Ana Sayfa
DİLİMİZİ KORUYALIM, ONA SAHİP ÇIKALIM
TÜRK DİLİ SEVDALILARININ BULUŞMA YERİ
Cevap Gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
ÇOK ŞÜKÜR YAZ BİTTİ

Aslında gönlümün istediği hiç bitmemesi, kış demek, sorunlar demek, soğuk demek, üşümek demek, kat kat giyinmek, kar, buz, yağmur, çamur, ulaşım aksaklığı ve çeşitli hastalıklar demek!.. O nedenle hiç istemem kış gelsin, sıcağı da çok severim, nefret ederim soğuktan…

Ama başımı dinleyebileceğim için, gürültüden kurtulacağım, huzur bulup çıldırmaya ramak ruh durumundan kurtulacağım için seviniyorum doğrusu.

Çünkü millettin bir kesimi genelde saygısız, bencil, düşüncesiz, terbiyesiz ve de görgüsüz…

Sabahlara kadar içip sarhoş sarhoş, olanca süratle ve özellikle ses çıkararak cayır cayır araba ve motosiklet kullanmaktalar…

Bir de tüm görgüsüzlükleriyle, müzik donanımlarının ne derece mükemmel olduğunu yedi mahalleye duyurma çabasıyla avaz avaz şarkılar, türküler…

Uykunuzun en güzel yerinde, yataktan fırlıyorsunuz korkuyla…

Üstelik de yasak olmasına rağmen, sokak düğünlerinde, davetlilerin duyması yeterli olmazmış gibi, yine yedi mahalleye hoparlörlerin en yüksek sesiyle duyurulma çabası, davullar, zurnalar, arada atılan silahlar, havai fişekler!..

Hele de o Kuranlı, mevlitli sokak düğünleri ya da anma törenleri!..

Saygısızlığın dik alası! Kimsenin düğününü ne şekilde yaptığına bir laf etmek haddimiz değil, ölmüşlerini ne şekilde yâd edeceklerine de lakin bu nevi bir düğün ya da yâd ediş evde, ya bir salonda, ya ev bahçesinde ve de sadece davetlilerin duyacağı bir sesle olmalı.

Düşünün, yaz günü, karşı binanın bahçesinden avaz avaz Kuran sesi geliyor kulağınıza, hemen arkanızdaki sokakta ise, vur patlasın çal oynasın bir düğün, halaylar çekiliyor, göbekler atılıyor ve karmakarışık bir ortam… Bir yanınız, huşu içinde oturup Kuranı dinlemeyi arzu ediyor, diğer bir yanınız kalkıp göbek atmayı!..

Ayrıca siz her an Kuran dinlemeye müsait bir hal üzere olmayabilirsiniz, Kuran dinlemenin de bir adabı, bir kuralı ve terbiyesi var malumunuz. En uygunsuz bir anınızda avaz avaz Kuran ulaşıyor kulağınıza, ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz! Öyle ya o hal üzere devam etseniz, Kurana saygısızlık, etmeseniz içiniz huzursuz!.. Varın gerisini siz düşünün!

Yanı sıra da her gece balkonlarda, uyuyan mı var, sabah erken kalkıp işe gidecekler mi var, komşular rahatsız mı olur, hiç düşünmeksizin sabaha dek süren avaz avaz muhabbetler, memleket kurtarmalar, kavgamsı bağırtılarla hükümetler devirip hükümetler kurmalar…

Dünya umurunda olmayanların, yine sabahlara kadar sarhoş sarhoş, avaz avaz sohbetlerine şarkılar, şarkılarına tavla, okey şakırtılarını eklemeleri…

Yazın ve Pazar günleri ve de belli saatten sonra yasak olmasına rağmen, ne saat, ne gün, ne yasak tanımayan inşaatların gürültüsü…

Uyuyan mı var, hasta mı, sabahın köründe kalkıp işe gidecek olan mı, hiçbir şey, hiçbir kimse, hiç kimsenin umuru değil! Saygısızlık, terbiyesizlik, görgüsüzlük, bencillik diz boyu, hatta tepemizi aşmış durumda!..

Bir de bu yaz, işgüzar belediyemizin yol çalışmaları ki ne tatil günü dinlediler, ne sabahın körü, yaz boyu iş makineleri beynimizi delerce çalıştı sokaklarda, yine henüz daldığımız uykularımızdan sinirle uyandık. Gürültü kirliliği yaratmaları yetmezmiş gibi, bir de toz toprak çakılı yatıştırmak için, sürekli arozözlerle suladıklarından, yaz boyu, çamur içinde yürümek zorunda kaldık…

Yetmedi, bu çalışmalar nedeniyle sıklıkla elektrik kablolarını kopartıp su borularını patlattıklarından, o 40- 50 derecelik sıcaklıklarda, ter içinde, her gün, saatlerce kesilen, su ve elektriğin gelmesini bekledik…

Düşünebiliyor musunuz, her yer toz toprak, nem ve terden sırılsıklam, yapış yapışsınız, boğuluyorsunuz sıcaktan ama ne duş almanız mümkün, ne vantilatör ne de klima çalıştırmanız… Havuza ya da denize girip serinlemek de mümkün değil, havuza duş almadan giremezsiniz, denize gitseniz, suyun ne zaman geleceği belli değil, bir de tuzlanmak var hesapta…

Özetle vatandaşınki yetmedi, sağ olsun belediyemiz de yazı burnumuzdan getirdi!..

Biz sevinmeyelim de kim sevinsin kışın gelmesine?!

Aslında esas ele almak istediğim konu silahlarla havai fişeklerdi ama yazı burnumuzdan getiren diğer olgular da epeyce bunalttığından, gayrı ihtiyari o konulara girmeden edemedim. Girince de kalem yön değiştirdi, laf uzadı dolayısıyla da.

Efendim düğünlerde ya da bir vesile bir araya gelindiğinde, alkolün de kışkırtışıyla aşka gelip silaha sarılanların terbiyesizliği ve insanlık dışılığının sonuçları hepimizce malum, böylesi fütursuzca silahlanmaya bir şekilde dur denilip ciddi bir yaptırım da uygulanmalı!.. Ama bunu uzun uzadıya ele almayacağım bu yazımda, havai fişeklerin vahim gerçeğini de geçenlerde bir yazımda detayıyla ele almıştım zaten…

Geriye de ancak yukarıda bahsettiğim saygısızlıklar kalmıştı, dolayısıyla yazı kalemimi aşıp kendiliğinden oluştu!..

Aslında yazı daha şimdiden özlemeye başladım…

Lakin korkuyorum da!..

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
DEMEK Kİ OLABİLİYORMUŞ, YETER Kİ…


Bir yanlışa, bir hataya, haksızlığa karşı olmak; lafla, oturduğumuz yerden isyan etmek ve birilerinden beklemekle olmuyormuş o hatalardan yanlışlardan, haksızlıklardan geri dönüşün temini!

Aleyhimize olan, mağduriyetimize sebebiyet veren pek çok yasa, uygulama ve yaptırıma karşı söylenmeyi bırakıp topluca ama her birimiz kendimizce karşı durur, gereği için mücadele verirsek, bu ülkede düzelmeyecek şey yoktur inancım, şu son iki kararla daha da güçlendi.

Dilerim diğer pek çok konu için de, henüz oturduğu yerden yardım bekleyen, hep başkaları yapsın da ben de sonuçtan istifade edeyim ya da birileri uğraşsın, ben ne diye kendimi yorayım, taşın altına ne diye elimi koyayım, nasılsa birileri koyar, sonuçtan ben de alırım payımı diyenler veya nemelazımcılar da bu sonuçtan pay alır da biraz harekete geçerler akıllarını başlarına alıp. Oturup bekleyerek, umut edip dua ya da bedduayla olamayacağının idrakine varırlar.

Bir yıldan fazla bir süredir, şu bankaların haksız uygulaması olan, KREDİ KARTI YILLIK ÜYELİK ÜCRETİ kesintisi ve HESAP İŞLETİM ÜCRETİ’nin uygulanmasının yanlışlığı, haksız oluşu ve geri ödenmesinin temini için bankayla ciddi ve yorucu bir mücadele içindeyim. Yanı sıra da, gıyabımda yaptıkları sigortanın iptali…

Haksızlığa tahammül edemeyişim nedeniyle de, bir kuruşluk da olsa, iptali ve geri alışım, bana daha fazlaya da mal olsa uğraşırım…

O nedenle, şu elektrikteki KAÇAK KULLANIM BEDELİ’ne de itiraz ettim ve uğraştım…

Üç kuruş için kendini yorduğuna değer mi, çektiğin faksların, ettiğin telefonların, dolmuş ücretlerinin karşılığında lafı mı olur, alacağın kaç kuruş ki, yorulduğun da, üzüldüğün de cabası denildi çoklukla çevremce ama hiç önemi yoktu alacağım paranın da, harcadığımın da…

İnsanları aptal yerine koymasınlardı, haksızlık yapmasınlardı, doğru dürüst adam gibi görev yapsınlar, çaktırmadan, hırsızlık, gaspçılık, sogunculuk yapmasınlardı vatandaşın cebinden! Birilerinin hırsızlığının bedelini, namuslu, dürüst vatandaşa ödetmesinlerdi amacım. Farkında olduğumuzu, bildiğimizi ve karşı olduğumuzu bilsinler, görsünlerdi!..

