Ana Sayfa
DİLİMİZİ KORUYALIM, ONA SAHİP ÇIKALIM
TÜRK DİLİ SEVDALILARININ BULUŞMA YERİ
Cevap Gönder
HARVARD'DA MUTLULUK DERSİ!..
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 197
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Evet, böyle başlıyordu o gün gazetelerin birindeki haberin başlığı. Son günlerde iyiden iyiye emin olduğum bir olgunun, bulunduğum yerden kilometrelerce uzak bir kıtada da sorgulanıyor oluşu, uygulanışıydı bu haber. Sevindim, yanılmamıştım buluncumda. (Dünyanın en saygın yüksek öğretim kurumlarından olan, ABD’ deki Harvard Üniversite’sinde bu yılın en popüler dersi “Mutluluk” Tal Ben Shahar tarafından öğretilen, “Pozitif Psikoloji” dersine tam 855 öğrenci kayıt yaptırırken, daha önceleri en kalabalık sınıf olan “Ekonomiye Giriş” dersi, 669 öğrenci ile ikinci sıraya indi ) diye devam ediyordu.

İsrail doğumlu Tal Ben Shahar, mutluluk dersinde, hayatı daha dolu ve anlamlı yaşamayı öğretiyor, pozitif olana odaklanmayı öğretiyor. Pozitif psikoloji, hızlı tempolu, aşırı rekabetçi ve iletişim teknolojisinin öne çıktığı bir dünyada, insanlara biraz durup nefes almasını ve aldığı nefesten de zevk duymasını öğretmeyi amaçlıyor. Bunu yaparken de “Hayatım nereye gidiyor” ya da “ Bugün neyi doğru yaptım” vb sorularla, kendilerini sorgulamalarını sağlıyor.

Pozitif psikolojinin babası olarak kabul gören, Pennsylvania Üniversitesi Profesörlerinden Marty Seligman: 15.yy daki Floransa gibi uluslar, varlıklı ve de savaş ortamlarında olmadıkları zamanlarda, hayatı nelerin değerli kıldığını sormaya başlarlar. İşte pozitif psikoloji budur. Der.

Hayatı anlamlı kılmak, yaşanılası kılmak, tümüyle elimizde değil, dışımızdaki onca olumsuzluğa rağmen. Üstelik çevremiz sürekli savaş içinde. Bahaneleri inandırıcı olmasa da, bu sözde iyi niyet, uzlaşmacı küpü güçlerin aslında gözleri ülkemiz üzerinde. Dost görünümlü adımlarla her gün biraz daha yaklaşmaktalar, kendileri ortalarda görünmese, farklı farklı senaryolara da bürünse.

İçimizdeki çatışma ve olumsuzluklar ise hiç de azımsanacak ölçüde değil. Dünyanın hali de malûm. Yoksulluk, işsizlik diz boyu bizde de. Üstüne üstlük dalga geçmeler vatandaşla. Göstermelik sahte, düşük enflasyon oranları. Onca işsiz ve yoksula rağmen kişi başına düşen milli gelirdeki artış. Büyüme oranları beklenenin çok üzerinde ve daha nice yalanlar; dünyada emeklisine en yüksek emekli maaşını veren ülkeyiz diye, halk IMF’nin kuklası olduğumuzu görmüyormuşçasına. Ve daha pek çok acı, acıtan gerçek herkesin bildiği, lâkin açıkça dile getiremediği.

Yoo amacım sizleri daha da mutsuzluğa boğmak, kara kara tablolar çizmek değil. Bunca olumsuzluğa rağmen yine de yapabileceğimiz bir şeyler var gibime geliyor.

Her birimizi hayata bağlayan bir bağ vardır muhakkak; hayatı anlamlı kılan, değerli kılan, yaşanılası kılan, ama küçük ama büyük.

Gerçi bizim dışımızdaki etkenler, her gün birini kopartıyor, her gün bir yaşanılasıyı yaşanılasılıktan çıkartıyor ama direnelim derim ben yine de!

Önce kendimizden başlayalım. Kopmasına izin vermeyelim. Bunu yaparken de, bir yandan minik minik ama güçlü bağlar oluşturup tutunalım hayata kenarından köşesinden. Göreceğiz ki, küçük bir kartopu gibi yuvarlana yuvarlana ve gayretimizin yankısıyla koca bir çığ olup ezerek geçecek olumsuzlukları. Sonrasında da, çevremize daha büyük boyutta yansıtalım bu bakış açımızı, daha pek çok çığlar oluşturmak adına. Yapalım bunu lütfen. Göreceğiz olumlu etkilerini.

Onca dış gücün yanında benim minicik adımımın, minicik bağımın ne değeri, ne gücü var ki demeyelim. Her şey o ilk adımla başlar ve arkası gelir çığlar, çağlayanlar oluşturarak.

Ulaşılamasa da düşlenen boyutta güzelliklere, kendimizi iyi hisseder, kendimizi mutlu kılarız ya. Umutlar yeşertiyor olmanın hazzını yaşar, umunulan noktaya ulaşamasak da, karınca misali o uğurda ölürüz ya. Ve mutlaka o elimizdeki bayrağı tutup kaldıracak, kaldığımız yerden koşmaya devam edeceklerin huzuruyla rahat uyuruz ya. O aydınlığı çevremize de yayarak, bir mum ışığı kadar da olsa. Ama milyonlarca mumun bir arada oluşunu ve aydınlığını da unutmaksızın!

“Bir tel kopar, ahenk kopar” der Yahya Kemal. Ne doğru söyler, ne güzel anlatır bir cümleyle.

Haydi, hemen bugün başlayalım, önce hayatı, hayatımızı, erdemlerimizi, insanlığımızı, kısaca kendimizi sorgulamakla başlayalım.

