman siz onun misafirisinizdir. Taksiye binen geleneksel zihniyetteki kişi, kendisini şoför karşısında terkiye alınmış gibi hissediyor. Ama insanlar modernleştikçe, taksiye bindiği zaman şoförü ve arabasını kiraladığını düşünerek isteklerde bulunuyor. Ayrıca geleneksel zihniyetteki insanlar için aynı zamanın ve mekanın içinde bulunduğun birisi ile sohbet etmemek gönül büyüklüğüne ve kibre delalet eder. Onun için şoförün yanıa oturulur ve sanki dün ayrılınmış gibi sıcak bir sohbete başlanır.

“Gazete kâğıdını, cam silme bezi, külah, mendil, sofra bezi, kesekağıdı gibi çok amaçlı olarak en iyi şekilde kullanan sadece Türklerdir.”

Kâğıdı, çok amaçlı işlevsel bir hale getirmek, israf etmeme ve kağıda azami değer verme ile ilgili olmalı diye düşünüyorum. ‘Kullan at’ kültürüne ve fonksiyonel tüketim kodlarına uzak olma ile bağlantılandırılabilecek bir durum aynı zamanda. Bu ve benzeri şeyler, bizim zekamızla ilgili şeylerdi ve bununla övünürdük eskiden. Şimdi ayıplıyor, aşağılıyor ve komiklik unsuru olarak dalga geçiyoruz. Çünkü ‘Normal ve zeki olan Avrupalıdır.’ diye kabul edip Avrupalı insan tavrına uyduğumuz sürece kendimizi normal, uymadığımız sürece anormal sayıyoruz. Üstelik kendimizi aşağılamak için bulduğumuz ölçü şu: Avrupa’nın en kültürlü ve zengin tabakası ile Türkiye insanının en kültürsüz ve en fakir tabakasını mukayese etmek. Sonuç: Ortaya çıkan “biz” dayanılmayacak kadar kötüdür.

“Televizyon ya da sinemada film seyrederken, filmin oyuncularıyla muhatap olup ‘dur gitme, öldürecekler seni’ diyen sadece Türk seyircisidir.

TV filmine müdahale etmek, hayata müdahale etmek gibi bir şey. Kötü olana karşı tavrını seyirlik bir malzeme esnasında bile ortaya koyarak, kötüyü değerli haline getirmemeye çalışıyor geleneksel sinema seyircisi. Çünkü kötü ve kötülük karşısında tepkisiz bir seyirci olursa o kötülüğü kabul eden konumunda olmaktan korkuyor. Bu korkuda dinî bir hassasiyetin izleri var.

Şaban Abak

“Lokantada hesabı ödemek için ancak Türkler tartışır ve parayı masanın altında sayar.”

Hesap ödemek için yarışma, cömertliğimizin, sevdiğimiz, saydığımız, değer verdiğimiz insanlara “ikram” etmeyi yüceltiğimizin yansımalarından biridir. İnsanların bölüşmesi, karşılıksız vermesi medeniliğin, başkalarından alma ve tek başına yeme ise bir tür vahşiliğin kalıntılarıdır. Biz Türkler ve genel olarak İslam kültür dairesindeki halklar, “Veren el alan elden üstündür” prensibince yaşıyoruz. Elimizde olanı, kendimizde olanı vermemiz, yedirip içirmemiz manevi bakımdan zenginleşmemizdir. Kültürel atmosferimize tümüyle yabancı olanların, bu türden davranışlarımızı yadırgamaları anlaşılır bir Şeydir. Hesabın gizlice ödenmesi ise tevazu gereği miktarının bilinmemesi içindir. Gönlümüzün zenginliği, ikramımızın sınırsız olmasını arzu eder, ama ne yazık ki kağıda yazılı rakam bir sırlılık ifade etmektedir. Rakamı gizlemekle, ikramda bulunduğumuz dostlarımıza sonsuzluk kapısını ve gönlümüzün hazinelerini de açık tutmuş gibi oluruz.

“Ancak Türkler, evlerinin bir odasını hiç kullanmaz ve bu kullanılmayan odanın adı ‘misafir odası’dır.”

Keza evlerin bir odasının özene bezene döşenip “misafir odası” olarak ayrılması ve ev halkınca kullanılmaması da insan sevgimizden ve sevgimiz için bedel ödeme kültürümüzden geliyor. Tanıdık tanımadık bütün insanları evimize misafir olarak kabul etmeye, yedirip içirmeye, güler yüz tatlı dil göstermeye hazır olduğumuzun ve bu işler için büyük fedakârlıkla evimizin en güzel odasını, en kıymetli eşyalarını yalnızca onlar için; misafirlerimiz için hazır tuttuğumuzun övünülesi bir göstergesidir. Manevi hazları tatmamış, bedeni istek ve keyiflere mahkum olmuş olanların anlaması zordur; ama imkânsız değildir.


KAYNAK
--TAMAMI ALINTIDIR 13.08.2005 CUMARTESİ www.zaman.com.tr TURKUAZ/ BURHAN EREN--

_________________
"Millete hizmet etmek istiyorsan, elinden gelen i?le ba?la...."Ysmail Bey Gaspyraly
Kullanıcı kimliğini gösterFeyyaz Çetiner tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderMSNM
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 25 Ekm 2007
Bildiriler: 124
Şehir: Kyrykkale
Alıntıyla Cevap Gönder
Bu şerefli milletin hiç bir millette bulunmayan sayısız güzelliklerinden bahsetmek yerine çokta ciddiye alınmayacak örnekler vererek pireyi deve yapanların tek amacı vardır bizleri KARALAMAK! Tarihte Türklerden yedikleri tokatların acısını unutamayanlar intikamlarını böyle kusmaktadırlar.
Batılı milletlerin çirkinliklerini burada sergilemeye ne dersiniz? Ben TIMES Gazetesinden bir başlıkla başlatıyorum:
Eşcinsel evliliği ve uyuşturucuyu yasallaştıran liberalizmin kalesi Hollanda, son dönemdeki gelişmeler nedeniyle yıkılmak üzere.

_________________
Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz!
Kullanıcı kimliğini gösterFaruk Namli tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
TKKBvBAH
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 16 May 2005
Bildiriler: 84
Alıntıyla Cevap Gönder
Merhaba


TKKBvBAH

Tam açılımı;

'Türklerin Kendi Kendini Bilerek ve/veya Bilmeyerek Aşağılama Hastalığı'

Yaklaşık 1 senedir Mustafa Kemal ATATÜRK'ü tam anlamı ile anlamaya başladığımdan beridir bilinçli bir Türk olarak bilerek, kendimi zorlayarak yukarıda bahsettiğim hastalıktan kurtulmaya çalışıyorum çok zor oldu ama başardım. Bu konuda makaleler yazmak, çevremi bilinçlendirmek, dergi çıkarmak, radyo proğramları yapmak, bir Te Ve kurup yayınlar yapmak, bir Parti kurmak, kitap yazmak istiyorum.

Bilemiyorum nasıl anlatsam!?

7 yaşındaki çocuktan 77 yaşındaki dedeye...
Anlı şanlı Gazilerimizden, şehit çocuklarına...
Okuma-yazma bilmeyen vatandaşımızdan, çift Üniversite bitirmiş aydınlarımıza...
En azılı Atatürk düşmanlarından, Atatürkçü Düşünce Derneği başkanlarına...
En ırkçı Türkçülerden, Varoşlarda yaşayan gençlere kadar...
Türkiyede yaşayan Türklerden taaaaaaaa Finlandiyada yaşayan Türklere kadar...

İstisnasız her Türk bir şekilde, bilerek ve/veya bilmeyerek bu hastalığa bir şekilde tutulmuş...Elbette bu hastalığı benim gibi yenmişler olabilir ama ben malesef daha tanımıyorum.

Kalplaşmış söz öbekleri

...KESİN TÜRKTÜR !!!

BİZDE OLSA...

Ben buna isyan ediyor ve protesto ediyorum. Her millet gibi bizimde yanlışlarımız ve kendimize ait başka kültürlere garip gelen hallerimiz olabilir...Ama nedir bu kendi kendini aşağılama...Bunu dış güçler değil bizler yapıyoruz...

Artık yeter...bıktım usandım...Hem kendi kendimizi aşağılıyoruz...birde bunları birbirimize SMS ile gönderiyor, internette yayıyoruz !!!