Lakin Elektrik İdaresince, mahkeme ve Avukatlık ücretlerinin de tarafımdan ödenmesi kaydıyla ve İDAREYE OLAN HUSUMETİM NEDENİYLE, ONUR KIRICI DAVRANIŞ olarak nitelenip mahkemeye verildim. Sonucu bekliyorum merakla…

Başkalarının çaldığının karşılığını, benden çalarak temin edişleri onurlarına dokunmuyor da, benim buna itirazım onurlarına dokunuyor! Üstelik ne husumetim olabilecekse ve bir husumet varsa, bu da onların vatandaşa olan husumetleri ki mağdur olan vatandaş, bunu husumet addetmezken, kendileri husumet addedebiliyorlar! Gerçekten ilginç.

Neyse efendim, bu mücadelem sürecinde karşılaştıklarım tam bir trajikomik roman yazılabilecek nitelikte olmasına rağmen uzatmayayım daha fazla.
Bankadakiler ise, tam evlere şenlik. Öylesi havada yanıtlar veriliyor, öylesi havanda su dövülüyor ve öylesi etik değerlerden uzak ki söylemleri…

30 yıl bankada çalışıp emekli olmuş biri olarak, bunların hiç tatminkar yanıtlar olmadığını, iş ahlakına uymadığını ve beni bunlarla kandıramayacaklarını, inanılabilecek bir yanı olmadığı gibi, yasal da olmadığını ve saygısızlık yanı sıra, etik de olamadığını söylemem ise, daha bir komik açıklamalarına, hatta, “Ne demek istediğiniz anlaşılamamıştır. Sorunuzun, aynıtı, mevcut kayıtlarımızda bulunmamaktadır vs. şeklinde geri dönüşlere ve Bizzat başvurularımda ise, “Banka içerisinde bunları dile getirmeyin, etraf kalabalık” diye susturulmaya çalışmama bile neden oldu…

Allah konuyu bilmeyen vatandaşın yardımcısı olsun. Kim bilir, kimlere neleri yutturuyorlar, kim bilir kimlere ne haksızlıklar yapıyorlar da, vatandaşın haberi bile yok. Yasal sanıyor, doğru sanıyor ya da kimi haberdar bile değil...

Yazık… Hem de çok yazık ve de ayıp…

Banka ve kurumların, hatta devletin yaptığı ayrı ayıp, buna sessiz kalmakla, vatandaşın yaptığı ayrı bir ayıp ve hepsine de yazıklar olsun!..

Uzatmayayım dedim ama yine de uzattım elde olmayarak. Çünkü çok şey var anlatmam gereken ve içim dolup taşmış durumda…

Sanırım herkes beklemede değil, herkes susup oturmamakta, durun, yeter artık diyenler epey çoğunlukta ki Devlet nihayet işe el koymaya karar verdi bunca tepki karşılığında.

Önce Kredi kartı üyelik ücretlerinin son 10 yıllık aidatının geri ödeneceğini, sonra da bundan böyle alınmayacağını açıkladı, elektrikteki kaçak kullanım bedeli yanı sıra… Darısı yine yasal olmayan HESAP İŞLETİM ÜCRETLERİ’nin ve diğer pek çok haksızlığın başına…

Bu arada henüz haberdar olmayanlar için belirteyim; herhangi bir nedenle, banka kredisi kullanmış olanlar, yine haksız bir uygulama olan, DOSYA ÜCRETİ VE MASRAF adı altında, daha işin başında alınan ücreti geri alabilmek için, TÜKETİCİ HAKLARI HAKEM HEYETİ’ ne başvurup ödedikleri parayı geri alabilirler.

Niye mi anlattım bunca şeyi?..

Bazı yasaları doğru bulmayıp karşı çıkıyoruz, bazı uygulamalara hayır diyoruz, şehitler olmasın artık diyoruz, vatan satılmasın, bölünmesin diyoruz, diyoruz da diyoruz… Ama sadece diyoruz, oturduğumuz yerden ve birbirimize sızlanıp söylenerek…

Bu bize ders olmalı, her bir yanlış, her bir hata, her bir haksızlık karşısında, gereken her yolu deneyerek dur demeliyiz, ses dedikodudan ibaret ve cılız kalmamalı, birbirimize değil, gereken mercilere olmalı söylenişimiz, tepkimiz ve tuttuğumuzu koparmak için gereken her mücadeleyi verelim ki avazımızın yüksekliği kendilerine getirebilsin gerekenleri de, yanlışlarından bir an önce dönebilsinler!..

Hadi efendim, durmayınız öyle orada, oturmayınız, beklemeyiniz…

Hele de uyumayınız!!!

Koşunuz, yorulunuz biraz, sesiniz çıksın!..

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
İZMİRDEN SONRA ANTALYADA MI AKP’NİN ELİ?!!


Beni az çok tanıyanlar, öğrenmiş olmalılar huyumu…

Susamam ben, boyun eğemem, görmüşsem bir yanlış, düzeltmem gerek bir şekilde, bu uğurda da, gücümün yettiğince her yolu denemem gerek. Yanlış gidiyorsa bir tekerlek, mutlaka çomak sokmalıyım. Burun sokmadan duramam kısaca haksızlık, adaletsizlik, yanlışlık gördüğüm hiçbir konuya. Ha; olur ya da olmaz, düzelir veya düzelmez, ben kendime düşeni yapayım da, yüzüm olsun konuşmaya, yarın keşke demeyeyim pişmanlıkla, olumlu sonuç alamasam bile, bir nebze olsun vicdani rahatlığı taşıyabilip vurmayayım başımı taşlara. Hani bir yerde de karınca misali, demiş ya: Varamasam da, yolunda ölürüm hiç değilse diye…

Futbol fanatikliğince yandaşlığım, dalkavukluğum, kaba tabirle yalakalığım da hiç yoktur hiçbir siyasi görüşe… Doğru hangisindense, güzel ve erdemli olan, onurlu, saygın olan, ülke ve insanı çıkarına olan hangisindense, alkış tutar, yanında olurum o konuda; yanlış, çirkin, ayıp ve kötü olanında da, babam olsa, gerekeni çekintisiz dile getiririm.

Tepem atınca da, gözüm hiçbir şeyi görmez, ölüm de olsa sonunda, gözü kapalı giderim. Ayrıca da sabırsızımdır, bekleyemem, hemen olsun isterim olması gereken şey… Dur bakalımlar, zamanı varlar, hele bir düşünelimler hiç bana göre değildir.

…….

Yakın bir zamana kadar, sokak aralarında bile sürekli polis ekipleri dolaşırdı, hatta çok gülerdim ve hoşuma da giderdi, o pencereden birinin dışarı başını uzatarak, eskinin bekçileri gibi düdük öttürüşleri… Nostalji yaratırken, büyük bir güvenç ve huzur verirdi sabaha dek sürekli dolaşıp durmaları.

Konyaaltındaki Akdeniz Bulvarında da sürekli Trafik ekipleri gezer, sıklıkla kontrollerini yapardı. Çünkü hiçbir yerde görmediğim bir alışkanlık var burada, hem de epeyce yoğun şekilde. Sürücülerin pek çoğunun bir eli direksiyonda, bir elinde bira şişesi ya da kutusu…

İşten, çıkan, okuldan çıkan, canı sıkılan bir poşet dolusu birayla gelir, bağdaş kurup oturur çakılların üzerine, içip içip ya denize girdikten sonra ya da girmeksizin atlar arabasına döner evine, kimi de trafikte gezinerek ve hâlâ içerek…

Sonra da, bekle ki kırmızı ışıkta dursun, bekle ki yayaya hürmet etsin… Hak getire her kural! Motosikletlilerin geçiş üstünlüklerine ve kurallardan muaf oluşlarına olan inançlarının tezahürüne hele hiç girmeyeyim!

Bir de yaz ayları süresince kamyonlar için uygulama var sözüm ona, belli tarihler arasında, Konyaaltı sahilindeki Akdeniz Bulvarını değil, bir üstteki Atatürk Bulvarını kullanmaları gerekiyor!..

Bu yıl bakıyorum da, sokaklarda devriye eski yoğunlukta değil, saatlerdir balkonda yazı yazmaktayım, bir tek devriye arabası geçmedi ve uzun süredir düdük sesi de yok, belki düdük çalımı uygulamadan kalktı, bilemeyeceğim ama o sesi duymak, epeyce bir güvençti doğrusu…

Trafik ekiplerine ise hiç rastlamıyorum…

Neredeyse herkesin elinde bira, banklarda, yolda yürürken, direksiyonda, sahilde kilometrelerce sıra sıra… Kamyonlar da dizi dizi park etmiş, şoförleri sebilhane bardağı gibi dizilip demirlere yaslanarak denize giren özellikle de kadınları kızları izleyerek, kendi aralarında çirkin çirkin şakalaşıyorlar, etrafta bir tek polis yok, ne Trafik, ne Asayiş!

Oysa eskiden, eskiden dediysem, o kadar da eski değil üstelik, vızır vızır gezerdi ekip arabaları, polisler arabaları tek tek kontrol ederdi, hatta park halinde olanları bile tek tek incelerlerdi, oturmuş da alkol mü alıyor diye!..