Sonra da birer tel bağlamaya, hayata tutunmaya, Hayatı yaşanılası kılmaya!

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
KALDIRIN BU GÜNLERİ!..
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 197
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Evet kaldırın hepsini; anneler, babalar, sevgililer, öğretmenler… Hepsini kaldırın.

İş zaten özelliğinden çıkıp hediyeleşme yarışına dönüştü, tüketim çılgınlığına…

Sağsalar, her gün onlara aynı sevgi saygı ve ilgiyle yaklaşıp her gün günlerini gün ettirmeliyiz. Bir tek gün herhangi bir hediyeyle değil, her gün, her fırsatta anmalı, aramalı, hatırlarını sorup ellerini öpmeliyiz. Anne, baba ya da sevgiliysek, evlatların sağ ve sağlıklı oluşu, bir sevilenin hayatımızda oluşu zaten en büyük hediye değil mi?!

Sevmiyorum bu özel günleri; şimdilerde değil, anne babam sağken de, çocukken de sevmezdim. Annesi babası olmayan çocuklar gelirdi aklıma, ya da çocukları olmayan, anne babalar. Kim bilir nasıl da buruktur içleri, kim bilir nasıl acı veriyordur sıkça yinelenen anne, baba, evlat sözcükleri diye acı çeker, ağlardım da, hele de bayramlarda.

O zamanlar terör olayları yoktu, şehit verilmezdi neredeyse hemen her gün. Bu gün çocuk olsaydım, kim bilir nasıl olurdu acım, bir yandan da evlatları şehit olan ana babaları ve babası şehit olan çocukları da düşünerek.

Şimdi o şehit babalarının, bu gün nasıl da daha bir yanacak içleri, anaların ciğeri nasıl yanıyor kim bilir anneler günlerinde!

Hele de babaları şehit olan yavrucaklar, nasıl da kavrulacak yürecikleri bu gün baba diyemeyişle, kucaklanamayışla!

Daha bir acıtmamak, daha bir yakmamak için bu acılı insanları, kaldırılmalı bu özel ve uydurma günler.

Annesi sağ olana, her gün anneler günü, babası sağ olana, her gün babalar günü. Evladı sağ olana ise, her gün düğün bayram!


(Tüm şehitlerimize rahmet, ailelerine sabır ve baş sağlığı dilerken, tüm babaların ve baba yüreklilerin de her gününü kutluyorum efendim.)
p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Site Sorumlusu

Kayıt: 03 Ekm 2004
Bildiriler: 75
Şehir: Frankfurt
Alıntıyla Cevap Gönder
Perihan Hanım, yıllardır söylediklerimi yazıya döküşünüz çok güzel oldu. Teşekkürler.

Keşke bunu anlayanlar çıksa. Öğrencilerime hep bu konuda uyandırmaya çalışıyorum. Ya da özel günler için özel olarak kendilerince bir şey üretmelerini, bunun daha anlamlı olacağını söylüyorum. Örneğin annalerine şiir yazmalarını ya da kısa bir mektup yazarak sevgilerini dile getirmelerini söylüyorum. Yapıyorlar. Fakat sonra duyuyorum ki yazdıklarını aldıkları hediyenin içine koyup öyle veriyorlar.

Aslında bu çarkın içinde sanırım bizim gibi düşünenler ezilmeye mahkûm. öylesine bir şaşkınlık içinde bu alışkanlıkları sürdürüyorlar ki önüne geçmek çok zor.

_________________
"Az" her zaman "öz"dür. tm
Kullanıcı kimliğini gösterTahMel tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderE-mek gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 197
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Çok haklısınız Tahsin Bey. Ne yazık ki pek çok kişide suretle siret eşitliği yok! Ne kadar doğru söylemiş Ziya Paşa, AYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN diye. Herkes e postalarla şu ürünleri almayın, şuralardan almayın, şunu yapmayın bunu yapmayın diyor, lakin arkasını dönüp tam tersini yapıyor. Geçenlerde gördüğüm örnek bu konuda beni öyle şaşkınlığa uğrattı ki hâlâ etkisindeyim. Bir arkadaşla bir yere gidiyoruz, yol boyu İsrail bağlantılı malları almamanın, PKK'ye destek veren mağazalardan alışveriş etmemenin gerekliliğini benden çok savundu, biraz sonra acıktığımızda yemek yemek üzere oturduğumuzda, içecek olarak kola istedi, yemek ikramım olduğundan ses çıkaramadım, ama çok şaşırdım, bir yandan da, o mimli mağazalardan birinden alışveriş yaptığını bazı ürünlerin çok ucuz olduğunu bahsetti. 3-5 krş fazla ver alma oradan dedim, ne yapayım çok şey almıyorum zaten dedi, az ya da çok, bir kurşun katkın olsa, ihanet adına o da yeter dedim, nafile! Bir diğer arkadaşım da, bir kafe açmış, Türkçe kullanım konusunda hem fikirdi sözüm ona benimle, baktım İngilizce bir tabela, beni de bu kafenin sayfasına davet etmiş facede, hayırlı olsun, lakin o isim olmasaydı keşke üzüldüm dedim, beni silmiş, yeğeni de, Almanya'da, bacak kadar çocuk, bana mesaj yazmış, İstanbul dünya şehri ve İng. evrensel bir dil, siz hangi dünyada yaşıyorsunuz diye, ben de gereken yanıtı verdim, Türkçeme laf ettirmem, sen kim oluyorsun da bana akıl veriyorsun demiş. Nasıl üzüldüm anlatamam. Galiba biz boşa kürek çekiyoruz!
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Site Sorumlusu

Kayıt: 29 Ekm 2004
Bildiriler: 1424
Şehir: Frankfurt
Alıntıyla Cevap Gönder
Perihan Hanım güzel yazılarınızı araya girerek bölmek istemezdim ama maalesef yazmadan duramadım.