Bu konuda izin verirseniz daha çok yazıp sizleride duyarlı olmaya davet ediyorum...Ve bu hastalığa karşı toplumbilimci, ruhbilimci, düşünür, gerçek Mustafa Kemal ATATÜRKÇÜ insanlardan bilimsel olarak bilgi almak ve tedavi yönlerini beraber bulmak istiyorum.

Benim şimdilik aklıma gelen bir kaç küçük öneri...

1. Biri size 'Kesin Türktür' adlı bir hastalıklı yazı gönderirse sizde ona 'Kesin Türktür' diye benim kaleme aldığım ve burada yayınladığım yazıyı (Veya sizin hazırlayacağınız bir yazıyı) gönderin.

2. Biri size Andımız veya istiklal marşının değiştirilmişini e-Posta olarak gönderirse hiç bir yorum yazmadan doğrusunu onlara geri gönderin.

3. Eğer biri yanınızda örnek olarak; Bak dönülmez yerden döndü 'Kesin Türktür' derse. O yapanın illa Türk olması gerekmez, olsa bile bilinçsiz bir sürücüdür lütfen Türklüğü aşağılayan bu tür konuşmaları kullanmayalım diyin.

Biliyorum ilk baştaki tepkileri anlamsız oluyor ama zamanla onları da düşünmeye sevk ediyorsunuz.

Daha bu konuda çok okuyup-yazmak,fikir alış verişi yapmak, çareler bulmak istiyorum.


Kendi Kendini Bilerek ve/veya Bilmeyerek Aşağılayan Türk Milleti Yine Kendisi Bu Hastalığı 'Kendi Kendini Yücelterek' Yenecektir.

GöKMeN Erdoğan
Türk Olması ile Gurur Duyan Birisi
Kullanıcı kimliğini gösterGökmen Erdoğan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Site Sorumlusu

Kayıt: 29 Ekm 2004
Bildiriler: 1514
Şehir: Frankfurt
Alıntıyla Cevap Gönder
Benim de en çok kızdığım ve kabullenemediğim bir söz var, onu da paylaşayım istedim.

Burası Türkiye... Elbette aşağılayıcı bir tonlamayla. Oysa burası Almanya ve burada en az Türkiyede'ki kadar uygunsuzluklar var. Ama Türkler dahil hiç kimse, özellikle Almanlar "Burası Almanya..." diye küçümsemiyor. Aksine "Burası Almanya..." diye yüceltiliyor.

Kendimizle barışık olmadığımız sürece bunun böyle süreceğini sanıyorum. Dolayısıyla bizler kendimizi aşağılarken, bundan arlanmazken yabancıların aşağılamasına ne diyebiliriz ki?

_________________
BİRİMİZ HEPİMİZ, HEPİMİZ DİLİMİZ İÇİN. tm
Kullanıcı kimliğini gösterTahsin MELAN tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderE-mek gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
KESİN TÜRK'TÜR !!!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 16 May 2005
Bildiriler: 84
Alıntıyla Cevap Gönder
KESİN TÜRK'TÜR !!!

*Oturduğu evin önündeki bankadan yazın sıcağında para çekmek için kuyruğa girmiş insanlara hiç bir çıkarı olmadan buz gibi soğuk su ikram eden kesin bir Türk kadınıdır.

*Arka kapıdan bindiği bir toplu taşıma aracında kendisinden sonra binen yer bulabilsin diye ön oturaklara geçen bir Türk gencidir.

*Oturduğu semtteki, şehirdeki, ülkedeki yabancı bir insanı hoşgörü ile bağrına basıp yabancı olduğu için seven kişi kesin Türk'tür.

*Dünyanın neresinde olursa olsun beraber çaıştığı bayan işçi arkadaşlarının ağır işlerini yapan yüzde yüz bir Türk erkeğidir.

*Önceden yıkayıp buzdolabına yerleştirdiği meyveleri ikram ederken tekrar yıkayan kesin temiz bir Türk kadınıdır.
.
*Meyve sebze pazarında bir tane meyvenin tadına bakıp parasını ödemek isteyeni edeple geri çeviren kesin bir Türk esnafıdır.

*Bütün dünyada dürüstlükleri, misafirseverlikleri, arkadaşlıkları nedeni ile arkadaş, abi diye çağrılan tek millet Türk milletidir.

*Kendinden yaşça ve bilgice büyük olan birine yabancı bile olsa saygı duyan kesin bir Türk çocuğudur.

*Kendi vatanını savunuyor bile olsa karşı ordunun sargı yerlerindeki yaralılarına ateş etmeyen kesin şerefli bir Türk askeridir.

*Kendi yönetimindeki insanlara hoşgörü ile davranıp, sömürmeyen kesin bir Türk yöneticisidir.

*Dünyanın neresinde olursa olsun yerde gördüğü bir ekmek parçasını nimettir diye kaldırıp bir kenara koyma asil bir Türk adetidir.

*Bütün Avrupa ülkelerinde hastalık bulaştırıyorlar diye yem verilmesi yasak güvercinlere bir parça buğday alıp atan/besleyen kesin bir Türk'tür.

*İçinden geldiği için, hiçbir karşılık beklemeden arkadaşının hesabını da ödemek bir Türk alışkanlığıdır.

*Tarihinde binlerce bilim adamı, yönetici, kahraman çıkardığı halde internette nickname’ni uyduruk bir Amerikan filmi kahramanından alan da maalesef bir Türk'tür.

*Genel kültür edinmeyi, başarılı olmayı, zeki olmayı sadece İngilizce öğrenerek elde edeceğini sanan kesin bir Türk üniversite öğrencisidir.

*Araplar gibi yaşamayı Müslümanlık, İngilizce kelimeleri kullanmayı çağdaşlık, dinden nefret etmeyi Atatürkçülük sanan kesin bir Türk'tür.

*Üç kuruş rüşvet aldım diye vatan topraklarını Avrupalılara satıp sevinen kesin bir Türk memurudur.

*Her Türkçe konuşanı Türk, her Müslümanım diyeni Müslüman sanan benim yüreği saf Türk insanımdır.

*Dünyada kendi kendini aşağılayan, bunu bir de internette yayan kesin Türk'tür.
Kullanıcı kimliğini gösterGökmen Erdoğan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 06 Nis 2005
Bildiriler: 51
Şehir: BALIKESİR-Akçay
Alıntıyla Cevap Gönder
Yıllarca, ilkokuldan beri kafamızı çevirdiğimiz her yerde şu yazıyı gördük:

TÜRK; ÖVÜN, ÇALIŞ, GÜVEN!

Atatürk'ün bu sözü Ankara'nın en işlek yerlerinden birinde, hem de cumhuriyetin ilk yıllarında beri durmaktadır.

Sizce bu sözde bir gariplik yok mu?
Kullanıcı kimliğini gösterKadir Burçin Şenay tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderE-mek gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 08 Eyl 2005
Bildiriler: 2333
Şehir: Almanya
Alıntıyla Cevap Gönder
Hem de nasıl bir gariplik var!

Eski günlerle övünmekten ve güvenmekten (neyedir bilmem) çalışmaya fırsat kalmıyor ki.....


Selamlar

_________________
Sev ki sevilesin!
Kullanıcı kimliğini gösterKederli tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 06 Nis 2005
Bildiriler: 51
Şehir: BALIKESİR-Akçay
Alıntıyla Cevap Gönder
Kederli ağabey,
Farklı bir bakış açısı... Şöyle sorayım: Bir insanın önce kendine güvenmesi, sonra amansızca çalışması ve sonunda da elde ettikleriyle övünmesi gerekmez mi?
Kullanıcı kimliğini gösterKadir Burçin Şenay tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderE-mek gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 16 Eyl 2005
Bildiriler: 312
Alıntıyla Cevap Gönder
Bize bunu şöyle açıklamıştı bir zamanlar büyüklerimiz:
Ey Türk; atalarınla övün, onlara layık olabilmek için hiç durmadan çalış, kendine güven.
Kullanıcı kimliğini gösterMehmet Çömez tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderE-mek gönderMSNM
TÜRK’Ü A?A?ILAMANIN DAYANILMAZ HAFYFLY?Y&#8221
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 02 Şub 2008
Bildiriler: 4
Alıntıyla Cevap Gönder
07.02.2008/ASTANA

TÜRK Ü AŞAĞILAMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ -I

Değerli Türk Dili Dostları,

Kardeşim Mehmet Çömez vasıtası ve de ısrarlı tavsiyesi üzerine bu sayfaları okuma fırsatı buldum.