Bir kez daha, az önce bahsettiklerimi gözlemledikten sonra eve dönüşümde, yeşil yanıp karşıya geçmekteyken pek çok kişiyle birlikte, kendisine kırmızı ışık yanmasına rağmen, önce motosikletli bir Hanım, ardından bir araba, hızla aramıza dalıp kaçışmamıza rağmen, kimimizi düşürüp kimimizi adeta sıyırarak geçince, iyice tepem attı…

Yarın sabahki ilk işim belli olmuştu. Zaten epeydir bu işe bir el atmayı düşünüyordum ama fırsatım olmamıştı…

İlçe Emniyet Müdürlüğüne gittim 40 dereceyi geçen sıcakta ayıla bayıla. Girişteki ilk odada hanım bir polis vardı, ona sordum, “Koridorun sonunda sağdaki oda asayiş, oraya sorun” dedi. Gittim ama içerisi dolu, polisler de, vatandaşın da hepsi erkek. Demek ki asayiş de pek berkemal değil! Kapıda beni görünce, buyur etti polislerden biri. Anlattım gözlemlerimi ve şikâyetimi ve de sormadan edemedim, “Trafik birimi kaldırıldı mı Antalya’da, görev yapmıyor mu artık” diye, “İlçe teşkilatında, trafik ekibi yok, İlde var ve görevlerini yapıyorlar, siz görmüyorsunuzdur” dedi önce. “Evvelden görüyordum da, şimdi neden göremiyorum, gözlerimde bir sorun yok çok şükür” dedim. Yanıt yok! “Peki, anladım, bana şunu söyleyin, bu şikâyetimi nereye bildirmeliyim, bunun düzelmesi için ne yapmalıyım, kimleri uyarmalıyım” dedim. “Hiçbir yere, hiçbir şey yapamazsınız, tek yapacağınız her gördüğünüz aracın plakasını alıp polise bildirmek ya da 155’i arayın” “Beyefendi plaka almaya kalksam, elimde bir tomar kâğıtla gitmem gerek sahile ve hepsini yazmaya da, ne elim yetişir, ne kalem, ne kâğıt. Telefona ise maaşım yetmez, hem bu benim görevim mi, ben mi yapacağım polisin görevini. Bana mantıklı ve doğru bir yol gösterin” dedim ama o esnada da, diğer vatandaşlar, müstehzi bir ifadeyle beni süzmekteler, “İşin mi yok senin a be kadın, bu sıcakta gelmiş bununla uğraşıyorsun” dercesine…

Sonunda baklayı ağzından çıkarttı polis memuru veya kaçırdı. “Hanımefendi, ekiplerin bu denetimi yapabilmesi için Valilikten izin almaları gerek lakin Valilik izin vermiyor” dedi. Bir an durakladım; aklım almadı, Önceleri veriliyordu da, şimdi neden izin verilmiyordu?! Şöyle bir yokladım hafızamı; CHP Büyükşehiri 2009 da almıştı, Sn. Valimiz de, 2010’da atanmıştı Antalya’ya, Hükümet alkollü içkiyi hoş karşılamıyordu belli şekillerde, Vali de AKP’liydi, peki bu neydi, ne yapılmaya çalışılıyordu?! Bir fısıltı da, Antalya’nın turizmin başkenti oluşuyla, içki yasağı ve denetiminin turistlere karşı hiç hoş bir durum olmayacağı nedeniyle, Vali tarafından engellendiğiydi. Doğrusu aklımın alacağı şey değildi, adamına göre, affedersiniz, şehrine göre muamele nasıl olurdu? Bir şey ya yasaktır ya da değil ama!.. “Memurun asli görevi belli değil midir, her defasında bir kez daha Valiliğin iznine ne gerek var?! Siz ya da başka bir devlet memuru, göreviniz belli, her sabah, masanızın başına oturduğunuzda, Valiyi arayıp, efendim şu şu işleri yapmak için izin istiyorum mu diyorsunuz?” dedim, yine yanıt yok ve yine sordum, “Ben bu durumu kime bildirebilir, kime şikâyet edebilir ya da bilgi alabilirim” dedim. Bu defa daha şaşırtıcıydı yanıtı: Mahkemeye başvuracaksınız ama hiç zahmet etmeyin, Hâkimler hep olumsuz karar alıyor. Sizin gibi duyarlı bazı kişiler verdi mahkemeye bu güne dek ama hep olumsuz çıktı kararlar ve bir sonuç alamadılar, hiçbir şey değişmedi yani!

Aklıma elektrik konusu geldi o an, çünkü her ilde, Kaçak Kullanım Bedeline itirazları Hâkimler kabul ediyor ama Antalya’da kararlar hep tüketici aleyhine çıkıyordu aldığım bilgiye göre, acaba Hâkimler de mi dedim kendi kendime ama ihtimal de veremedim!

Ardından da İzmir’deki uğraşım geldi aklıma. Oradaki benzer ve başka gözlemlerim nedeniyle de uğraşmaya kalkmıştım ama kasıtlı yapıldığı duyumunu almıştım. Polisin engellendiğini, denetim olmasın, arabalar üst üste park etsin, vatandaş sıkıntı çeksin de, işi Belediyenin yapmadığına hükmedip Belediyeye yüklensin, çullansın, vazgeçip AKP’ye oy versin, şehir yeniden imar edilsin, denetimler yapılsın, şehir güzelleşsin de her anlamda, halk da helal olsun sana AKP desin!

Doğrusu aklımın yarısı inansa da, yok artık, bu kadar da küçük ve çirkin oyunlar olmaz, başka işi mi yok bunların diye düşünmüştüm ilk duyum aldığımda ama hani diyorum, acaba… Suçu CHP ye mi atmaya çalışmak bu, “CHP varken, hizmet yoktu, denetim yoktu, başıboştu iliniz, bakın biz ne hale getirdik, ne güzel, ne yaşanılası yaptık İzmir’i” diyebilme çabası mı?!

Antalya’da ise, “Biz varken denetimler vardı, böyle başı boş değildi iliniz, bakın, CHP ne hale getirdi diyebilme çabası mı?! Evet, o denetimlerin olduğu sürede, Antalya Büyük Şehir Belediye Başkanı AKP’liydi ama Vali en büyük mülki amir değil mi, polis belediyeden değil de valilikten emir almıyor mu?!

Doğrusu, varsa böylesi bir hesap ki hiç akla yatkın da değil belediyeye mal etmeye çalışılması ama anlamak zor bu ince hesapları, alavere dalavereleri!.. Aklım ermez benim, mert olunmasından yanayım ben, dürüstlükten yana… Vurmak gerekirse, alnından vurmaktan yana, sırtından değil ve belediyelerin görevi hizmet yapmaktır, göreve geldikleri an siyasi kimliklerini bir yana koymalarından yanayım. Öyle de olmalı amaç hizmetse ki seçim öncesi, hizmete talipler hepsi sözüm ona!.. Ayrıca bu denetim işi de, belediyenin değil, emniyetin işi ama!..

Daha önce pek çok konuda, Konyaaltı ve Büyükşehir Belediye Başkanlıklarıyla Valiliğe gönderdiğim mesajlar ve bizzat kendilerine gönderdiğim e-mektuplar gibi bir mektup mu göndersem yine Vali Beye?

En son gönderdiğimde, verdiği bir izne karşı çıkmış, “Bizden izin aldınız da mı verdiniz o izni? Görevinizi yaparken, bir işe olur verirken, şüphesiz ki biz vatandaştan izin alacak değilsiniz ama vatandaşın huzurunu, rahatını, menfaatini düşünmek, herkesten önce size düşer ve bu sizin asli göreviniz. Siz devletin ve vatandaşın valisisiniz, unutmayınız ve kararlarınızı bu doğrultuda alınız, izinleri bu doğrultuda veriniz lütfen” demiştim, demiştim de ne değişmişti ama olsun, içimde kalmamış söylemiştim hiç değilse.

Evet, yine göndermeliyim, yine şikâyetimi belirtip görevlerini hatırlatmalıyım. Biliyorum hiçbir şey değişmeyecek ama olsun, bir kişi bile olsa memnun değil diye aklına takılır belki!

Ne yapayım, ülkem gibi, şehrim de en derin uykuda horuldamada, umursuz her şeye karşı, duyarsız, neme lazımcı ve de üşengeç, kimi de korkak. Ben bari uyumayayım, uyanık kalışım ne işe yaracaksa ama olsun. Hem bir kişiyle başlar yola çıkışlar, kim bilir, belki peşime takılanlar da olur ya da vardır aynı yolda yürüyenler uyumayıp da ki bu konuda sonuç alamamış da olsalar varmış, sadece ben rastlamamışım onlara!..

Antalya’da o denetimlerin sıklıkla yapıldığı dönem, Büyük Şehir AKP deydi, şimdi eskiden olduğu gibi Konyaaltı yine CHP’de, Büyükşehir de öyle… Malumunuz, Sn. Valimiz yukarıda da belirttiğim gibi AKP’li ve de, “BEN HÜKÜMETİN VALİSİYİM” de demişti, unutmadık bu garip ve anlamlı sözü de ama madem AKP’li, madem Hükümetin Valisi, e o halde bu denetime izin vermeme de neyin nesi?! İşte bunun yanıtını bulamıyorum bir türlü ve aklım almıyor bu garip durumu ve de bu çok bilinmeyenli problemi de çözmeye yetemiyor!

Ama yine de acaba diyorum, AKP mi yine İzmir’de de olduğu gibi, yoksa ben mi çok fesadım?!

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
İZMİRDEN SONRA ANTALYADA MI AKP’NİN ELİ?!!