Kusura bakmayın ama siz de her şeye bir kulp bulur oldunuz. Millettin kola içmesine, giysilerini nereden alacaklarına, İngilizce ad vermesine karşı olmak... Allah aşkına başka işiniz gücünüz yok mu efendim? Very Happy

Gerçekten galiba sadece biz kaldık bu şaşkınlığın içinde. Ya da herkes normal biz şaşkınlıklar içerisindeyiz. İnanın bunu kendime günden güne daha çok sorar oldum.
...

Çok acı ama yaşadıklarını günümüzün gerçeği. Eminim bu olayı pek çok kişi yaşıyor. Buna "Âleme verir talkını, kendi yutar salkımı." demek çok yerinde değil mi?

Bu yaşadıklarınızın aynısını trafik konusunda da yaşamak mümkün. Başkalarını eleştiren, ama arabaya oturunca eleştirdiği konularda aynı hataları yapmaktan zevk alırcasına, sanki yolların hepsi benim diyerek canavarlaşan pek çok aklı başında, okumuş adam (!) gördüm. Oysa karşılaşmalarda bir defa karşıdan gelene yol verse ve onun teşekkür edercesine tebessümünü görse ne güzel olurdu. Onun verdiği duyguyu tarif edemem, yaşamak gerek. Artık sizin için trafik çile olmaktan çıkacak, sinirlenmeyeceksiniz. Ütelik o günün sıkıntılarını atmanızı sağlayacak huzurlu bir sürüş olacak. Düşünsenize hiç tanımadığınız birinin gönlünü alıyorsunuz ve bedavadan bir tebessüm, teşekkür kazanıyorsunuz. İnanın ben bunu çok yapıyorum ve büyük haz duyuyorum. Gerçi bazen yol verdiğim için bana "salakmışım" gibi bakanların varlığını da söylemeden geçmemem lazım. Ama olsun, belki onlarla birgün tekrar karşılaşırım ve yine yol veririm. İşte o zaman salak olmadığımı, insana saygımdan bunu yaptığımı anlarlar. İnanıyorum ki ondan sonra o kişi de benim gibi "salaklaşmaya" başlayacak, karşıdakinin de insan olduğunu düşünüp saygılı davranacaktır. Ne güzel olurdu değil mi? Düşünebiliyormusunuz? Trafikte küfür olmaz, balta sapları kınından çıkmaz, kafalar, gözler yarılmaz... Hele dattiri dattiri sesler kulakları kirletmez....

Neyse konuyu uzatmayayım. Ne yazık ki kendi cahilliklerini görmeyen bu kişiler başkalarını suçlamayla işin içinden sıyrılacaklarını, haklı duruma geleceklerini sanıyorlar. Oysa kendilerini aldatmanın ötesinde hiçbir kazançları olmadığı ortada. Yazık, çok yazık. Başka ne diyebilirim ki? Allah ıslah etsin?

Saygılarımla

_________________
BİRİMİZ HEPİMİZ, HEPİMİZ DİLİMİZ İÇİN. tm
Kullanıcı kimliğini gösterTahsin MELAN tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderE-mek gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 197
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
O soruyu ben de sıklıkla sorarım kendime, bende mi bir anormallik var diye. Yanıtımı da aldım, siz bile başka işin yok mu demişsiniz baksanıza! Smile Galiba haklısınız da, az önce de benzer bir mesaj aldım başka bir siteden; ben de aşırı milliyetçiyim ama siz fazla abartıyorsunuz demiş Smile Ben de, ben sandığınız anlamda aşırı milliyetçi değil, sadece aşırı vatanseverim dedim ama galiba artık susmalı ve kabuğuma çekilip nemelazımcı olmalıyım pek çoğu gibi!

Benden de size saygılar efendim.
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
DEVLET Mİ, MİLLET Mİ, ORDU MU?!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 197
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Tek başına hiçbiri değil! Lakin en büyük ve en önemlisi millet bence!

Çanakkale harbini düşünelim öncelikle, sonrasında da yüzlerce şehit verdiğimiz diğer savaşları, vatan kurtarmak, aynı zamanda din kurtarmak adına olan savaşları…

Devlet yoktu, ordu vardı lakin yeterli ve tam bir birlik içersinde ve tam teşkilatlı da değildi. Tek güvenç Atatürk’ün iradesi ve askeri dehasıydı! Lakin yeter miydi millet ordunun yanında olmasa, Atatürk’e güvenmese ve yanında yer almasa.

Taş plaktan, Hafız Kemal Beyi dinlerken aklıma geldi tekrar bu konu ve kaleme alma gereği duydum, bu günümüze çözüm arayışları ve nereden nereye geldik üzüntüleriyle.

Hafız Kemal Bey, Süleymaniye camiinin baş müezzinidir. Babası deri ticaretiyle uğraşan Mehmet Agâh Bey, annesi İstanbul hanımefendilerinden Feride Hanımdır. Küçük yaşlarda Hocası Hafız Halil Efendi'nin yanında Kur'an'ı hıfzetmiş. Fatih Merkez Rüştiyesi, Vefa idadisinden sonra, babasının tıp eğitimi almasını istemesine rağmen O, Arapça ve Farsça öğrenmiş ve musiki dersleri almış. Bu arada Çanakkale Savaşına katılmış ve Tabur İmamı olarak hizmet etmiştir. İlk musiki eğitimini Kasımpaşa Küçük Piyale Camii İmamı Cemal Efendi'den almıştır. Bestenigâr Ziya Bey, Muallim Kazım Uz, eğitim aldığı diğer hocalardan.