Takdire değer fikirleriniz, savaşınız ve çabalarınızdan dolayı gerek bu sayfaların yöneticisi olan arkadaşları ve gerekse de değerli fikirlerini burada aktararak dilimize katkıda bulunan arkadaşları yürekten kutluyorum. Ayrıca bilmediğim ve dahi şimdiye kadar üzerinde durmadığım birçok konuyu da burada sayenizde öğrenmiş oldum. Bu nedenle de hepinize teşekkür ederim.

Okuduğum yazılardan öğrendiğim kadarı ile hakkımda da birkaç “hoş” dedikodu yapılmış. Hem kardeşime hem de diğerlerine övgülerinden dolayı ayrıca teşekkür ederim.

Peşinen itiraf etmeliyim ki Türk Dili benim uzmanlık alanım değil. Kardeşime de söylediğim gibi ben yalnızca bir kullanıcıyım. Yani normal şartlar altında dilimi iyi kullanıyorum; ama hâlâ daha olağanüstü hallerde ancak “yaaaaa, haaaa, hyyy” ya da “vay anasını” veya “yuuuuuhhhh” gibi garip sesler çıkarabiliyorum.

Bilgisayar teknolojisi hayatımıza girdiğinden beri bu tür sayfalar yaygın olarak insanlarımızın kullanımında. Ben, yakın zamana kadar bu tür sayfalara pek rağbet etmemiştim. Tesadüfen kendi köyüm ile ilgili bir sayfaya katılmak durumunda kaldım. Bu ikincisi oluyor. Bunun en önemli ve tek nedeni zaman planlamam içinde böyle bir uğraşı için yer ayırmamış olmam. İyi yapmadığımı biliyorum. O nedenle arada bir de olsa bazı konularda sizlerle düşüncelerimi paylaşmaktan keyif alacağıma inanıyorum.

Günlerdir okuduğum yazı ve düşüncelerinizin arasında dikkatimi çeken bir konuya değinmek istedim bugün;

“TÜRK’Ü AŞAĞILAMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ”

Sn. Feyyaz Çetiner’in bir günlük gazetemizden aktardığı değerlendirmeler bence dikkate değer.

“Biz Türkler” diye bir genelleme yapılabilir mi bilemem ama bir zamanlar dünyanın en fazla satanlar listesinde yer alan GIRGIR dergimizi ölçü kabul edersek “gülmeceyi seven ve hatta en fazla üreten toplumlardan biriyiz” diyebiliriz en azından.

Birçok şeye katıla katıla güleriz. Bazen ağlanacak halimize bile güleriz; ama yapmacık olmadıktan sonra gülmenin kötü bir yanı yoktur. Atasözümüz bile var gülmenin yararlarına ilişkin.”Bir kahkaha bir kilo pirzolaya bedeldir” gibi.

Elbette başkalarına garip görünen birçok davranışımız da var. Bizler de yabancı bir yere gittiğimizde çoğu gördüklerimizi garip karşılayabiliyoruz. Bırakın başka ülkeleri, kendi ülkemiz içinde bile bir bölgeden diğerine bazen farklı, bazen komik, bazen de garip gelen birçok davranışımız vardır mutlaka.

Temel İstanbul’a gezmeye gelmiş. Galata köprüsü üzerinde şavalak şavalak gezerken uyanık iki İstanbul züppesi Temel ile biraz dalga geçmek istemişler. Temel’i durdurup ona kibarca bir sigara ikram etmişler. Çakmak yerine de birisi cebinden bir el feneri çıkarıp yakmış. Temel uzun süre uğraşmış ama bir türlü sigarasını yakamamış. Bu olaydan sonra her iki taraf da kendi mahallelerine dönmüşler ve aynı olayı anlatmışlar.
İki İstanbul Züppesi, Kasımpaşa Kıraathanesinde:
—Yahu çocuklar görseniz kopardınız yaaaaaa. Adam sigarasını yakabilmek için çıldırdı yaaaaa. Koptum yaaa.
Temel ise köyünün kıraathanesinde:
- Ula hau Istanbullu uşaklar amma salak oliyi. Heruf çikardi verdi bağa sigarasuni. İcmeyirum andırı ama aldum oni inaduna. Pi da çikarup el fenerunu yakmaz mu salak. Paktum piraz eşşekluk vardur oğa. Pen da inaduna oğraştum oğraştum lambanun pili pitsun deyi. Ula haçan piri salaktur. Oteki daha da salaktur daa.

Bir yabancıya göre ülkemizde garip karşılanabilecek birçok alışkanlığımız anlayış farklılığımız var. Bizler de bir yabancı ülkeye gittiğimizde bizlere garip ve dahi komik gelen birçok alışkanlık ya da davranışa şahit olabiliriz.

Görevim nedeni ile dünyanın hemen hemen ¾ ünü gezme imkânım oldu. Gelişmiş, az gelişmiş, hiç gelişmemiş, çok gelişmiş birçok ülke insanı ile birlikte olma, kültürlerini geleneklerini öğrenme imkânı buldum. Sizlere bu gariplikler konusunda birbirinden farklı milyonlarca örnekler verebilirim; ama hiç değişmeyen bir şey var.

DEĞİŞMEYEN

Türkiye’de dinlediğiniz, aklınızda kalan binlerce fıkra vardır mesela. Dünyanın neresine giderseniz gidin aynı fıkrayı dinleyebilirsiniz. Hayatında hiç Türkiye’ye adım atmamış, Türkiye’nin haritada yerini bile gösteremeyen insanlar bu fıkraları size anlatabilirler. Siz de onlara anlatabilirsiniz. Yapılacak şey gayet basit. Temel’in yerine İtalya’da Karabineri, Danimarka’da Aarhusien, ya da İsveçlinin biri, İsveç’te iseniz Danimarkalı, Rusya’da Cukca, İspanya’da Kastilyan bölgesinde iseniz Katalan, Katalan bölgesinde iseniz Kastilyan demeniz yeterli.

Sadece Kayserililerin anlayabileceği bir dil oyunudur demeyin. Hiç korkmadan bildiğiniz bir fıkrayı dünyanın bir ucunda anlatın. Aynı gevreklikle insanlar gülecektir.

Bu ülkelerdeki toplumlar da kendi insanlarının ya da kimi bölgelerinin bazı anlayışları ile aynı şekilde dalga geçerler. Birçok Avrupa ülkesi yerel televizyon kanallarında “stand-up” komedi programları vardır. Hep kendi komiklikleri üzerine... Rus ya da Bağımsız devletler topluluğu TV kanalları bu tür programları her gün sabahtan akşama kadar yayınlarlar. Üstelik de tamamı kendi budalalıkları ya da komiklikleri üzerine.

Bir Rus’u dünyanın neresinde olsa bazı davranışlarından tanıyabilirsiniz. Bir Amerikalıyı da bir Almanya da... O ülkelerde de aynen bizde yayınlanan yazılar ya da kitaplar benzeri “Kullanım Klavuzları” vardır. Hatta Türkiye’den bazı arkadaşlarım bana bu günlerde garip ölümler listesi diye yer, fabrika ya da işyeri ismi vererek, hatta mahkeme dava dosyaları vererek anlattığı bir ileti var. Ben bu listeyi size en azından 5 değişik ülkeden verebilirim. Aynen, yer, işyeri, mahkeme dosya numarası vererek.

Her ülkeyi sınıflandırabileceğiniz belirgin uygunsuz davranışları vardır. Bize garip görünen davranışları vardır. Eski olanlarınız bilir. Bununla ilgili reklam filmlerimiz bile vardır. Bir Türk, bir İngiliz, bir Alman diye bağlayan binlerce fıkra bilir çoğunuz. Elbette bunlar işin komik tarafı.

ACI OLAN

Ne garip toplumlar var şu yeryüzünde. Eskimo’lar yatıya kalan saygıdeğer misafirlerine karılarını ikram ederlermiş. (adamın akli fikri orda ya, demek ki gittiği her evde beklentisi de o). Bir iddiada bulunamam ama yaklaşık 45 gün kadar kaldım kuzey kutup dairesinin obur tarafında. Bundan yaklaşık 15 yıl kadar önce. Demek ki beni pek saygıdeğer bulmamışlar. Bu fırsattan faydalanamadım.