Beni az çok tanıyanlar, öğrenmiş olmalılar huyumu…

Susamam ben, boyun eğemem, görmüşsem bir yanlış, düzeltmem gerek bir şekilde, bu uğurda da, gücümün yettiğince her yolu denemem gerek. Yanlış gidiyorsa bir tekerlek, mutlaka çomak sokmalıyım. Burun sokmadan duramam kısaca haksızlık, adaletsizlik, yanlışlık gördüğüm hiçbir konuya. Ha; olur ya da olmaz, düzelir veya düzelmez, ben kendime düşeni yapayım da, yüzüm olsun konuşmaya, yarın keşke demeyeyim pişmanlıkla, olumlu sonuç alamasam bile, bir nebze olsun vicdani rahatlığı taşıyabilip vurmayayım başımı taşlara. Hani bir yerde de karınca misali, demiş ya: Varamasam da, yolunda ölürüm hiç değilse diye…

Futbol fanatikliğince yandaşlığım, dalkavukluğum, kaba tabirle yalakalığım da hiç yoktur hiçbir siyasi görüşe… Doğru hangisindense, güzel ve erdemli olan, onurlu, saygın olan, ülke ve insanı çıkarına olan hangisindense, alkış tutar, yanında olurum o konuda; yanlış, çirkin, ayıp ve kötü olanında da, babam olsa, gerekeni çekintisiz dile getiririm.

Tepem atınca da, gözüm hiçbir şeyi görmez, ölüm de olsa sonunda, gözü kapalı giderim. Ayrıca da sabırsızımdır, bekleyemem, hemen olsun isterim olması gereken şey… Dur bakalımlar, zamanı varlar, hele bir düşünelimler hiç bana göre değildir.

…….

Yakın bir zamana kadar, sokak aralarında bile sürekli polis ekipleri dolaşırdı, hatta çok gülerdim ve hoşuma da giderdi, o pencereden birinin dışarı başını uzatarak, eskinin bekçileri gibi düdük öttürüşleri… Nostalji yaratırken, büyük bir güvenç ve huzur verirdi sabaha dek sürekli dolaşıp durmaları.

Konyaaltındaki Akdeniz Bulvarında da sürekli Trafik ekipleri gezer, sıklıkla kontrollerini yapardı. Çünkü hiçbir yerde görmediğim bir alışkanlık var burada, hem de epeyce yoğun şekilde. Sürücülerin pek çoğunun bir eli direksiyonda, bir elinde bira şişesi ya da kutusu…

İşten, çıkan, okuldan çıkan, canı sıkılan bir poşet dolusu birayla gelir, bağdaş kurup oturur çakılların üzerine, içip içip ya denize girdikten sonra ya da girmeksizin atlar arabasına döner evine, kimi de trafikte gezinerek ve hâlâ içerek…

Sonra da, bekle ki kırmızı ışıkta dursun, bekle ki yayaya hürmet etsin… Hak getire her kural! Motosikletlilerin geçiş üstünlüklerine ve kurallardan muaf oluşlarına olan inançlarının tezahürüne hele hiç girmeyeyim!

Bir de yaz ayları süresince kamyonlar için uygulama var sözüm ona, belli tarihler arasında, Konyaaltı sahilindeki Akdeniz Bulvarını değil, bir üstteki Atatürk Bulvarını kullanmaları gerekiyor!..

Bu yıl bakıyorum da, sokaklarda devriye eski yoğunlukta değil, saatlerdir balkonda yazı yazmaktayım, bir tek devriye arabası geçmedi ve uzun süredir düdük sesi de yok, belki düdük çalımı uygulamadan kalktı, bilemeyeceğim ama o sesi duymak, epeyce bir güvençti doğrusu…

Trafik ekiplerine ise hiç rastlamıyorum…

Neredeyse herkesin elinde bira, banklarda, yolda yürürken, direksiyonda, sahilde kilometrelerce sıra sıra… Kamyonlar da dizi dizi park etmiş, şoförleri sebilhane bardağı gibi dizilip demirlere yaslanarak denize giren özellikle de kadınları kızları izleyerek, kendi aralarında çirkin çirkin şakalaşıyorlar, etrafta bir tek polis yok, ne Trafik, ne Asayiş!

Oysa eskiden, eskiden dediysem, o kadar da eski değil üstelik, vızır vızır gezerdi ekip arabaları, polisler arabaları tek tek kontrol ederdi, hatta park halinde olanları bile tek tek incelerlerdi, oturmuş da alkol mü alıyor diye!..

Bir kez daha, az önce bahsettiklerimi gözlemledikten sonra eve dönüşümde, yeşil yanıp karşıya geçmekteyken pek çok kişiyle birlikte, kendisine kırmızı ışık yanmasına rağmen, önce motosikletli bir Hanım, ardından bir araba, hızla aramıza dalıp kaçışmamıza rağmen, kimimizi düşürüp kimimizi adeta sıyırarak geçince, iyice tepem attı…

Yarın sabahki ilk işim belli olmuştu. Zaten epeydir bu işe bir el atmayı düşünüyordum ama fırsatım olmamıştı…

İlçe Emniyet Müdürlüğüne gittim 40 dereceyi geçen sıcakta ayıla bayıla. Girişteki ilk odada hanım bir polis vardı, ona sordum, “Koridorun sonunda sağdaki oda asayiş, oraya sorun” dedi. Gittim ama içerisi dolu, polisler de, vatandaşın da hepsi erkek. Demek ki asayiş de pek berkemal değil! Kapıda beni görünce, buyur etti polislerden biri. Anlattım gözlemlerimi ve şikâyetimi ve de sormadan edemedim, “Trafik birimi kaldırıldı mı Antalya’da, görev yapmıyor mu artık” diye, “İlçe teşkilatında, trafik ekibi yok, İlde var ve görevlerini yapıyorlar, siz görmüyorsunuzdur” dedi önce. “Evvelden görüyordum da, şimdi neden göremiyorum, gözlerimde bir sorun yok çok şükür” dedim. Yanıt yok! “Peki, anladım, bana şunu söyleyin, bu şikâyetimi nereye bildirmeliyim, bunun düzelmesi için ne yapmalıyım, kimleri uyarmalıyım” dedim. “Hiçbir yere, hiçbir şey yapamazsınız, tek yapacağınız her gördüğünüz aracın plakasını alıp polise bildirmek ya da 155’i arayın” “Beyefendi plaka almaya kalksam, elimde bir tomar kâğıtla gitmem gerek sahile ve hepsini yazmaya da, ne elim yetişir, ne kalem, ne kâğıt. Telefona ise maaşım yetmez, hem bu benim görevim mi, ben mi yapacağım polisin görevini. Bana mantıklı ve doğru bir yol gösterin” dedim ama o esnada da, diğer vatandaşlar, müstehzi bir ifadeyle beni süzmekteler, “İşin mi yok senin a be kadın, bu sıcakta gelmiş bununla uğraşıyorsun” dercesine…

Sonunda baklayı ağzından çıkarttı polis memuru veya kaçırdı. “Hanımefendi, ekiplerin bu denetimi yapabilmesi için Valilikten izin almaları gerek lakin Valilik izin vermiyor” dedi. Bir an durakladım; aklım almadı, Önceleri veriliyordu da, şimdi neden izin verilmiyordu?! Şöyle bir yokladım hafızamı; CHP Büyükşehiri 2009 da almıştı, Sn. Valimiz de, 2010’da atanmıştı Antalya’ya, Hükümet alkollü içkiyi hoş karşılamıyordu belli şekillerde, Vali de AKP’liydi, peki bu neydi, ne yapılmaya çalışılıyordu?! Bir fısıltı da, Antalya’nın turizmin başkenti oluşuyla, içki yasağı ve denetiminin turistlere karşı hiç hoş bir durum olmayacağı nedeniyle, Vali tarafından engellendiğiydi. Doğrusu aklımın alacağı şey değildi, adamına göre, affedersiniz, şehrine göre muamele nasıl olurdu? Bir şey ya yasaktır ya da değil ama!.. “Memurun asli görevi belli değil midir, her defasında bir kez daha Valiliğin iznine ne gerek var?! Siz ya da başka bir devlet memuru, göreviniz belli, her sabah, masanızın başına oturduğunuzda, Valiyi arayıp, efendim şu şu işleri yapmak için izin istiyorum mu diyorsunuz?” dedim, yine yanıt yok ve yine sordum, “Ben bu durumu kime bildirebilir, kime şikâyet edebilir ya da bilgi alabilirim” dedim. Bu defa daha şaşırtıcıydı yanıtı: Mahkemeye başvuracaksınız ama hiç zahmet etmeyin, Hâkimler hep olumsuz karar alıyor. Sizin gibi duyarlı bazı kişiler verdi mahkemeye bu güne dek ama hep olumsuz çıktı kararlar ve bir sonuç alamadılar, hiçbir şey değişmedi yani!

Aklıma elektrik konusu geldi o an, çünkü her ilde, Kaçak Kullanım Bedeline itirazları Hâkimler kabul ediyor ama Antalya’da kararlar hep tüketici aleyhine çıkıyordu aldığım bilgiye göre, acaba Hâkimler de mi dedim kendi kendime ama ihtimal de veremedim!

Ardından da İzmir’deki uğraşım geldi aklıma. Oradaki benzer ve başka gözlemlerim nedeniyle de uğraşmaya kalkmıştım ama kasıtlı yapıldığı duyumunu almıştım. Polisin engellendiğini, denetim olmasın, arabalar üst üste park etsin, vatandaş sıkıntı çeksin de, işi Belediyenin yapmadığına hükmedip Belediyeye yüklensin, çullansın, vazgeçip AKP’ye oy versin, şehir yeniden imar edilsin, denetimler yapılsın, şehir güzelleşsin de her anlamda, halk da helal olsun sana AKP desin!