Süleyman Çelebinin kaleme aldığı, Hz Muhammed’e ithafen yazdığı mevlit isimli şiirini seslendiren kişi de O’dur. Daha sonrasında Riyaset-i Cumhur ince saz ekibinde görev alan sazendelerden biri; yani Atatürk’ün meclislerinde de, Türk Sanat Musikisi icra eden mükemmel bir ses ki pek çok gayrimüslimin, onun okuduğu ezan ve Kur’an’ın ahenkli efsununa hayranlıkla Müslüman olduğu da söylenmektedir.

Bilindiği üzere, Riyaseti Cumhur ince saz ekibinde yer alan pek çok hafız, müezzin ve imam olan musiki icracısı bu üstün vasıflı sesler, daha sonrasında Ankara radyosunda görev almışlardır. Sadettin Kaynak da bunlardan biridir, lakin o daha öncesinde İstanbul’a giderek plak yapmış ve serbest musiki hayatına başlamıştır. Kim bilir belki de böylesi iyi olmuştur, böylelikle daha bir Sadettin Kaynak olmuş; daha doğru deyişle çok daha öncesinde ünlenmiştir.

Hafız Kemal Bey, Çanakkale harbine Tabur İmamı göreviyle katılmış, savaşın her bir cephesinde bir elinde Kur’an, diğerinde silah, cansiperane savaşmıştır da. İlk hücum emriyle ileri atıldıklarında, yanında vurulup düşen Musevi silah arkadaşının verdiği acı da çok büyük olmuştur. Hafız Kemal Beyin evi musiki meşkleri için toplanma mekânı haline gelmiş ve meclislerde Ali Rıza Şengel, Selahattin Pınar, Kemal Batanay, Sadi Işılay, Hafız Burhan, Sadi Hoşses gibi pek çok ünlü sima bulunmuştur. Hafız Kemal Bey, Mecit Sesigür, Zeki Sesli, Zeki Altın, Nusret Yeşilçay, Hüseyin Tolon gibi önemli talebeler de yetiştirmiştir. Sayısız taş plak, radyo kaydı gerçekleştiren Hafız Kemal Bey, 9 Ağustos 1939 tarihinde bir yıl boyunca çektiği hastalıktan dolayı vefat etmiştir. Mezarı Edirnekapı’dadır. (Allah rahmetini esirgemesin kendilerinden)

Nereden başlayıp nereye geldim yine ve dağıtmaya da başladım konuyu, seyrini de değiştirirken bir yandan. Lakin yazacak konu çok olunca ve her geçen gün birikip her birini ele almaya zaman yetmedikçe, yazarken de başka çağrışımlar sökün edince, bazen böyle farkındasız çıkıyorum konu dışına. Bağışlayınız lütfen.

Demek istediğim şuydu ki aslında; Hafız Kemal Beyle bir takım zihniyetlerin dikkatini bazı şeylere çekerken, bir ülkenin kurtuluşu, selameti gerekiyorsa, devlet yoksa bile başta, ülke bitmiş tükenmiş, hatta neredeyse elden gitmişse bile, ordu yalnız bırakılmışsa, ordu devletin güdümündeyse, baskılanmışsa, eli kolu bağlanıyorsa bile, yapamıyor, yaptırılmıyorsa gereği hiçbir şeyin…

İş millete düşüyor!..
Ve en büyük güç de millette; Çanakkale’den ve diğerlerinden örneklerle!!!
Ve de yine bir Atatürk lazım bize, öylesi güçlü, öylesi Allah aşkıyla, vatan aşkıyla dolu, inançlı ve de öylesi imanlı bir milletle birlikte!!!

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
KAZANAN DA KAZANDIRAN DA!..
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 197
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
O gün düşünceliydi Salih, hem de öyle böyle değildi ve yanıt arıyordu, hem kendini, hem de arkadaşını sorgulayışlarına bir yandan da sohbete devam ederken. Uzun süre hep doğru olanı yaptığında karar kıldı, kendisini haklı gördüyse de, arkadaşının uyarı ve görüşlerine de aklı takılmadan edemiyordu. Ya dediği gibi algılanır da doğru zannıyla yapmakta olduğum yanlış ve üzücü sonuçlar verirse, en önemlisi de Allah da hoşnut değilse yaptığımdan, ya günaha giriyorsam her ne kadar niyetim iyiyse de diye yanıtsız ve ardışık sorularla bulanıyordu ve bunalıyordu zihni.

Salih Müslüman’dı, dindardı da. Samimi, gerçek, adı gibi salih ve temiz Müslümanlardandı. Kuran’ın emirlerine harfiyle uyma gayretinde olanlardan, Hz Muhammed’in, dolayısıyla tüm peygamberlerin ahlaklarıyla ahlâklanmaya titizlikle gayret ederek uygulamaya çalışanlardan.

Pek çok kişi, yine de cehaletleriyle yobaz olarak yaftalasa da, kendisi bunu hiç umursamadığı gibi kabullenmiyordu da. Yalnız da değildi düşüncesinde, pek çok kişi, inançlı olsun olmasın, hatta başka dinlerin mensubu olsun, onu hep saygı ve takdirle anıyor, örnek göstermek lazım geldiğinde, güzel ahlakı ve yaşamıyla onun ismini anıyorlardı.

Pek çok dinden, pek çok siyasi görüşten arkadaşı vardı. Hiçbirini azımsamaz, hiçbirine kötü bakmazdı, insan oluşlarıyla severdi, Allah yarattığı için severdi ve de inanırdı bir gün mutlaka sevginin kazanacağına. Bu yanıyla da kimi kendini dindardan sayanlarca da kâfir, diye anılırdı, kâfirlerle dost olunmazdı onlara göre, gerçi Allah da “Onları kendinize dost edinmeyin” diyordu, ama onlar kâfir değildi, onlar Yaradan’ı inkâr etmiyordu, sadece Allah’ı yanlış biliyor, yanlış yollardan ulaşmaya çalışıyorlardı, iyi, doğru ve güzel insanlardı yoksa Salih’e göre!