Nataşa adını çıkaran bizleriz. Bir iş ortağımın eşinin adi Nataşa idi ama uzun süre bu tanımlamanın olumsuz etkisinden kurtulup da kadıncağıza adı ile hitap edememiştim. Üstelik bu isimde ülkemizde yıllarca yayın hayatini sürdüren bir porno dergisi bile vardı.

Sn. Çetiner’in aktardığı alıntıda isimleri zikredilen birkaç yazar ya da sosyoloğumuz mutlaka konuyu daha bilimsel bir biçimde incelemiş olabilirler. Ben şahsen kendilerini tanımıyorum, eserlerini de okuma fırsatını maalesef yakalayamadım. Mutlaka konularında da uzman kişilerdir; ama bence biraz fazla alınganlık göstermişler. Birçok ülkede birçok davranış farklı algılanabilir; ama bu yazarlarımızın serzenişlerinin dünyanın neresine giderseniz gidin tek bir tanımlaması vardır. KOMPLEKS.

Oysa gülmece de bir toplumun kültür bütünlüğü içinde yer alır. Yani dilimizin alt yapısını oluşturan önemli bir olgudur. Anlatıların çoğu için ön bir uyarı dahi vardır. FIKRA, GIRGIR, DALGA GEÇMEK gibi. Yani özel bir not ile aktarılır. Gülünüp geçilesi davranış ya da olaylardır. Bazen kendi bağımızdan bile geçmiştir. Kendi kendimize güleriz.

Eğer bu tür “AŞAĞILAMA”lara karşı bir eleştiri varsa öncelikle bu eleştiriyi kendimize yöneltmemiz gerekir.



AYNAYA BAKMAK

Sn. Çetiner’in gönderdiği alıntıda aynaya bakmaktan bahsediliyor. O zaman bir bakalım aynamızda neler var.

Hiçbir siyasi oluşum ya da partimizi tek başına hedef almadan bir genel değerlendirme yapalım.

Son seçim kampanyasını kısmen de olsa biraz takip edebilme şansım oldu. İktidar ile muhalefet partileri arasındaki tartışma tam bir kömür çuvalına sığdırıldı.

Muhalefetin korkusu, halkın bir çuval kömürle kandırıldığı üzerine idi. İktidar da oy alabilme umudu ile halka yazın ortasında kömür dağıtmaya başladı.


Öyle bir ülke düşünün ki; seçmenlere sandviç ya da birkaç torba kömür, ya da makarna dağıtılıyor olması nelere kadir.

— İnsanlar oylarını kömüre satabilirler
- İnsanlar satılık mı?
—İnsanlar seçmenleri kömürle kandırıyorlar
-İnsanlar iki torba kömür ile kandırılabilecek kadar değişti mi?
-bir oy kaç torba kömür eder?
—Biz kömür veriyoruz, siz de bize oy verin
- Bize kömür verin biz de size oy verelim
- Biz eşarp veriyoruz oyunuzu bize verin
- Hayır biz makarna verelim daha çok oy satın alırız.
—Kim alıyor?
— Kim satıyor?
—Oylar mı satılık?
—Ruhlar mı satılık?
—kömür alamayanlar oylarını kime vermeli?

Kısaca kim neyi satıyor, neyi alıyor artık ilişkilerimizi bunlar tayin etmeye başlamış. İktidar durmuş durmuş aklına kömür dağıtmak yazın ortasında gelmiş. Muhalefet insanlarımızın ruhunun satılık olduğunu iddia ediyor. Eğer iktidar, dağıtılan bu kömürlerden bir medet umuyorsa yazık. İnsanlar kömür umuduyla oy veriyorsa daha da yazık. Muhalefet bu dağıtılan kömürlerin oya tahvil edilebileceğinden korkuyorsa hepten yazık.

Görünen köy kılavuz istemez. İktidarda olanların da, muhalefette olanların da temel stratejileri vatandaşın salaklığı üzerine kurulmuş.

Yani başkalarının bizi aşağılamasına maalesef gerek yok.

Rahmetli Aziz NESİN, bir söyleşisinde; “Bu ülke vatandaşlarının % 60 i aptal” demişti de ona çok kızmıştık. Sonra sözünü İzmir’de bir söyleşisinde geri almıştı. “Herkesten özür diliyorum. Ben yanlış söylemişim. %60 i aptaldır demiştim ama yanılmışım. Meğer %80 i aptalmış“ demişti. Kendim de içinde olduğum için böyle bir genelleme yapmayı bir türlü kabullenemiyorum ama şöyle bir bakkal hesabi ile değerlendirdiğimizde ortaya farklı bir sonuç da çıkmıyor.

Aynaya söyle bir baktığımızda görüyoruz ki;

- İktidara göre bu ülkenin % 54’ü aptal. (Ya da gizli bir hesapları varsa tersi; % 46 si aptal)
- Muhalefete göre ise bu ülkenin % 46 si aptal. Başlarına ne geleceğini daha bilmiyorlar. Oylarını bir çuval kömüre sattılar. (ya da gizli bir hesapları varsa, % 54 ü aptal)

Yani neresinden bakarsanız bakin, değişen bir şey yok. Sadece oranlar biraz farklı çıkıyor; ama bir genelleme yapıldığında, Aziz NESİN’in hesabına göre de baksanız, İktidar partisi gözlüğü ile de baksanız, Muhalefet Partileri değerlendirmelerini de dikkate alsanız sonuç değişmiyor. İddia şu;

Bu ülkenin aşağı yukarı % 50 si APTAL.

Tabii ki yukarıda asil suçu yaklaşık 60 yıldır bizleri yönetenlere attım ama kendi payıma düşen kısmını da dürüstçe üstlenmeliyim. Eğer bir ülkenin nüfusunun yarısının aptal olduğu üzerine bir takım stratejiler bizzat o ülke yöneticileri tarafından oluşturulabiliyorsa, suçun bir kısmını da bizlerin üstlenmesi gerekiyor.

Öncelikle, Cumhuriyetimizin kurulusundan bu yana sürdürülen bu tür saldırılara karşı durmak ve insanlarımızı bilgi ve kültürle donatmak gibi asli görevlerini belli ki yerine getiremeyen bu yazar ve sosyologlarımız ve dahi bu tabloyu Cumhuriyetimize yakıştıramayan ben suçluyuz. Diğer arkadaşlar adına bir şey söyleyemem ama suç ortada, beğenen buyursun.

50 YILDA BU ÜLKE VATANDAŞLARININ YAKLAŞIK %50’SİNİ APTALLAŞTIRMIŞIZ.

Bir ülkenin yazarları, sosyologları ya da aydınları; ne derseniz deyin, eline kalemi alıp da iki laf çiziktirmeyi akıl edebilen tüm insanları önce kendi kapılarının önünü süpürmeli. Kendi toplumunu bilinçlendirmeli. Eleştiriyi kendilerine ve dahi yöneticilerine yöneltmeli.

Altını çamura da atsanız altındır. Değerinden bir şey kaybetmez.

Altın gibi insanlar yaratmayı başaramayan maalesef bizleriz.

YAN TARAFTAKİ AYNAYA GEÇELİM

İnsanlık tarihi bizlere şunu gösteriyor. Toplumların temel talebi; “daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi” . Buna Türkler de dâhil. Her toplum, yaşamını daha özgürce sürdürmek istiyor. Bunun için savaşlar çıkmış, isyanlar yaşanmış. İktidarlar devrilmiş, devrimler, karşı-devrimler olmuş; ama gelin görün ki bütün dünyanın örnek aldığı bir anayasayı “yahu bu kadar özgürlük bize fazla gelir, raconu bozar” mantığı ile değiştirip ipe sapa gelmeyen bir ucubeyi ANAYASA diye %92 gibi bir “kahir ekseriyetle” onaylayan tek toplum var. O da maalesef biziz.

_________________
Ali ÇÖMEZ
Kullanıcı kimliğini gösterAli Çömez tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderE-mek gönder
TÜRK’Ü A?A?ILAMANIN DAYANILMAZ HAFYFLY?Y&#8221
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 02 Şub 2008
Bildiriler: 4
Alıntıyla Cevap Gönder
TÜRK’Ü AŞAĞILAMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ” -II

Yani birisi çıkıp da Türklerin %92 si aptal kardeşim derse yukarıdaki bakkal hesabı ile kendimizi savunmamız bile mümkün olmayacak gibi görünüyor.