Doğrusu aklımın yarısı inansa da, yok artık, bu kadar da küçük ve çirkin oyunlar olmaz, başka işi mi yok bunların diye düşünmüştüm ilk duyum aldığımda ama hani diyorum, acaba… Suçu CHP ye mi atmaya çalışmak bu, “CHP varken, hizmet yoktu, denetim yoktu, başıboştu iliniz, bakın biz ne hale getirdik, ne güzel, ne yaşanılası yaptık İzmir’i” diyebilme çabası mı?!

Antalya’da ise, “Biz varken denetimler vardı, böyle başı boş değildi iliniz, bakın, CHP ne hale getirdi diyebilme çabası mı?! Evet, o denetimlerin olduğu sürede, Antalya Büyük Şehir Belediye Başkanı AKP’liydi ama Vali en büyük mülki amir değil mi, polis belediyeden değil de valilikten emir almıyor mu?!

Doğrusu, varsa böylesi bir hesap ki hiç akla yatkın da değil belediyeye mal etmeye çalışılması ama anlamak zor bu ince hesapları, alavere dalavereleri!.. Aklım ermez benim, mert olunmasından yanayım ben, dürüstlükten yana… Vurmak gerekirse, alnından vurmaktan yana, sırtından değil ve belediyelerin görevi hizmet yapmaktır, göreve geldikleri an siyasi kimliklerini bir yana koymalarından yanayım. Öyle de olmalı amaç hizmetse ki seçim öncesi, hizmete talipler hepsi sözüm ona!.. Ayrıca bu denetim işi de, belediyenin değil, emniyetin işi ama!..

Daha önce pek çok konuda, Konyaaltı ve Büyükşehir Belediye Başkanlıklarıyla Valiliğe gönderdiğim mesajlar ve bizzat kendilerine gönderdiğim e-mektuplar gibi bir mektup mu göndersem yine Vali Beye?

En son gönderdiğimde, verdiği bir izne karşı çıkmış, “Bizden izin aldınız da mı verdiniz o izni? Görevinizi yaparken, bir işe olur verirken, şüphesiz ki biz vatandaştan izin alacak değilsiniz ama vatandaşın huzurunu, rahatını, menfaatini düşünmek, herkesten önce size düşer ve bu sizin asli göreviniz. Siz devletin ve vatandaşın valisisiniz, unutmayınız ve kararlarınızı bu doğrultuda alınız, izinleri bu doğrultuda veriniz lütfen” demiştim, demiştim de ne değişmişti ama olsun, içimde kalmamış söylemiştim hiç değilse.

Evet, yine göndermeliyim, yine şikâyetimi belirtip görevlerini hatırlatmalıyım. Biliyorum hiçbir şey değişmeyecek ama olsun, bir kişi bile olsa memnun değil diye aklına takılır belki!

Ne yapayım, ülkem gibi, şehrim de en derin uykuda horuldamada, umursuz her şeye karşı, duyarsız, neme lazımcı ve de üşengeç, kimi de korkak. Ben bari uyumayayım, uyanık kalışım ne işe yaracaksa ama olsun. Hem bir kişiyle başlar yola çıkışlar, kim bilir, belki peşime takılanlar da olur ya da vardır aynı yolda yürüyenler uyumayıp da ki bu konuda sonuç alamamış da olsalar varmış, sadece ben rastlamamışım onlara!..

Antalya’da o denetimlerin sıklıkla yapıldığı dönem, Büyük Şehir AKP deydi, şimdi eskiden olduğu gibi Konyaaltı yine CHP’de, Büyükşehir de öyle… Malumunuz, Sn. Valimiz yukarıda da belirttiğim gibi AKP’li ve de, “BEN HÜKÜMETİN VALİSİYİM” de demişti, unutmadık bu garip ve anlamlı sözü de ama madem AKP’li, madem Hükümetin Valisi, e o halde bu denetime izin vermeme de neyin nesi?! İşte bunun yanıtını bulamıyorum bir türlü ve aklım almıyor bu garip durumu ve de bu çok bilinmeyenli problemi de çözmeye yetemiyor!

Ama yine de acaba diyorum, AKP mi yine İzmir’de de olduğu gibi, yoksa ben mi çok fesadım?!

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
BEN Kİ İZMİR’İ HİÇ SEVMEM!..

Evet, herkesin aksine, oldum olası sevemedim gitti şu İzmir’i ve de her hayranı karşısında, hayrete düşerim, nesini severler diye?

Şimdi gene pek çok kişi, bilir bilmez celallenecek… İyisi mi sevmeyişimin nedenini anlatmakla başlayayım söze…

Şehir olarak sevmem, şehirciliğinin yokluğunu, yoksunluğunu sevmem. O birbirinin içinde, yapışık, göz göze, diz dize olunan evlerinin konuşlanışını sevmem. Yol boyu mezbeleliklerini sevmem. Daracık cadde ve sokaklarını, çift sıra, karşılıklı ve hatta kaldırımlara adeta üst üste park edip yayalara bir adımlık yer bırakmayan araçlarını, engelli rampalarına bile park edişlerini ve de pisliğini sevmem. Her yediklerinin artığını yerlere ve denize atışlarını sevmem. Ay çekirdeği, affedersiniz yanlış söyledim, çiğdem kabuklarını yerlere atışlarını sevmem. Günde sayısız kez gelip geçen avaz avaz sokak satıcılarını sevmem. Aşırı göç almışlığını, bu nedenle oluşan görüntülerini ve kültürünün yavaş yavaş eriyişini sevmem, hakim olmaya başlayan kültürünü sevmem, hele de o tatlı mı, tuzlu mu bir türlü anlayamadığım tuhaf simidini, affedersiniz yine yanlış söyledim, gevreğini, vıcık vıcık yağlı boyozunu, şimdilerde hele aslıyla alakası olmayan, bilmem hâlâ var mı ama eskiden futbol sahaları önlerinde, pazarlarda ve terminallerde, övün geçiştirmek için hazırlanan, hele de domatesin, gene yanlışlık yaptım özür dilerim, domatın ıslatışıyla iticileşen o uyduruk Kumrusunu hiç sevmem!..

Kendilerine GÂVUR’luğu yakıştırışlarını da sevmem. Bilirim niyesini, nedenini ama yine de, gâvur deyince aklıma acımasızlık, gaddarlık, hainlik, kalleşlik geldiği için sevmem ve de hiç ama hiç yakıştıramam gâvurluğu İzmir’e!

Kısacası İzmir’i İzmir’e hiç ama hiç yakıştıramam!..

İzmir deyince çok farklı, çok güzel, çok başka yakışırlıklar gelir aklıma, her gittiğimde de aklımdakiler yer ile yeksan olur ve hayal kırıklığıyla dönerim geriye…

Şairin, “Hanede evlad-ü ayal var” dediği gibi, ayal değil ama ne yazık ki evlat var, yoksa yakınından geçmem, öylesine soğuyorum her gidişimde biraz daha…

Hele de bulunduğum hiçbir ilin hastane tuvaletinde görmediğim, “Lütfen, büyük tuvaletinizi duvarlara sürmeyin” yazısını gördükten sonra!..

Neyse; daha pek çok neden sıralayabilirim uzun uzadıya, hepsinin de kendince nedenleri ve açıklamaları da var, üzerinde uzun uzadıya da konuşulabilir ama konumuz bu değil ve sevmeyiş nedenimi açıklamak adına bahsettiklerim de fazlasıyla yeterli…

Gene sevmiyorum İzmir’i ama İzmir’in insanını, İzmirliyi seviyorum, hele de bu son olaydan sonra, daha bir…

Nasıl duygulandım, nasıl doldu gözlerim ve yüreğim nasıl da şahlandı anlatamam… O nasıl bir insanlık örneğiydi, duygu seliydi öyle, bu güne dek hiçbir ilde görülemeyen!..

İşte buydu vatanseverlik, oturulan yerden ahkâm kesmemek buydu. Sadece dille ifadesi değildi, “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünün. Yürek birliği buydu, ülkü birliği buydu, İnsanına, askerine, evladına sahip çıkmak buydu. Siyasi görüş, futbol takımı, ırk, din, dil akla gelmeksizin, tek yürek, tek vücut olabilmek buydu!..

İnsanlıktı bu özetle ve insan olmaktı zaten esas olan da!..

Tıpkı aşk gibi, tıpkı sevda gibi, hani fizik güzellik değil, önemli olan ruh güzelliği deriz ya; o hesap!..

…….

Şehir isimlerinin kökeni ve nereden geldiği, tarihi kaynaklarda farklı anlatılsa da, halk arasındaki söylemler de vardır şüphesiz ve halkın yakıştırdığı, hani şu yeni tabirle cuk oturuyor çoğunda ve de akla yatkın…

Yazılarımda bazen anneannemden bahsedişimi kınayanlar oluyor, anneannenden millete ne, bir köşe yazısında, annem bunu dedi, anneannem böyle derdi, babaannem şunu anlatmıştı diye yazı olmaz diyenler… Ama doğru bir sözse, düşündürücüyse, akla yatkınsa, neden bahsetmeyeyim yeri de gelmişken?! Üstelik mezarı da İzmir’de. Şimdi bahsetmeyeceğim de ne zaman bahsedeceğim?!