O gün günlerden Cuma ve tesadüfle de kandildi. Her Cuma olduğu gibi, namazdan çıkmışlar, biraz sohbet, bir bardak da çayı paylaşmanın huzurunu da namazla edindikleri huzura katmak için yine caminin yanındaki Begonvil Kafenin bahçesinde oturmuşlardı birkaç arkadaşıyla. Sıcak yaz günlerinde, begonvil ve sarmaşık güllerinin gölgelediği, iyi de esinti alan bu kafe, o kasabadaki herkesin seçkisiydi.

Uzun süre olmuştu o kasabaya yerleşeli. Sahil kasabası, hem de çok şirin oluşuyla da pek çok turist ve yabancı da ikamet etmekteydi. Salih birkaç yabancı dil biliyor oluşun verdiği avantaj ve rahatlığı gönlündeki evrensel sevgiyle ve barışa olan aşkıyla bütünleyip hepsiyle dost olmuştu, her yıl düzenli gelen turistlerle de öyle.

Etraflarındaki masalarda pek çok ülkeden gerek orada ikamet eden, gerek turist olarak gelenlerden kişiler de oturmaktaydı. Neredeyse hepsi, yanlarından geçerken selamlaşmışlar, hatır sormuşlar karşılıklı olarak, ama Salih ayrıca, “Kandiliniz ve Cumanız hayırlı olsun” temennilerini de eklemişti her söyleşinin ardına. Güldü içlerinden biri. “Çok komiksin” dedi. Neden, komik olan ne görüyorsun ki bende?” diye yanıtladı Salih. Allah,’ın gâvuruna dediğine bak, ne anlasın o kandilden Cumadan, hem kızdıracaksın adamları, dalga geçiyorsun sanacaklar, ya da cahil.”

Bu defa gülme sırası Salih’teydi. “Hiç sanmam, onlar kabul etmeyebilir, onların kabul etmiyor oluşu da gerçeği değiştirmez. İslam evrenseldir, tüm insanlığa gönderilmiştir ve Cuma da kutsal gündür, onlar için de öyle olduğu görüşümle de insanlık adına kutluyorum ben, iyi niyetli bir dilekte yanlış arayacak ya da alay edeceklerse, o onların zafiyetidir, beni bağlamaz…” diye yanıtladı.

-Peki sen, onlar sana “Happy Christmas” dediklerinde ne yapıyorsun
-Ne yapacağım, memnun olup ben de aynı dilekle yanıtlıyorum.
-Aaa el alemin peygamberinden sana ne, hem de Hıristiyan!
-İlahi Arkadaşım, güldürme beni, ne Hıristiyan’ı, neden el alemin olsun ki. O da bizim Peygamberimiz, onu da kabul edip sevmekteyiz. O da Müslüman. Onlar farklı değerlendirip inanıyor diye, biz bu gerçeği inkâr edip dışlayacak mıyız Hz. İsa’yı?! Güldürme beni.
-Ama Hıristiyanlara, Yahudilere geldi O, Kendi de Yahudi zaten. Yahudilerin Peygamberi kabul edilemez.

Salih hem arkadaşının cehaletine gülüyor, hem de üzülüyordu, sinirleniyordu da hafif tertip…

-Hz Âdemden bu yana gelen tüm Peygamberler İslam’dı, adları ne olursa olsun, hangi ırk için görevlendirilmiş olursa olsun. Hepsi Allahın dinini iletmeye memurdular. Kuran’ın o günün gereklerine hitap ettiği kadarıyla ilgili kısımları vahiy edildi kendilerine. En gelişmiş ve tamamlanmış hali de son Peygamber olan Hz. Muhammed’e iletildi. Yani Hz. Âdem’e iletilen ilk 10 sayfa dâhil, en son halini aldığındakinin bütünleyişiyle, o süreçteki tüm kutsal kitaplara da, onları insanlığa ulaştıran peygamberlere de inanıyoruz. Sahi sen niye haberdar değilsin bundan?! Müslümansın da bildiğim kadarıyla!
-İyi de Hep başka ırklara gelmiş, son peygamber de Arapların, Allah Türk peygamber göndermemiş ki.
-La havle, sinirleneceğim ama, Hz. Muhammet sondu, onunla tamamlandı diyorum anlamıyor musun?! Ayrıca ırk esas değildir Allah indinde. İnançta hangi ırktan oluşun değildir esas olan. Hem nereden biliyorsun göndermediğini?!

Yan masadan kulak misafiri olduğu belli olan biri laf attı masalarına daha fazla dayanamayıp. “Yahudi belki de, baksana Yahudilerin Peygamberini de kabul ediyor ve savunup seviyor da. Zaten adından belli bir Yahudi karışıklığı olduğu kendisinde. Salih de Yahudilerin Peygamberi.”

Yine güldü Salih; Kolay kızmazdı, sinirlenmez, sevecen ve alçak tonlu bir sesle, sakin sakin konuşurdu her zaman, hele de kavga ettiği hiç görülmemişti. Oysa arkadaşı başından beri, avaz avaz, sinirle, nerdeyse dövecek edayla konuşmaktaydı. Bu tavrıyla da maksadının üzüm yemekten ziyade bağcı dövmek olduğu izlenimi veriyordu çevredekilere.

Döndü yan masaya gülümseyerek, en sevecen sesiyle: Hz. Salih de bizim peygamberimiz Bey Kardeşim, onu da sever, sayar, kabul ederiz dedi sadece. Daha fazla dallandırıp budaklandırarak daha geniş çevreye yaygıyla insanları rahatsız etmek istemedi, zamanı da daralmıştı, işine dönmeliydi.