BİRAZ DAHA DİKKATLİ BAKALIM

Televizyonlarda izliyoruz, gazetelerde boy boy resimler görüyoruz. Sn. Devlet Büyüklerimiz yurt dışı seyahatlere gidiyorlar. Falanca ülke ya da konferanslarda konuşmalar, görüşmeler yapacaklar. Koca koca dosyalar, hazırlıklarla gidiliyor. Yanlarında uçak dolusu danışmanlar, teknokratlar. Orada elbette ÇOK CİDDİ konulardan bahsediyorlar. Demokrasinin incelikleri, ekonominin falanca kuralının filanca göstergeleri vs. Buna bir itirazımız yok. Gitsinler ciddi ciddi görüşsünler; ama dönüyorlar Türkiye’ye geliyorlar ve halkın karşısına çıkıyorlar. Seçimler olacak, seçilmek istiyorlar ya da ciddi ciddi kendilerini vekil tayin etmiş olan bir topluluğun önünde hesap veriyorlar. Bakın nasıl:

- Herkese iki anahtar vereceğiz
- Hatta isteyene birer tane de motor yat
- Başınızı açın
- Hayır, hayır başınızı örtün kıçınızı açın
- Koş vatandaş bu Pazar bizden size lahmacun
- Aldanmayın biz yanında çay da veriyoruz.
Yani iş basit... Akıllı adamların karşısına yüzlerce dosya ile çıkıyoruz. Bizim gibi aptalların karşısında; “İRTİCALEN” yeterli. Nasıl olsa “mümkün olduğu kadar çok konuşup hiçbir şey söylememek” becerimiz muhteşem.

Kim kimi APTAL yerine koyup AŞAĞILIYOR arkadaşlar? Aynaya lütfen dikkatli bakalım.

ARKADA DA BİR AYNA VAR . ÇIKARKEN ONA DA BİR GÖZ ATALIM

Sn. Çetiner’in gönderdiği alıntıdan anlıyoruz ki, bu yazar ve sosyolog arkadaşlarımız Türkiye’mizin akıl ve toplumsal gelişme seviyesi konusunda duyarlılar.

Bu duyarlı arkadaşlarımıza önce şunu söyleyelim. Cumhuriyetimizin ilk 10 yılı içindeki gelişmeler ile son 50 yılda kat ettiğimiz yolu bir karşılaştırsınlar.

Bir tarafta;
Örnektir milletlere açtığımız yeni iz;
İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz;
Uyduk görüşte bilgiye, gidişte ülkeye biz;
Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz.
(ONUNCU YIL MARŞINDAN)
Diyerek çabalayan ve ilimi İrfanı rehber edinen iddialı bir kadro var. Günümüzde ise dünyanın en geri toplumsal eğitim düzeyine sahip ülkelerinden biri.
Bir tarafta çağımızda en gelişmiş ülkelerin hayranlık ve gıpta ile izlediği ve hatta örnek aldığı KÖY ENSTİTÜLERİ gibi bir eğitim sistemi var. Günümüzde ise Müslüman sayısından çok Müslüman uzmanı yetiştiren ama 50 yıldır hepi topu 114 sureden oluşan bir Kuranı dahi bu topluma öğretemeyen İmam Hatip düzeni.
Kısaca TEZEKTEN TERAZİNİN BOKTAN OLUR DİRHEMİ.

Kimsenin bizi aşağıladığı yok. Elbette Ulusal bütünlüğümüze yönelik yoğun bir psikolojik saldırı ve kültürsüzleştirme ve bilgisizleştirme kampanyası yürütülüyor; ama hedefi şaşırmayalım. Burada ana hedef Emperyalizm ve onların ülkemizin başına tebelleş ettiği DİRHEMLERİMİZ.

Bahsedilen olaylar bence de çok komik. Paris’in göbeğinde el ele dolaşan iki bıyıklı erkek görürseniz acele edip de hemen homoseksüel damgası vurmayın. Türk olabilir. Ya da gittiğiniz bir barda vals yapan iki kadın görürseniz sakın lezbiyen demeyin. Rus olabilir. İstanbul’un ortasında yolda yürürken sağ elinin işaret parmağı ile burnunun sağ kanadını tıkayıp kafasını hafifçe kaldırımdaki çöp kutusuna doğru çevirip bir “HIKH” darbesi ile 38 gramlık sıvıyı tam isabetle 3,5 metre mesafeden çöp kutusuna atabilen birisini görürseniz sakin NBA oyuncusu sanmayın, bir Çin’li olabilir.

Bunlar komik, bazen garip, bazen ürkütücü, bazen güler misin ağlar mısın dedirten türden sınıflandırmalar.
Peki, bu psikolojik saldırıların ana merkezi dediğimiz sistem nasıl çalışıyor? Bir de ona bakalım. Yani?

YATAK ODAMIZDAKİ SIRDAŞ AYNAMIZ

Yıl 1966. DEMİR DAĞI RAPORU
Hazırlayanlar? Belli değil. Zamanın siyasi çevrelerince “Demir Dağı Çocukları” adı ile geçen 6 kişilik bir grup.
Hazırlatanlar? 3 kişi. Bu üç kişinin ( Mc George Bundy, Robert McNamara ve Dean Rusk) ortak özellikleri üye oldukları diğer gizli örgütlerin yanı sıra CFR'nin de üyesi ve yöneticileri olmalarıdır; ancak bir ortak özellikleri daha var. Üçü de savaş planlayıcıları. Vietnam, Bosna ve Ortadoğu savaşlarının planlayıcıları ve yaratıcıları
(ilgilenenler yahoo ya da google arama sayfalarında “The Report From Iron Montain” bağlığı ile bu rapora ulaşabilirler. Tavsiye ederim. Çok ilginç şeyler bulabilirsiniz bu raporda)

Konumuz ile ilgili bir bölümünü ben sizin için tercüme ettim. Buyurun.

Rapor; toplum içinde bulunan ekonomik ya da KÜLTÜREL açıdan yetersiz ve gelişmemiş insanlar hakkında ne yapılması gerektiğini belirlemiş. “Toplumun potansiyel düşmanlarını (lütfen dikkat edin: ekonomik ve kültürel açıdan geri kalmış insanlar bu raporda toplumun potansiyel düşmanları olarak kabul ediliyor) kontrol etmek için çözüm, modern teknoloji ve politik süreçle uygun düşecek şekilde köleciliğin yeniden başlatılması olabilir. Daha gelişmiş bir kölecilik sistemi, barış içindeki bir dünyada sosyal kontrolü sağlamak için mutlak bir gereklilik olarak görülmektedir.”

(Yani özet olarak ekonomik açıdan ve de KÜLTÜREL açıdan gelişememişseniz ABD'nin kölesi olacaksınız)
Peki, bizde neler olmuş?
Yıl 1949.

FULBRIGHT YASASI


27 ARALIK 1949 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitimi ile imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ve ABD Hükümetleri Arasında eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma”; diğer adi ile “FULBRIGHT YASASI” Cumhuriyetimiz için önemli bir kırılma noktası oluşturmuştur.

(Bu anlaşma maalesef TC vatandaşlarının bilgisi dâhilinde değildir. Araştırmak isteyen arkadaşlarımız lütfen Senatör Haydar TUNÇKANAT’ın “ikili anlaşmaların iç yüzü” ve “Amerikan Emperyalizmi ve CIA ” adlı kitaplarını okusunlar.)

Simdi bu anlaşmanın 5. maddesini okuyalım:

“Komisyon, 4’ü TC vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere 8 üyeden kurulu olacaktır. Bunlara ek olarak Türkiye’deki ABD diplomatik heyetinin başı, (Amerikan Büyükelçisi) komisyonun fahri başkanı olacaktır. Komisyonda oyların eşit olması durumunda kesin oyu Misyon şefi (ABD Büyükelçisi) verecektir.”