Derdi ki rahmetli: İstanbul’un adı, çoklukla Kostantiniye ve benzerleri şeklinde kullanılsa da, o devirde, İslam’a inananlar daha çok olduğundan, halk arasında, İslam bol olarak kullanılıyordu, zamanla İstanbul oldu ki Padişah III. Mustafa’nın da bu ismi kullanmakta olduğu tarihi kaynaklarda var. İzmit’te de çok şehit verdik, öyle ki her attığın adımın altında mutlaka bir şehit vardır. O nedenle, her adımın izi altında bir şehidin varlığı kast edilerek, iz başında meyyit (ölü) anlamında, önceleri İzmeyyit denmiş fakat zamanla İzmit şeklini almış. Doğru mudur, söylence ya da halkın yakıştırması mıdır bilemem ama…

Aklıma geldi bunları hatırlayınca… Yakıştırdım kendimce... O sevmediğim şehre isim anneliği yapmak geldi içimden!..

Adını mı değiştirsek ki İzmir’in diyorum?!

İNSANBOL yapsak mesela!

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
BENDE Mİ BİR ANORMALLİK VAR ACABA?!!

Hayretler içerisindeyim ki ne hayret!..

Gerçekten de insanımız artık iyiden iyiye ne olduğunun da, neyin ne olduğunun da, neyi neden yaptığının da farkında değil!

Bazılarının, birbiriyle bir arada olabilirliğine karşın hiç mümkün olmayanları, mümkün kılanların hangi fikre hürmeten ve nasıl bir düşünce ve bilinçle yaptıklarını hiçbir şekilde çözemez oldum artık.

Var mıdır bunun bir izahı, benim aklım mı kıt, almıyor, algılayamıyor mu ya da bende mi bir anormallik var diye düşünüyorum zaman zaman?

Düşünün ki bir genç; kolunda ay yıldız dövmesi, boynunda İsrail yıldızı kolye ve kulağında haç küpe ve de MHP li! Buyurun, nedir bu genç şimdi, hangi fikre ya da inanca hürmeten takıp takıştırmıştır onca çelişkili aksesuarı ve de nasıl bir MHP’liliktir bu?!

Facebooktaki oluşumları ise hayretler içinde izliyorum. Şehitlerimiz için feryat figan bir sayfa, İsrail yaylım ateş altında, hatta ürünlerini satın almayın şeklinde paylaşımları var, Ne Mutlu Türküm diyene deyip sürekli Atatürk ve Türk bayrağı resimleri paylaşmakta!.. Az sonra görüyorsunuz ki biraz önce lanetleyip almayın diye bahsettiği ürünlere abone olup beğenmiş!

Hayret etmemek, donup kalmamak mümkün değil!..

En son gözüme çarpana bir bakayım dedim, merak ettim, neden bu kadar hayranı var bu ürünün her şeye rağmen, hele de hiç ummadığım onca vatansever ve İsrail düşmanı kişi neden orada sebilhane bardağı gibi dizilmiş?! Tıpkı tahmin ettiğim gibiydi, yarışma düzenliyor, kazananlara ürün paketi hediye ediyordu.

Mesele anlaşılmıştı, mesele beğeni falan değil, bir paket bedava ürüne sahip olmaktı!

Bunun o her gün tenkit ettikleri, söylenip durdukları, koyun diye, aptal diye nitelediklerinin davranışından farkı neydi?!

Onların derdi bedava makarna, seninki de bedava herhangi bir ürün. Ne farkınız var bu durumda birbirinizden?!

İnsan öleceğini bilse, açlıktan sürüneceğini bilse, inandığı değerlerlerden dönmez, çıkar için kaçamak yapmaz ilkelerinden!..

Benim bildiğim bu ama dediğim gibi bende mi bir anormallik var, ben mi yanlış düşünüyorum acaba?!!

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
ALLAH EMANETİNE İHANET ETMEZ!!!

Geçenlerde bir anda saçlarımın üçte ikisi döküldü, çok şaşırdım, ardından bir iki gün sonra da, tam havuza girecekken bir krizle, titremeler ve kasılmalar başladı, görevlinin kolunda zor geldim eve kendime geldikten sonra. Daha birkaç gün geçmişti ki yine gecenin geç saatlerinde, ertesi gün için yazımı yazmaktayken o güne dek hiç bilmediğim bir ağrı saplandı göğsüme, ardından da sırtıma ve koluma ve de kolum başladı uyuşmaya, bir el de sanki boğazımı sıkıp nefes almamı engelliyordu.

Hayırdır inşallah dedim, bu da neyin nesiydi ki böyle?!

Bekledim geçer ümidiyle, ııh geçmiyor, aksine artıyordu. Strestendir teşhisi koydum kendime, vara yoğa üzülüp her şeyi dert ediyorum ya, hatta, sokakta mahzun bakışlı bir sokak köpeği görsem, ağlaya ağlaya eve dönüp üç gün aklıma takılıyor ya ondandır, hele de birkaç gün öncesinde peş peşe olanlara bakıldığında, kesin stres…

Ama yok, geçmiyor, tam tersi daha bir kötülüyorum, sakın kalp krizi dedikleri bu olmasın?.. Hemen internete girdim ki düpedüz kalp krizi bu. Gecenin o geç saatinde de üst kat komşumdan başka arayabileceğim kimsem yok, 112 ise aklıma hiç gelmedi.

Telefon ettim bin bir özür dileyerek, “Sanırım kalp krizi geçiriyorum” dedim, “Gel bana oturalım” dedi. Şaşırdım, büyük ihtimalle kalp krizi geçiren biri oturmaya davet ediliyor, uykunun sersemliğine verdim.” Ne oturması, kötüyüm, çıkıp hastaneye gidecek halim bile yok” dedim. “O halde ihmal etme, annemde de ilki böyle olmuştu, önce böyle yokluyor, ikincide götürüyor Allah korusun, hemen atla bir taksiye acile git, sonra da beni ara sonuçtan haberdar et, merak ederim” deyince donup kaldım.

Site görevlisini aradım, telefonu kapalı, bir başka yakınımı aradım, ne cep ne de ev telefonları açılmadı, muhtemel ki duymadılar uykularında. Fazla da ısrarcı olamadım rahatsız etmeyeyim endişesiyle ama gitgide kötülüyordum, başka da arayabileceğim kimse yoktu zaten…

Bir göğsümü, bir sol el ve kolumu ovarak balkona çıkıp oturdum, rüzgâr esiyordu ve biraz serinlemişti hava, iyi gelirdi belki…

Epeyce bir sohbet ettim Allah’la. “Kaldım yine seninle baş başa her zaman olduğu gibi. Belli ki benim akrabam da, arkadaşım, dostum da sensin. Senden başka kimsem yok. Lütfen beni yalnız bırakma, yanımda ol, arkadaşım, dostum, doktorum ol ve beni ya kurtar bu durumdan, ya da biraz güç ver de kalkıp hastaneye gideyim” dedim ama kendimi de tutamayıp ağlıyorum, dolunay da beni izliyor yüzüme yüzüme vurarak şavkını…

Korktum, düşerim müşerim şimdi sandalyeden bir de başımı vurur da daha beter olursam, anlaşıldı, gidemeyeceğim hastaneye de…

Kalktım duş aldım soğuk su belki kendime getirir diye, hem de abdest alayım ne olur ne olmaz…

Hastane dosyamın olduğu evrak çantamı hazırladım, ne gelecek başıma bilinmez, bir de temiz çamaşırlar ve gecelik, havlu diş fırçası vs. bir çanta hazır olsun kapı yanında.

Temiz giysiler giyip uzandım yatağıma, dualarımı ettim. Allah’ım kendimi sana emanet ediyorum, kısmet edersen sağlıkla kalkmayı, şimdiden şükürler olsun sana, kalkamaz da, uykumda ebedi uykuya geçersem de, günahlarımı bağışla ne olur deyip kelime-i şahadet getirip uyudum…

Allah emanetini iyi korumuş, güvencimi boşa çıkartmamış, sadece göğsümle birlikte kolumda hafif bir ağrı ve uyuşukluk kalmıştı sabah uyandığımda!..

…….
Tüm insan olmayı özümsemişlere selam olsun, veda vakti geldiğinde, yorgun fakat cesur kalemim, yürekli ve insan dostlarıma armağan, haklarım helâl olsun! Sizler de helal ediniz lütfen!!!
Ne olur ne olmaz!..

Genç, yaşlı, sağlıklı, sağlıksız fark etmeksizin, dört kollu sıklıkla selam verip malum melek ara sıra uğrayıp hatır soruyor, farkında bile olmasak da!..

Her an düşünmesek de, ara sıra hatıra getirmekte fayda olduğu kanaatindeyim pek çok nedenle!

Hepinize sağlıklı ve uzun bir ömür dilerim efendim.

Allaha emanet olunuz, Allah her daim yanınızda ve ellerinizi tutuyor olsun.

Selam ve saygımla…

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
SAYGI, SAYGI, İLLE DE SAYGI!!! HEP DERİM YA!..

Çocukluğumuzda Rum bir komşumuz vardı, yaşıyorsa Allah selamet versin ve kulakları çınlasın, ölmüşse de rahmetle affetsin dilerim. Güzel insanlardı ailece. Annemle de komşuluk ilişkileri güzel ve saygındı...