Kalkmak üzereydi ki iki sokak ötede, köşe başındaki evde oturan İngiliz ahbabı geldi masalarına, selam verdi, hatır sordu yarım Türkçesiyle ve izin istedi rahatsız etmeyecekse oturmak üzere masalarına. İçtenlikle buyur etti Salih; onun da Cuma ve kandilini kutladı ardından. Arkadaşının ise yüzünde yine o müstehzi tebessüm…

“Özel bir şey konuşmak istiyorum sizinle” dedi İngiliz, “Buyurun” diye yanıtladı Salih; arkadaşı “Ben kalkabilirim” deyip doğruldu, lakin İngiliz: Oturunuz efendim, özel, ama gizli değil söyleyeceklerim diye yanıtladı.

“Siz” dedi dönüp de Salih’e, “Siz sebep oldunuz bu düşünceme; güler yüzünüz, sevginiz sebep oldu ve sevdirdi” diye başladı söze. Salih de arkadaşları da merakla bekliyorlardı lafın nereye varacağını.

“Siz Müslümansınız, ben Katolik, inançlarımızın farklılığı engel olmadı dostluğumuza hiç. Müslümanların çoğu başka din mensuplarına pek de hoş görüyle bakmaz kabul etmezken siz sizden biriymiş gibi yaklaşıyorsunuz farklı dinlerden olanlara da. Hoş bu kabul etmeme, bu denli tutuculuk ve bağnazlık bizim de bazılarımızda var ya. Ama siz, İslam’ın sevgi dini, hoş görü dini olduğunuzu kanıtladınız bana, önce insan bakış açınızla Yaradan’dan ötürü. Hatta öyle ileri götürdünüz ki bunu, öylesi paylaştınız ki çok şaşırmakla beraber başlarda, çok da hoşuma gitti, Bayramlarınızı paylaştınız bizimle, kandillerinizi, kutsal günlerinizin tümünü ve kutladınız yıllardır, sizden biri görüp dışlamayarak bizleri. Bakış açımı değiştirdiniz İslam’a gerek tavırlarınız, gerek İslam’ı yaşayışınızla. Pek çoğa bakarak sevemediğim, benimseyemeyip hatta aşağıladığım İslam’ı sevdirip benimsettiniz bana. Bu izlenimlerle de, eşimle ben oturup, iyice inceledik İslam’ı ve gördük ki İslam hiç de çevrede gördüğümüz yaşanılanlar değil, İslam’ın özü sizde şekillenmede ve akşam kesin karar verdik eşimle, hem de böyle bir günde olsun istedik kabul edişimiz. Biz Müslüman olmak istiyoruz. Ne yapmamız lazım gelir, lütfen bize yardımcı olur musunuz?!

Ağlıyordu Salih yüzündeki tebessümle birlikte; arkadaşı pek çok sorusuna yanıt da bulurken bu olayla, sevginin, sevgiyle yaklaşmanın, korkutmayıp nefret ederek ettirmeyip soğutmayıp sevdirmenin gücünü de görmüştü, başarısını da!

Yanıtladı: Estağfurullah kardeşim, memnuniyetle…

Kutlarım, Allah kabul ve affına mazhar eylesin…

Hoş geldin aramıza!..


p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
BİLİNEN BAĞLAÇ MI?!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 197
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Bu TDK verem edecek beni! Sürekli kural ve sözcük değiştirmesiyle, ilgilenen ve önemseyenlerini aptala döndürdü adeta!

Öğretmen, öğrenci ya da dil ve yazın kurallarında hassassanız, hele de yazmaya çalışmaktaysanız, neredeyse her gün kuralları takip etmek zorundasınız, ama nereye kadar, kaçımız buna özen gösterebiliriz ki bu konuda zaman da bularak üstelik. Öğretmenlerde bile farklı görüşler ve uygulayışlar var bu konuda, dolayısıyla, hele de sık sık öğretmeni değişen öğrenciler iyiden iyiye şaşkın durumda, hangisinin doğruluğunu kabul etmesi gerektiğinin tereddüdünde…

Bu vesileyle dilbilimci ve konusunda yetkin ve de bu konuda çok hassas bir arkadaşımın hem hoş, hem önemli ve acı bir anısını aktarmadan da geçemeyeceğim. Yazın ve telaffuz konusunda epeyce yanlışı olan öğrencisini, hiç üşenmeden, her yazdığı, her söylediğinde sürekli düzeltişi ve uyarışı üzerine, bir gün öğrenci iyice sıkılır ki şu yanıtı verir arkadaşımıza: Sizden önceki öğretmenim böyle öğretti, o daha doğrusunu bilir, o sizden yaşlıydı da çünkü, siz hem yanlış biliyor, hem de benim doğru bildiklerimi yanlış olan bilgilerinizle değiştirmeye çalışıyorsunuz!

Türkçe ve Edebiyat öğretmeni, akademisyen pek çok arkadaşıma danışıyorum zaman zaman tereddüde düştüklerimde, son durum, son uygulanırlık nedir diye, hepsinden farklı görüş alıyorum, ayrıca da serzeniş, çünkü onlar da çok müşteki bu durumdan. Aynı okulda, ayrı görüşlerdeyiz ve çoğumuz kendi kafamıza yatanı ya da en son doğru deneni aklımıza yatmasa, yanlış da görsek uyguluyoruz, lakin olan öğrenciye oluyor, hele de üniversite giriş sınavlarında diyorlar. Kimisi de son derece iddialı uygulamakta olduklarında ve en doğrunun kendi doğrusu olduğu görüşünde. Lakin tek bir ortak noktada birleşiyorlar ki o da TDK’nun bu yapboz tutumundan hiç hoşnut değiller!..