“Komisyonun ABD vatandaşı olan 4 üyesinden ikisinin elçilikteki CIA mensupları arasından seçileceğinden kuşku duymamak gerekir. Böylece CIA, Milli eğitim Bakanlığı’na rahatlıkla sızma olanağını bulacak ve komisyon üyesi sıfatlarıyla öğrenci ve eğitim üyeleri arasından ajanlar devşirmekte hiçbir güçlükle karşılaşmayacaklardır. Okul kitaplarına ve ders kitaplarına Amerikan propagandasının etkinliğini artırmak için malzeme hazırlayacaklardır.“ (Haydar TUNÇKANAT – İkili anlaşmaların İçyüzü sf.33–34)
(ÖNEMLİ NOT: Bu anlaşma sadece MEB ile sınırlı değildir. Dışişleri bakanlığımız dâhil hemen hemen bütün bakanlıklarımızı kapsamaktadır)

İşte bu anlaşmanın imzalanmasından bu yana Milli Eğitim Bakanlığımız başta olmak üzere daha birçok bakanlığımızın içinde ABD güdümlü ve hatta açık açık CIA görevlilerinden oluşan danışmanlar bulunmakta ve 2008 yılında dahi devlet politikalarımız ağırlıklı olarak bu danışmanlar tarafından yürütülmektedir. FULBRIGHT COMMISSION adi altında Türk Milli Eğitimini biçimlendiren kurulun başında da halen yani 2008 yılının şu OCAK ayında dahi ABD Büyükelçisi oturmaktadır.

Bu anlaşmaların ilklerinin altında TC Cumhurbaşkanı olarak imzası bulunan İsmet İNÖNÜ bu durumu 1963 yılında açıkça şu sözlerle anlatmaktadır:

“Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsinin çevresinde uzman denen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Başaramazlarsa işi sürüncemede bırakmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir almaya çalışıyorlar. Bir görev veriyorum, sonucu bana gelmeden Washington’un haberi oluyor. Sonucu memurdan önce Sefirden öğreniyorum…

… Sökebilirsen sök. Gitmezler… Ne bağımsız bir dış politika, ne de bağımsız bir iç politika güdemezsiniz. Havanda su döversiniz. Fakat sanmayınız ki bu kolay iştir. Denediğinizde başınıza neler geleceği bilinmez.” (Doğan AVCIOĞLU- Milli Kurtuluş Tarihi)

Yani sözün özü bu sosyolog ve yazarlarımıza doğru hedefi tespit etmelerinde yardımcı olmamız gerekiyor değerli arkadaşlar.

Bu komisyonlar neler yapmış tek tek inceleyelim mi?
1- Önce eğitimcilerimizi eğiten ve bütün dünyanın büyük bir kıskançlık ve övgü ile kuruluşunu ve gelişimini izlediği Köy Enstitülerimizi kapatmışlar.
2- Sonra? Yerine ikame edilen okullara bakın. Yukarıda yazdım.
3- Sonra? Bu eğitim kurumlarımızın yetiştirdği neslin eğittiği aydınlarımızı ortadan kaldırmışlar. 1970'li yıllarda Üniversitelere kaç öğrenci girdi kaçı hayatta kaldı?
4- Bakmışlar, böyle teker teker köşe başlarında vurmak, kesmekle zor oluyor, acaba bunlar nerelerden türüyor da başımıza bela olup duruyorlar diye biraz kafa yormuşlar ve kaynağı bulmuşlar. ANNELER. Hani bizim bir marşımız var ya...
Annem beni yetiştirdi
Bu vatana yolladı
Sütüm sana helal etmem
Saldırmazsan Düşmana
diye. Şimdi bütün TV kanallarında Anneleri uyuşturmaya çalışıyorlar. Annelerimiz de zaten durumun pek farkında değil. Öylesine dalmışlar mayıl mayıl seyrediyorlar. Kim kiminle yattı, kim kimi şeetti, Kuşum Aydın’ın kuşu kime kaçtı vs.

5- O da yetmemiş elbirliği ile yeni yetişen gençleri milyoner yapmaya uğraşıyorlar. Okuyarak adam olamazsınız. Bizim yarışmaya katilin TÜRKİYE’NİN STARI OLUN.
6- Onu da olamazsanız Nöbetçi Stadyum Küfürcüsü... Bir alana bir daha veriyoruz. Biletler bizden

Artık, uyuşturucu, vs.yi işin içine katmıyorum. Gerisini siz hayal edebilirsiniz. Hatta hayal etmenize gerek yok. Zaten her gün içinde yaşıyorsunuz.

Peki, bütün bu saldırı ve planlar hedefine ne kadar ulaşmış? Bunun da birkaç raporu var. Lafı uzatmadan bir tanesini ben aşağıda gönderiyorum;


Global Evolutions
And
The Role of Nuclear Weapons:
Alternative Futures for the Next Decade


Daniel J. White neck
The CNA Corporation
May 2004

The views printed here are those of the author alone. They do not represent the position of the Center for Naval Analyses, the United States Navy, or the Department of Defense.

The Future Global System

The global system (political-military, economic, and social) will be applications to other states in an effort to solve transnational problems.
.........................................................................
5. The ‘Americanization’ of the global culture will continue to create both positive and negative effects inside and outside of the United States. American dominance of lifestyle, media, culture, and information markets is, and will be, a great source of power for the United States in the world political and economic systems. The United States uses this ‘soft power’ to seduce societies into the democratic, free-market world that promises to create the incomes needed to enjoy this lifestyle. There is a backlash though. This ‘Americanization’ process carries the seeds of destruction of traditional cultures and societies, especially in emerging markets and transitional states where the social fabric i? weak from years of repression and a lack of civil society building or widespread legitimacy of the institutions. (a.b.c.)

Burada bir maddesini yazdım. Gerçi baştan sona konumuzla ilgili ama uzatmayalım. Bu madde yeterli... Ben şöyle üstünkörü bir tercüme yapayım sizler için.

Yani adamların GLOBAL kültürün Amerikanlaştırılması diye bir çabası varmış. Öyle diyor. Bu plan devam edecekmiş. Olumlu ya da olumsuz sonuçları da olacakmış ama esas amaç olan yaşam tarzı, medya, kültür ve iletişim pazarlarındaki ABD hâkimiyetinin daha da güçlenmesi için büyük bir güç kaynağı oluşturacakmış. Bu Amerikanlaştırma “prosesi” yani süreci, işlemi geleneksel kültürlerin hâkim olduğu ya da sosyal gelişmenin yıllar süren saldırılarla zayıflatıldığı toplumların tahribi tohumlarını taşıyormuş. Merak etmeyeceklermiş ki başarılı oluyorlarmış.

ŞİMDİ SIRDAŞ AYNAMIZA SORALIM

- Ayna ayna, söyle bana kim bizi aşağılıyor?
- 1920'li yılardan beri hevesleri kursaklarında kalan ve hem içten hem dıştan yıllarca uğraşmalarına rağmen bir türlü Atatürk Devrimlerini yıkmayı başaramayan SÖMÜRGECİLER.
- Bu SÖMÜRGECİLERİN her daim uzatacakları iki buçuk kese menfaati kapma yarışı içinde ve dahi GAFLET VE DALALET içinde olan yöneticilerimiz.
- Bu yöneticilerimizin her gün kafalarını bazı makam ve ikbal vaatleri ile karıştırdıkları aydıncıklarımız.
- Yıllarca alay konusu olup da ömrünün son demlerinde aklı başına geldiğini sanan ve yukarıdakilere diş geçiremediği için suçu mahalle kıraathanelerinde 3 kuruşluk keyifle gülmeye çalışan insanlarda bulabilen SOSYOLOG ve YAZARLARIMIZ.

Sıradakini siz ilave ediniz lütfen

Pek hoş şeyler söyleyemedim ama gene de hoşça kalınız,

Ali ÇÖMEZ

_________________
Ali ÇÖMEZ
Kullanıcı kimliğini gösterAli Çömez tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderE-mek gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 16 May 2005
Bildiriler: 84
Alıntıyla Cevap Gönder
İyi günler

Sevgili Türkçeseverler ile
Saygıdeğer Ali ÇÖMEZ

Art arda yazdığınız yazıları bir kaç defa zevkle okudum ve tanıdıklarımada bilgisunarda ilettim. Siz bundan sonra lütfen daha sık katılın aramıza da keskin çözümlemelerinizden daha çok yararlanalım.

Genel bir sıkıntımı bu vesile ile sizlerle paylaşmak istiyorum. M.K.Atatürk'ün bütün büyük meziyetleri dışında beni en çok etkileyeni o'nun bir eylem adamı olması. Beni ona çeken en büyük sır bu idi. Sorunu iyi teşhis ediyor, irdeliyor, çözüm üretiyor ve eyleme geçiyor, geçirtiyor.

Benimde istediğim bu.

Örn. Bir kitap okudum adı 'Karşı Devrim; 1949 lardan beri Türk devrimine karşı yapılanları, yazar kısaca 'Karşı devrim' diye tanımlıyor ve bizi bu konuda aydınlatıyor. Müthiş, etkileyici, bilgilendirici....ama!? Ben isterim ki kitabın son bölümü ne yapmalıyız? olsun.