Gayet iyi hatırlıyorum, yine yaza denk gelen bir Ramazan ayıydı, normal zamanlarda akşam yemeklerini bahçede ve mutlaka rakı eşliğinde yerlerdi ama o Ramazan süresince, bir tek akşam bile bahçede yemediler ve her zaman açık olan perdeleri, akşam yemeği saatlerinde hep kapalı oldu.

Kandillerde o da hayır yapardı, görünüşe göre ibadet yapmasa da Müslüman görünümlüydü ama biz hiçbir zaman bilemedik asıl inancı neydi?

Dönme derlerdi kendilerinden bahsederken, dönmüş mü dönmemiş mi onu da bilemedik. Hiç o konulara girilmemişti.

İnançları sorgulamak gelmiyordu sanırım akıllarına, insan olmaları, birbirlerine saygıları yeterli görülüyordu kendilerince her halde.

Ama annem her ziyaretine gittiğinde, namaz kılmak üzere eve dönüşünden üzüntü duymuş ve daha çok birlikte olmak istiyordu ki bir gün sırf annem için seccade almıştı ve o günden sonra da annem ziyaretindeyken, namaz vakti seccadeyi başka bir odaya serip "Buyurun, seccadenizi hazırladım, namazınızı kılabilirsiniz" demeye başladı!

Yortu zamanı da, kendilerinin kuzineleri olmadığından annemden rica eder, evde hazırladığı tepsiler dolusu paskalya çöreklerini bizim kuzinede pişirir, diğer komşular da o gün bizde toplanıp neşe içinde ve çay eşliğinde yenirdi…

Biz çocuklara da gün doğardı, öylesine lezzeti paskalya çörekleriydi ki tadı hâlâ damağımda ve ömrüm boyu o lezzette paskalya çöreği hiç yemedim desem yeri.

Dini Bayramlarımızda da gelirlerdi ziyaretimize, biz de iadeye, Kurbanda da payları unutulmazdı ve hiç aklımıza gelmezdi acaba Müslümanlar mı diye ama paskalya çörekleri pişirildiğine göre!.. Hiç önemli değildi, geliyor kutluyor saygı gösteriyorlardı ya!..

En önemlisi de insandılar, insandık ya…

Herkesin inancı kendisini ilgilendiriyordu, Allah ne onlara bizi, ne de bize onları sorgulamak, yaftalamak, hele hele hesap sorma yetkisi vermemişti!..

Kim bilir belki de farklı bazı şeylerle ya da sonradan, bizden daha makbuldüler Allah indinde!!!

Bilmem ne demek istediğimi anlatabildim mi efendim?!

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
ÇOK GÖRME NE OLUR!!!

Dostum, eski bir dostum: Yapma Allah aşkına…

Sana ne Amerika’da bilmem ne olmuş, bilmem hangi ülkede birileri ölmüş, birileri işkence görüyormuş…

Apartmanında, mahallende bir şeyler olmuş…

İnsanlar saygın ve insana yakışırlıkta değilmiş…

Birileri, birilerinin hakkını gasp ediyormuş, dolandırıcı, hızsız, arsız, yüzsüz, yalancı, talancı, takiyyeci, riyakârmış…

Ülke elden gidiyor, yavrular şehit oluyormuş, başkalarının olacakmış bu ülke bu gidişle!..

Türkçe yanlış kullanılıyor, hatta yok oluyormuş, başka dillerin sözcükleri, hatta uydurukçalar alıyormuş süratle Türkçenin yerini…

İnsanlar insanlıklarını, erdemlerini yitirmekteymiş her geçen gün biraz daha, vurdumduymaz oluyorlarmış, neme lazımcı, duyarsız, duygusuz olmuşlar, vur patlasın çal oynasın, bir hayatın içinde, her şeyden bihaber yuvarlanıp gidiyorlarmış…

Kimse elini koymuyormuş taşın altına, dur demiyor, ses çıkartmıyor, hatta görmüyor, duymuyormuş olan biteni etrafında, ülkesinde ve dünyada…

Evladının, yakınlarının, sevdiklerinin sorunları varmış…

Falanca Hanımı kocası aldatıyormuş, filancanınki dövüyormuş da neden kadın hâlâ katlanıyormuş, neden bu adamlar bu denli seviyesiz ve acımasız, hatta ahlaksızmış? Ya da devlet ciddi tedbirler almıyor, yaptırım uygulamıyormuş?..

Neden hakları gasp ediliyormuş çalışanların, neden çözülmüyormuş işsizlik ve öğrencilerin sorunları?..

Deprem kapıdaymış da, hiçbir önlem alınmıyor, ciddiyetle eğilinmiyormuş…

Neden insanlar, doğanın yok oluşuna seyirci, hatta yardımcıymış? Neden katlediyorlarmış ormanları? Yeşili maviyi neden bu denli sorumsuzlukla yok ediyorlarmış?..

Neden sadece hayvan severim zannıyla, o zavallıcıkları alıp da hevesleri geçince sokağa atıyorlarmış, diğerleri de onlara rastladıkça sokaklarda, neden tekmeliyor, üzüyor, eziyor, öldürüyormuş? Hakları yok muymuş onların da yaşamaya?

Neden insanlar, aç, evsiz barksızmış? Neden bazı çocuklar yoksunluklar içinde, küçücük yaşlarında ekmek derdindeymişler?

Neden doğudaki yoksunluklara çare üretilmiyor, el uzatılmıyormuş?!..

Sana ne? Şurada üç gün ömrün kalmış, keyfince yaşa, gez, toz, eğlen, ye yemeğini, al çayını eline, geç televizyonun karşısına, bir eğlence programı ya da film aç, ayaklarını uzat ve izle. Keyfine bak, umursama hiçbir şeyi, nasılsa gücün yetmiyor hiçbirini düzeltmeye!..

Sadece kendine yapıyor, dert üstüne dert ekleyip kendini mahvediyorsun. Bırak şu yazılarını da, birilerine bir şeyler anlatacağım diye helak etme kendini, kim dinliyor ki seni, yazarak neyi düzeltebiliyorsun ki, ne işe yarıyor yazdıkların, kaç kişi okuyor, okuyor da düşünüyor üzerinde, bir de üstüne üstlük pek çok kişiden, laf işitiyorsun, hakaret edenler, küfredenler, hatta tehdit edenler de oluyor, bir de öyle üzülüyorsun, yapma ne olur, bırak artık öğren sadece kendin için yaşamayı!..

Bak çok acılar çektin, çok zor günler yaşadın tek başına. Yendin çok şükür kanseri de, ne güzel ama korkarım bu gidişle yineleyeceksin, yine o acılara dönmeni istemiyorum, o çileyi çekmene gönlüm razı gelmiyor, ne olur her şeyi bırak, sadece kendine, gıdana, uykuna önem, kendine değer ver, sadece kendin için yaşa. Yine o günlere dönersen, o üzüldüklerinden hiçbiri olmayacak yanında. Hiçbiri haberdar dahi olmayacak!..

İyi de dostum, ilgine ve iyiliğimi düşünüyor oluşuna teşekkür ederim ama bir şeyi unutmuyor musun?!

İnsanım ben, duygularım var, vicdanım var!.. Evet, bizzat yapabileceğim pek bir şey yok ama iki satır da olsa, yazmayayım mı, tasvip etmediğimi, karşı olduğumu belirtmeyeyim mi?! Haklının yanında durup destek verirken, haksızın karşısına geçip dur demeyim mi kendimce?! Doğruları, güzellikleri, iyilikleri, olması gerekenleri dile getirip tersi olanlara da karşı çıkmayayım mı?!

Onu da bırak, insan olarak hiç mi üzülmeyeyim?! Lütfen, üzülmeyi bari çok görme bana!

İnsan olmayı hele, ne olur çok görme!!!

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
GERÇEK AŞK SENMİŞSİN!!!

Sana basamakmış tüm aşklar, sana ulaşmaların savaşımlarıymış kan ter içinde, nefes nefese koşturmalar. Asıl olan senmişsin, sana duyulan ama her ulaşıldığında doyulamayan, daha bir acıktıran sevdalar sanaymış aslında. Her birindeki hayal kırıklığı, her birinin yavanlığı ve de doyurmazlığı sen olmayışlarındanmış.

Yanlıştılar ve yanlışlarda seni aramaktı sevda sandığım yanılgı. Sendin asıl sevda, asıl olan aşk sen. Sana kavuşamamanın acı dolu kıvranışıydı her birinin kendisi verdiği sandığım kıvranışlar. Senden sanımdı terk edişler, sensiz kalmanın, seni kaybetmenin kahreden yangınları, o nedenle yanışım da çok harlı ve acı oldu. Her birine sarılışımda sen sanışımdı, sana yaklaşımda basamak olduklarını bilmeksizin sana kavuşmanın hazzı sanısıydı.

Ondandı belki de doymak bir yana, her gelenin daha bir açlığa mahkûm edip de gidişi, susuzlukla inlemelere terk edişi beni. Ondan belki de her bir terk edilişte daha bir oluyordu sana yaklaşımım.

Ondan belki de, her geleni alıp savuruyordun uzaklara, aramıza girmesinler, sana ulaşımımı engellemesinler, onların yalan, yanlış ve yanılgın ve de yavan sevdalarında, sahte mutlanışların sarhoşluğuna kapılıp da kaybolmayayım istiyordun sana gelmeye çalıştığım yollarda.