Bilgisine güvendiğim dil bilimcilerin açıklamalarına bakıyorum, farklı görüş ve kullanımlar var, hatta kendileri aynı yazı içinde, aynı tümcenin gerekli yerinde kullandığı bir noktalama işaretini, bir sonraki tümcede kullanmamış! Dil bilim kurallarında yetkin yazarlara bakıyorum, onlarda görülen farklılıklar da epeyce. Okuduğum her kitabı bir yandan da bu anlamda gözlemleyerek ele alıyorum, onlarda da farklılıklar var. Demek ki biraz da keyfi bu uygulamalar diye düşündürür pek çok kişiyi bu görünürlük, TDK’nun keyfi yapbozlarından bihaber olunanlarca diye düşündüm neticede!

Ama bu sergilenenler, kişilerin başına buyrukluğu ya da kural tanımazlığından kaynaklanmıyor. Siz yazboz tahtası gibi her gün bir önceki kuralı yanlış bulup değiştirirseniz olacağı bu! Sonuç olarak da, herkes kendince doğru ve mantıklı gelen kuralı uygulamada ısrarcı oluyor, ya da kafası karışıp en son doğru hangisiydi anımsayamadığından, bir önce uyguladığı kuralı, aynı yazı içinde bile bir sonraki tümcede ihlal ediyor.

Öncelikle dil ve yazın kurallarıyla bu denli oynamak hiç sağlıklı gelmiyor bana. Çünkü nesiller arası kopukluklar, anlaşılamamalar ve dil kargaşası doğuyor bu konuda. Harf okunuşlarında da öyle... Örneğin öğrenim sürecimde “K” ve “H” harfinin okunuşu üç kez değişti. Bu nedenle ki değişimden haberdar olmayanlarca alay konusu bile oldu bazı söylemler (SSK: Se Se Ka-Se Se Ke), (PKK: Pe Ka Ka-Pe Ke Ke) (TDK: Te De Ka-Te De Ke) (MHP: Me he pe-Me Ha Pe) (THY: Te He Ye- Te Ha Ye) örneklerinde olduğu gibi. Dolayısıyla haberdar olanlarla olmayanlar birbirlerini bilir bilmez suçlamaya, hatta alay da etmeye başladılar ve de bu alanda en büyük beddua her söylemin duyuluş ya da okunuşunda “Dilini eşek arısı soksun” oldu!

Hele de “ama” bağlacı! Önce, “ama” bağlacından önce noktalı virgül, sonrasında sadece virgül kullanımını kabul gördüler, daha da sonrasında tümden kaldırdılar.

Kaçımız haberdar olduk bu değişimlerden?! Çoğumuz öğrenim sürecimizde hangisi uygulanırdaysa, onu doğru kabul ederek yaşamımızın kalanında onu uygular olduk; hiçbirimiz, acaba değişti mi, bilgilerim halen geçerli mi diye kuşkuyla araştırma gereği duymadık!

“Ve” bağlacı, evet mutlaka virgülsüz olmalı değişmemeli ve değişmiyor da zaten. Çünkü cümleleri, anlam ve görev bakımından benzer veya aynı olan kelimeleri, sözleri ve öğeleri birbirine bağlıyor. Lakin, “ama” ve “ki” bağlaçlarındaki durum aynı değil; bağlaç görevi görmekteyse de, bir önceki tümcenin açıklaması niteliğinde olan sonraki tümceyi bir öncekine bağlayışıyla daha farklı bir görev taşıyor kullanıldığı tümcede. O nedenle de, “ama” bağlacından önceki tümce, bir yerde de başlı başına bir cümle oluşuyla bir soluklanma adına da, tümcenin rahat okunması adına da virgül gerektiriyor ve de önceki uygulama daha doğruydu diye düşünüyor, mantıklı gelişiyle de uyguluyorum, halen uygulanırda olmasa da.

Bunlar benim naçizane kalıntı bilgilerim ışığında, aklımın doğrusuyla düşünüp uyguladıklarım.

Konunun uzmanı olarak 30 yıl önce diploma almış da olsam, çok farklı bir iş kolunda çalışarak konudan çok uzak kalışım ve uygulanmazlığıyla ve de o diplomanın altından çok sular akıttığından TDK, bu gün ben de aynen o öğrenciler kadar şaşkın ve yeni yetme görüyorum kendimi bu konuda. O nedenle de herhangi bir iddiada bulunarak ahkâm kesmeyi doğru bulmuyorum. Lakin bu “ama” konusunda bazı tenkitler alıp hele de hakaret duyunca, dayanamayıp yazma gereği duydum dilimiz ve yazın kurallarının durumunu. Aynı zamanda da, bu konuda yetkin uzman arkadaşlarımızın konuya eğinerek, biz bilgiden uzak kalanlara birikimlerini aktarmaları arzusuyla yazdım.