Yani karşı bir devrim varsa bizde 'Karşı Karşı-Devrim' yapmalıyız! Bu nasıl olur? Nasılını da bu araştırmayı yapan, 800 sayfalık incelemeyi yapan yazar yapmalı.

Ben bir birey olarak, kurum olarak, baba olarak, anne olarak, çocuk olarak, dernek başkanı olarak bu konuda ne yapmalıyım. Bana bu lazım.

Sorun; Türklüğü Aşağılama
Tanımı; Ali ÇÖMEZ adlı katılımcımız bir yazısında bunu bize çözümledi...

Çare? karşı eylem? Ne yapmalı?

Ben sıradan bir vatandaş olarak şunları yapıyorum.

a- Ali ÇÖMEZ gibi değerli insanların yazılarını okuyor, üzerine düşünüyor ve tanıdıklarım ile paylaşıyorum.

b- Türk'lüğüm ile gurur duyuyor, kendi kendimi aşağılamıyorum.

c- Türklüğü, Türkleri, Türkiyeyi aşağılayan yazıları özellikle bilgisunarda yaymıyor ve yayanları kınıyorum.

ç- Kalıplaşmış aşağılayıcı söz öbeklerini kullanmıyorum. Örn; Kesin Türk'tür ! Bizde olsa! Burası Türkiye! Biz adam olmayız!

d- Çocuğuma Türk ismi veriyorum, onurlu Türklük bilinci ile yetiştiriyorum. İlerde Üniversiteye gidip okumasını, milli eğtim bakanı olmasını ve adı geçen ikili anlaşmayı kaldırmasını istiyorum. Olamaz mı? İmkansız mı? Tek bir insan ne mi yapabilir? Çok şey! İnanmayan Mustafa Kemal'in yaşamını iyi araştırsın. Atatürk'ü en iyi anlatan sözcükler 'Tek Adam'.

e- Cem Yılmaz gibi soysuz, Türklüğü aşagılayan soytarıları izlemiyor ve tasvip etmiyorum.

Bir örnekte dilimiz.com'dan; Buraya üye olduğumdan beridir çok şey öğreniyor ve hemen uyguluyorum. Türkçemi şimdi daha iyi tanıyorum, yazım kurallarına daha dikkat ediyorum, Türkçe üzerine daha bilinçleniyor ve çevremi de bilinçlendiriyorum. Daha dilimiz.com sayfalarının yararlarını yazmakla bitiremem. Burayı kuran tek bir adamdı Almanya'dan bir Türkçe öğretmeni...Tek adam Türkçeye ne yapabilirki!? Türkçe'yimi kurtaracak hemde taaaaaaaaaaaaaaa elalemin Alamanyasından.

Bugün binlerce üyesinin olduğu, sorun teşhis eden, çözümleyen ve en önemlisi eylemleri ses getiren bir oluşum. Burada yazılan her ileti çok ama çok önemli, iyice okunmalı, saklanmalı ve gelecek kuşaklara iletilmeli.

Bilgi güçtür! dersem hikaye ama Bilgi güçtür eğer eyleme geçirilirse! İşte benim savsözüm.

Ali ÇÖMEZ eğer derse ben bütün dünyayı gezdim çok bilgiliyim! e ne yapalım ama bunu eyleme geçirirse (Yukarıdaki iki güzel yazısı gibi) aramıza hoş geldin diyor ve sizi aramız da görmekten çok mutlu olduğumu söylemek istiyorum.

Gökmen ERDOĞAN

Bilgi güçtür eğer eyleme geçirilirse.
Hayatın amacı bilgi değil eylemdir.
Bin bilen iyidir ama bir bildiğini yapan/eyleme geçen daha iyidir.
Kullanıcı kimliğini gösterGökmen Erdoğan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 02 Şub 2008
Bildiriler: 4
Alıntıyla Cevap Gönder
BİLGİ VE EYLEM

Merhaba Sn. ERDOĞAN,

“TÜRKLERİ AŞAĞILAMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ” başlıklı yazıma gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederim.

İnsan davranışlarının yönünü oluşturan temel altyapı düşünceleridir. “Genel Bir Sıkıntı” olarak tanımladığınız EYLEM isteğiniz, gerçekten bence de bir sıkıntı. Bunu açıklayabilmek için iki konuya dikkatinizi çekmek isterim.

KENDİMİZİ CİDDİYE ALMAK

Çoğunlukla birçok konuda birçok şey düşünürüz. Hemen her konu hakkında bir düşüncemiz vardır muhakkak. Ama çoğumuz bu düşüncelerimizi ifade etmeye çekiniriz. Bir toplantıya gideriz, hararetli bir tartışmayı izleriz. Aslında konuşulanlar hakkında ya lehte ya da aleyhte ifade etmek istediğimiz pek çok şey vardır; ama sessizce otururuz. İçimizi kemiren bir şeyler vardır; ama kalkıp da bu düşüncelerimizi ulu orta herkesin içinde ifade edemeyiz. Sonra da döneriz yalnız kaldığımızda sözümüzü dinleyen birilerine ya da daha doğru bir tanımlama ile genellikle “dangalak muhabbeti” kategorisinde yer alan, birbirimizi doldurma seanslarında kendi aramızda “ibreti âlem için asacaksın bunlardan bir kaçını Taksim Meydanına” türünden bilgece fikirler serd ederiz. Bu aslında kendimize ve düşüncelerimize verdiğimiz değerin somut bir ifadesidir.
Düşüncelerimiz bilgi ile donatılmadığında tutarlı olmadığı konusunda kafamızda ciddi şüpheler vardır. Onun için açıklamaktan çekiniriz ya da kendimize güven konusunda tereddütlerimiz vardır. Kendimize güvenip de bir türlü dilimizin ucuna gelen şeyleri ifade edemeyiz.

Burada anlatmaya çalıştığım şey, PALAVRA ATMAK ile TUTARLI OLMAK arasındaki farktır. Ben kişisel olarak yukarıda bahsettiğim yazınızda DÜŞÜNCE VE EYLEM arasındaki ilişkiyi tarifinizden bu çıkarmayı yaptım. Yani dediğiniz gibi kürsüye çıkıp da “asacaksın bunlardan iki tanesini” diyenlere “buyur kardeşim” demek gibi ya da “herkese iki anahtar vereceğiz” diyenlere “ver bakalım” demek gibi.

“Bizler iyi insanlarız. İyi vatandaşlarız. Önemli bir bilgi birikimine sahibiz. Boş işlerle uğraşmayız. O halde bir şey düşünmüşsek ya da hayal etmişsek mutlaka bunun geçerli bir alt yapısı vardır. O halde kolları sıvayıp işe koyulmanın sırasıdır ”diyebilmek tutarlı olmanın önemli ölçütlerinden biri bana göre.

SAHİP OLMAK YETERLİ Mİ?

Kanımca bir şeye sahip olmak pek de önemli sayılmayabilir. Bolca paranız olabilir ya da bilgi küpüsünüzdür; ama sahip olduğunuz şeyler ancak KULLANMAYA BAŞLADIĞINIZDA bir değer ifade eder. Aynen yazınızda da bahsettiğiniz gibi eğer sahip olduğunuz bilgi sadece sizde kalıyorsa bir değeri yoktur. Bilgi kullanılmıyorsa bir işe yaramaz.



NE YAPMALI?

Bu sorunuza cevap verebilmenin birçok yolu var. Ama ben yine de gerek bu sayfaların izin verdiği ölçüde ve gerekse herhangi bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek saikı ile birkaç kısa açıklamada bulunabilirim.

Öncelikle üzülerek belirtmeliyim ki ülkemizde sizleri de sıkıntıya koyan birçok gelişme maalesef uzun yıllar süren planlı bir çalışmanın ürünüdür. Yani varılan nokta hekimlerin “Artık ne yerseniz fark etmez” reçetesi verdiği noktadır. Bugüne kadar eğer bu planlı çalışmanın tahmin ettiğimiz sonuçları hakkında insanlarımızın beyinlerinde bir uyarı zili çalamamışsak geçmiş olsun.