Bilgi ve görüşlerinizi bekliyorum efendim…


p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
FELAKET GELİYORUM DER!!!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 197
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Demez der ya bir atasözünde, doğru değildir aslında. Der, hem de bazen avaz avaz GELİYORUM der. Der de, ya aldırmayız, ya gafletteyizdir göremeyiz, ya iyi niyetli, ya da saf, inanırız gelmeyeceğine veya farkında değilizdir bırakın büyüklüğünü, gelenin felaket olduğunun dahi. Görenlerimiz bilenlerimizin ise bir kısmı kendi koltuğunun derdiyle, doğru dürüst muhalefetliğini yapamayışını, çözüm üretemeyişini görmezden gelip yerini daha yetkin birilerine bırakmaktan imtina eder, zor gelir o yıllardır ısıttığı koltuğu terk etmek. Kimi gerçeği gören ve olacaklardan korkanlar ise, susturulur, sürülür, görevinden uzaklaştırılır ve de zaten, büyük çoğunluktaki gaflettekilerin karşısında azınlıkta, eli kolu bağlı, yapacak fazla bir şeyi yoktur yapabildiklerinin dışında kendine düşenlerin, kendince olanların ve gümbür gümbür gelişini görerek felaketin, içi kan ağlayarak izler gelişini. Suskun değildir, kendince seslenir, uyandırmaya, aymaya davet eder uyumaktakileri, ama yetmez sesi, ulaşsa da ulaşılmak istenenlere, anlamayana, anlamak istemeyene, işine gelmeyene, en önemlisi de cahile laf anlatmak en zorudur. Namık Kemal de demiştir ya sürgünden dönüşünde sorulduğunda: Efendim, bunca eziyet çektiniz, yokluklar, sürgünler, zindanlar gördünüz, sizin için en zor olanı hangisiydi? Cevap vermiş: Hiçbiri. En zoru cahile laf anlatmaktı.
……..

Bir yerlerden başlar göz boyamalar, ardından ihtiyaçlar teorisince, önce açlar doyurulur birkaç öğünlük birkaç paket makarnayla, bedenler ısıtılır bir iki çuval kömürle, umutlar, hayaller beslenir güçlü sözler, vaatlerle! İnanma ihtiyacındayızdır, inanmak isteriz güzelliklere, özlemlerimize kavuşacağımıza, umudumuz da olmasa yaşayamayacağımızı bilir, o nedenle inanmak isteriz.

Bazen de belki deriz, umudumuzu kesmişizdir mevcutlardan, görmüşüzdür yıllardır yapıla gelenleri, boş vaatler olduğunu, üretimin, uygulamanın sadece laftan ibaret olduğunu.

Yeni umutlar yeşertmek gereğindeyizdir. Deniz ötesi, batağa düşmüş, saplanmadayızdır gün be gün, gömülmüşüzdür gırtlağımıza kadar, yılan da olsa sarılırız, ya da bazılarımız uzatılmış bir dost eli zannıyla.

Artık kandıramasa da, inandıramasa da sokaktaki çocuğu bile, ABD nin yaptığı da bu değil miydi?! Önce uyum yasaları masalıyla, kendisi halen uygulamaktayke,n idamı kaldırtıp masalın devamında, yakalandı yalanıyla bölücü başını teslimi, PKK lider kadrosuna dahil dediği 15-20 teröristi Irak ve ABD tarafından yakalandı deyip teslim edişi?!! Bal çalmak değil miydi, göstermelik iyi niyet, dost maskesiyle riyakârlığını gizlemek değil miydi? Bu kadarını becerebiliyorsa tamamını teslim elinde değil miydi? Dost dediğinin, canı ciğerinin başına çuval geçirir, işkence eder miydi? Dostunun düşmanına satar mıydı en güçlü silahlarını? Her zaman her ülkede yaptığı o oyunu sergileyip, tavşana kaç, tazıya tut der miydi?

ABD’nin de, AB’nin de ne olduğu, ne yapmak, nerelere varmak, neler elde etmek savaşımında olduğunu da, düşmanın dik alası olduklarını da artık sağır sultan da duydu, kör sultan da gördü, tekrar yazmaya, bir bir sıralamaya gerek yok, hepimizce malum gerçekleri!

Bir de hazır yeri gelmişken, iki farklı tarihteki, iki liderin, liderlik koltuğuna oturmadan önceki söylemlerini aynen aktarmak istiyorum bu vesileyle size.

Ak günler, nurlu ufuklar vaat edip sonradan 5000 hava subayını katlettiren Humeyni’nin, öncesinde Paris’te sürgünde söylediği: Şahın devrilmesinden sonra, muhalefet örgütlerinin de toplumda bir yeri olacak. Komünistlerin bile düşündüğünü söyleme ve örgütlenme hakkı olacak. Halk İslam Cumhuriyeti istiyor…

Ve

Recep Tayip Erdoğan: Demokratik tercihini bizden yana kullanan vatandaşlarıma sesleniyorum: Sizin sandıkta verdiğiniz mesajı anlıyorum. Lütfen müsterih olun. Hepimiz birleşerek demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Cumhuriyeti daha yükseklere taşıyacağız. Cumhuriyetin temel niteliklerinden taviz vermeyeceğiz…
( 22 Temmuz 2007)

Bilmem anlatabiliyor muyum?

Yorum sizin efendim!!!

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
MERHABA
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 29 Ağu 2010
Bildiriler: 1
Şehir: Antalya
Alıntıyla Cevap Gönder
Merhaba Perihan Hanım,

Tesadüfen sizinle sohbet etme fırsatı bulduğumda yazılarınızdan bahsetmiştiniz.
Bende internette arama yaparak yazılarınıza ulaştım.
Öncelikler MAKALELER bölümünü okuyup incelemeye başladım . Karşıma çok duygusal , gerçekçi ve güzel yazılar çıktığını farkedince ilk makalenizden itibaren okumaya başladım.Şu anda bu makeleler bölümünün 8.inci sayfasına kadar geldim. Okumaya devam ediyorum.
Emeğinize yüreğinize sağlık.
Saygılarımla.

_________________
ANTALYADA YAŞAYAN ANKARALI
Kullanıcı kimliğini göstersami tandoğan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
PERİHAN REYHAN ALKAN KÖŞESİ
Bu yazışma ortamında yeni konular açamazsınız
Bu yazışma ortamında bildirilere cevap veremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri değiştiremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri silemezsiniz
Bu yazışma ortamında anketlerde oy kullanamazsınız
Tüm saatler GMT +2 Saat  
15. sayfa (Toplam 15 sayfa)  

  
  
 Cevap Gönder  
Yeni Sayfa 2