Yazımın başlangıcında belirttiğim gibi eğer düşüncelerimize güveniyorsak, dünyaya bakış açımız, olayları değerlendirişimiz özgüvenimizi kazanmışsa, elbette davranışlarımız da bu onayımızdan nasibini alacaktır. Bu nedenle günlük rutin içindeki davranışlarımızdan şüphelenmemizi gerektirecek bir şey yoktur. Yani biz yapmışsak üç aşağı beş yukarı bilinçaltımızda yer eden kalıplara ve düşünce sistemine uygundur ve bizi yansıtır. Yanlış bir şey ise de hata yapmışız demektir. Bir dahaki sefere düzeltiriz ya da hata hatadır. Bir defa olur. Kendimize tanıdığımız “hata yapma” serbestîsinin ya da kredisinin limitleri içindedir, altından kalkabiliriz.

Geleceğimizi ilgilendiren yaşam planlarımızın temelinde de yine düşünce sistemimiz ve dünyaya bakış açımız yatar. Yani her birimiz gelecekte neler yapmayı düşünüyorsak davranışlarımızı ona göre ayarlar, adımlarımızı ona göre atarız. Örneğin, gelecek için planlarımızın içinde Başbakan olmak varsa eğer; günü geldiğinde ayaklarımıza dolaşacak davranışlardan kaçınırız. Çoğunlukla da bu davranışlarımız altından kalkabileceğimiz, her türlü sorumluluğunu üstlenebileceğimiz, sonuçlarına katlanabileceğimiz davranışlardır.

Günümüzde yaşanan olağanüstü şartlarda gerekli ya da yararlı eylemlerde bulunabilmenin de bazı temel ölçütleri vardır bence;

1- Eylem grubu içinde yer almak. Bu, tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına daha ilkokul sıralarında öğretilen bir gerekliliktir. Örneğin ‘ Mustafa Kemal’in Gençliğe Hitabesi gibi... Burada tüm Türk gençlerinin yeri geldiğinde ya da gerektiğinde hiç tereddüt etmeden gerçekleştirmesi gereken görevler açıkça belirtilmiştir.
2- Eylem grubu içinde biraz daha ileriye çıkmak... Bu da yine Mustafa Kemal’in çeşitli söylev ve yazılarında belirtilmiştir. Örneğin; “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” gibi
3- Militanlaşmak. Olumsuz şartlar altında sınırı biraz zorlamak gibi. Örneğin Mustafa Kemal’in 1933 yılında Bursa Ulu Cami’de toplanan 100 kadar irticacının camilerde Türkçe ezan okunmasına karşı ayaklanmaları üzerine Bursa’da söylediği gibi;

“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, ‘Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır’ demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir’ diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, ‘demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek’

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, ‘ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir diyecektir’

İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği”

4- Shocked LİDER OLMAK: Hooooop. Burada biraz durun bakalım. Elbette benim de biraz durmam lazım. Bu işin sırlarını bilsem zaten şu anda bulunduğum yer farklı olurdu. Herhalde sizlerin de.

Şaka bir tarafa, elbette düşüncelerimizi ciddiye almak ve eyleme geçirmek belli sınır ve amaçlar çerçevesinde doğru ve de gereklidir. Ancak dikkate almamız gereken bir kaç nokta var.

Yaşam tercihlerimiz doğrultusunda bulunduğumuz yer bulunmamız gereken yerdir. (eğer bir istisna teşkil etmiyorsak). Demem o ki vatandaşlık görevlerimizi layığı ile ve de Cumhuriyet gelenek ve öğretileri doğrultusunda yapabiliyorsak yeterli ve uygun bir eylem içindeyiz demektir zaten. Kendimize ayrıca durumdan görev çıkarmamıza gerek yok.

Sıkıntılarınızı bertaraf etmenin yollarını arıyorsanız, eminim günlük yaşamınız içinde de bu sıkıntılarınıza çözüm olacak davranışları sürdürüyorsunuz demektir. Tıpkı sizin iletinizde anlattığınız gibi.

Ancak son zamanlarda gerek özel posta kutuma gelen ve gerekse birçok sitede ibretle okuduğum ve izlediğim durum biraz içler acısı gibi görünüyor. Birileri bir teşkilatlar kurmuşlar. Bu teşkilat içinde görev yapan “ağabeyler”, “ablalar”dan bahsediliyor. Bu ağabeyler okuduğum kadarı ile birçok kamu örgütlerimize de sızmışlar.

Kısaca bahsedersek, nihayet Türk gençliği de artık yozlaşmadan önemli ölçüde payını almış. Dünyanın en genç nüfusuna sahip ülkelerinden biri olan Türkiye Cumhuriyeti artık üretmek yerine satın alarak geçimini sürdürmeye çalışıyor. Üstelik de fiyat fahiş. Artık gençlerimiz “gel kardeş sana iş bulduk, yurt bulduk” türü çağrıları kendi BAŞARISI olarak algılamaya başlamış. Böyle bir gençliği kimler yetiştirdi dersiniz? Ben 54 yaşındayım. Kendi payıma bu suçun bir kısmını üzerime alabilirim.

Biz yaşlıların adam olması anlaşılan biraz zaman alacak. Ama illaki bir eylem düşünüyorsanız, vakit geç olmadan gençlerimizin bu uyuşuk ve de edilgen durumdan çıkarılması için birkaç girişimde bulunmanız bence yeterli olur.

Saygılar sunarım

Ali ÇÖMEZ

_________________
Ali ÇÖMEZ
Kullanıcı kimliğini gösterAli Çömez tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderE-mek gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 16 May 2005
Bildiriler: 84
Alıntıyla Cevap Gönder
Sevgideğer Ali ÇÖMEZ ile
TürkçeSeverler

İnce cevap-yazınız için teşekkür ederim. Yaşınız 54 daha yaşamınızın ortasındasınız orta yaşlarda yani, Allah daha ömür ve bilginizi artırsın ki bilgeliğe ulaşıp bizim gibi gençlere yol gösteresiniz (Yaşım daha çok genç 30).

Yazınızdan tam tatmin olmamakla beraber ufkum açıldı;

ben,

Bilgi>>>Eylem ve/veya

Bilgi=Eylem yada

Bilgi>> <<Eylem hemde

Bilgi+Eylem=Bilgelik

Gibi açılımlarla düşünüyorum.

Çok gezen mi? Yoksa çok okuyan mı? Bence her ikiside! (Örn.: Rahmetli Barış Manço.).

Bağlama mı? Gitar mı? İkisinede severim, çalmaya çalışırım ve duvarıma asarım.

Türkçe mi? yabancı dil mi? Türkçem benim anam'ın dili, özüm, benliğim ama yabancı dil öğrenmeyi ve yabancı bir dilde iletişim kurmayı çok seviyorum.

Kendimden başlayarak>>ailem>>>akrabalarım>>>arkadaşlarım>>>çalıştığm kurum>>>Türkiyem>>>Dünyamı çok seviyor ve önce kendimden başlayarak iyi şeyler yapmaya çalışıyorum.

Benim en çok üzerinde düşündüğüm (ki düşünmeyi çok ama çok severim) soru/konu ne yapmalı? nasıl yapmalı? neden yapmalı?

Bu tarz kitapları okuyorum, bu tarz filimler izliyorum, böyle gruplara üye oluyorum (dilimiz.com gibi), çare üreten, düşünen insanlar ile iletişim kuruyorum.

Bana bir sorun tespit edipte (Özellikle Türkiye ve Türkçe hakkında) çare, çözüm, öneri getirmeyen yaratıları içime sindiremiyorum, yavan buluyorum.

Ömrümün büyük bir kısmını yarım entellik, entellik ve dantellik>>>Süper Entellikle (Bilgiçlik) ile geçirdiğim için bana gına geldi... Her şey oldum ama adam olamadığımı anladım. Şimdi adam olmaya çalışıyorum.

Tek yol devrim!!! (Tabiki "Ata(TÜRK) Devrimi".)

Sevgi ve saygılarım ile

Türçe'ye Saygı Atatürk'e Saygıdır.

GöKMeN ERDOĞAN
Viyana/NEMÇE
Kullanıcı kimliğini gösterGökmen Erdoğan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Biz Türkler.....
Bu yazışma ortamında yeni konular açamazsınız
Bu yazışma ortamında bildirilere cevap veremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri değiştiremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri silemezsiniz
Bu yazışma ortamında anketlerde oy kullanamazsınız
Tüm saatler GMT +2 Saat  
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)  

  
  
 Cevap Gönder  
Yeni Sayfa 2