Sen bendeydin, hiç gitmedin, hiç yalnız bırakmadın beni. Hep yanımda, hep içimde, hep bana benden yakındın, ellerin hep ellerimdeydi. Yürüdüğüm her yolu açıyordun, dikenleri, taşları temizliyordun geçtiğim yollarda ama ben kadir bilmez, ben algısız, ben aymaz, sitem ediyordum yine de saygısızca görmezden gelerek. “Niye” diyordum, “Niye koyuyorsun sürekli bu engelleri, neden ulaşımlarımı zorlaştırıp hatta imkânsızlaştırıyor da biraz olsun gönenmeleri, mutlanmaları çok görüyorsun bana, neden? Neden bu kadar sevgisiz, hatta acımasızsın bana karşı?”

Şimdi biliyorum ki sen bana en yakın olandın. Sen tüm isyanlarıma, tüm saygısız ve algısız düşüncelerime rağmen beni hiç terk etmeyendin, sevmekten asla vazgeçmeyen!..

Aslında ta başında, dünyaya geldiğim an, belki çok daha öncesinde koymuştun yüreğime o aşk denen şeyi. O aşkı arayıştı her birinde, sana olduğunu bilmeksizin arayışlarımın, ulaşımlarımın. İstedin ki ben de seni aynı aşkla seveyim, aynı aşkla tutuşayım, sana ulaşayım ben de, senin bana ulaştığın gibi, senin beni hissettiğin, yanımda olduğun gibi sende olayım, senin aşkınla tutuşayım, sende eriyeyim, sende yok olayım, sen olayım.

Ondandı beşeri aşklardan kopartıp kopartıp savuruşun beni, yanayım istedin, yanayım da pişeyim, eriyip yok olayım hatta insanlar dünyasında!..

O halde aç gözümü iyice, yetmiyor bu kadar görmek, bu kadar sevmek, bu denli yakınlık yetmiyor artık. Her yerde görünürlüğüne rağmen, bana şah damarımdan yakınlığına rağmen istediğimce, istediğince göremeyişim, yanamayışım, aşkla kavrulamayışım da benim insani zafiyetim, bağışla ne olur. O nedenle aç gözlerimi iyice, kulaklarımı aç, yüreğimdeki tüm dünyevileri, tüm beşerileri, maddileri sil, sök at ne olur. At ki hiçbir engel olmaksızın ulaşayım sana, yollarımdaki engeller kalksın ki kolay olsun sana ulaşımım. Kalksın ki tüm yollarım sana çıksın. Yüreğimi de temizle, hiçbir iz kalmasın hiçbirinden de tertemiz var edeyim seni orada ve de senden başkası olmasın.

Mahcubum sana, aslında utanç içindeyim de karşında. Bağışla beni ne olur, hak ettiğince sevemediğim için bağışla. Böylesi devasa aşkı göremediğim için bağışla, başka aşklara koştuğum için bağışla, isyankârlığımı, kadir bilmezliğimi, vefasızlığımı bağışla. Borçlanışımı, borç üstüne borç biriktirişimi bağışla ve ödeme fırsatı ver bana. Sana olan görevlerimi engelleyen ne varsa kaldır yollarımdan, sil at ne var ne yoksa o yollarda.

Ne olur bağışla, tut ellerimi, hiç bırakma ve koştur beni sana gelen yollarda…

Aç kapını ne olur, ardına kadar aç, yüz çevirme benden, umut kesme al kollarına!!!

Yüzsüzlüğün bu denlisine de pes deme, yüzün var mı ki deme ne olur. Senden başka kimden isteyebilirim, senden başka kimim var ki benim?!

Utanarak da olsa, senden başka kimin kapısını çalabilirim ki?!

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
TÜRK OLMAKTAN UTANIYORUM BAZEN!

Bir işi sonradan ve kendi arzusuyla, istençle yapanlar daha başarılı oluyorlar gözlemlerimce.

Pek çok yabancı arkadaşım, Türkçeyi sonradan öğrenmesine rağmen, pek çok Türk arkadaşımda göremediğim bir özenle konuşmaya çalışmakta, yazmakta, buna rağmen, Türkçesinden dolayı özür dileyerek üstelik! Hele de internet ortamlarında, nasılsa sanal diye,

Türkçenin kafasını gözünü yaranları, imladan bihaberleri, hele hele yazarım, şairim diyenleri gördükçe, düşündükçe daha da bir pekişmekte bu düşüncem…

Dinde de öyle, özellikle de İslam’da…

Hangi dinin mensubu olursa olsun, sonradan seçtiği dini, atadan babadan dayatılmakla, doğumunda daha tescillenmiş olmakla ve o güne dek de sadece sağdan soldan duyduklarıyla değil; yıllarca araştırarak, mukayese ederek, sonuçta da, en doğrusu olduğuna inanarak, aklına o yattığı için tercih ediyor, yani özgür iradesiyle ve istençle!..

Dolayısıyla da doğduğundan itibaren o dinin mensuplarından olanlardan, daha çok ve gerçek bilgiye sahip oluyor, o nedenle ki sahiplenişi de daha gerçek ve sağlam oluyor. Uygulayışı, hayata geçirişi de öyle.

Bir başka ülkenin dilini kullanırken bile, bu denli özen gösteren, yanlışa düşmekten çekinen ve tüm özenine rağmen, varsa bir hatası diye hicapla özür dileyen birileri karşısında, Türk olup dili de Türkçe olanın, özensizliği, vurdumduymazlığı, diline saygısızlığı, hele hele dilinden utanç duyarak, başka dillere, özentiyle, hatta uydurukçalarla, yalan yanlış, eksik gedik kullanmaktaki özensizliklerinden ben onlar adına utarak üzülmekteyim.

Bir örnekle bitirmek istiyorum sözlerimi. Üzüldüğüm, içimi acıtan ve de çok çarpıcı bir örnekle…

14-15 yaşlarında bir hanım kızla uzunca bir süre durakta beklemekteydik, beklerken de epeyce sohbet olanağımız oldu. Annesi Rus, babası Pakistanlı… Rusça, İngilizce ve Urduca biliyor, yanı sıra da okumakta olduğu okulda ve aldığı özel derslerle Türkçeyi öğrenmekte…

Sohbet biraz ilerleyince, “Sizin Türkçeniz, arkadaşlarımın ve çevremin kullandığından farklı, siz nerelisiniz” dedi. Türk olduğumu öğrenince de şaşırdı. Gerek okuldaki öğretmenimden, gerekse özel ders aldığım öğretmenimden öğrendiklerimle konuşup yazmaya çalışıyorum ama arkadaşlarım gülüyor, alay ediyorlar benimle, çok üzülüyorum, onlar öyle davranınca da, yanlış yapıyorum korkusuna kapılıp bocalıyor, iyice saçmalıyorum, daha bir gülüyorlar bu defa. Onların konuşmalarını ise, hiç anlayamıyorum neredeyse. Artık okuldan da, Türkiye’den de soğudum, canım okula gitmek istemiyor. Çünkü bakıyorum, öğretmenlerim de günlük konuşmalarında, öğrettikleriyle ters düşebiliyorlar zaman zaman, hatta yazdıklarında bile… Anlamakta zorlanıyorum ve hangisi doğru, hangisi yanlış şaşırır, karar vermez oldum!..
Bakın sizin bazı sözcüklerinizi anlamasam da, anlattıklarınızı gayet iyi anlıyorum ama arkadaşlarımın ne dediğini çoklukla anlamıyorum. Neden acaba, burada çocuklarla, gençler farklı bir dil mi kullanıyor, böyle bir kural mı var” dedi ardından da. Sonra da, aklına takılan bazı şeyleri sordu, anlattım anlayabileceğince sadeleştirerek. “Ne güzel, keşke yakın olsaydık, hatta komşu olsaydık da sizinle sık sık görüşebilseydim, sohbet edebilseydim, şu kısacık zamanda ne çok şey öğrendim sizden, ne kadar yararlı bir sohbet oldu ve de çok haz aldım” dedi. Sevindim bir nebze de olsa yararım oluşundan ama onun adına da epeyce üzüldüm, en çok da, kendi insanımız, özellikle de çocuklarımız, gençlerimiz adına!..

Benzer sözleri, bir aralar biri Fransız, biri İsveçli iki hanımdan da duymuştum. Ders alarak değil de, burada bulundukları süreçte, sokaktan öğrenmişlerdi Türkçeyi. Uydurukça, yalan yanlış ve bazı argolarla bezeli de olsa, kendilerince pek fena değildi Türkçeleri ama beni anlamakta zorlanıyorlardı. “Sizin Türkçe çok farklı, biz anlıyor sokak Türkçe ama sizi hiç anlamıyor biz. Sizinki ne Türkçe, nasıl Türkçe?..”

Açıklamıştım onlara da gerçeği ve tabii üzülmüştüm de…

İşin içinde oluşla, pek farkına varamıyoruz belki ama dışarıdan bir göz, bakın nasıl bocalıyor, nasıl tereddüde düşüyor ve aslını öğrenince de, sonrasında kim bilir nasıl ayıplıyor bizi!..

Bilmem ne demek istediğimi anlatabildim mi efendim?!!

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
ATATÜK DÜŞMANLARINA KIZMAYA HAKKINIZ YOK SİZİN!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Siz Atatürk’ü yeterince tanıyıp bilmeksizin, Atatürkçü olduğunu sananlar! Seçkisiz sözlerinizle, lafın nereye gittiğini, ne anlama geldiğini düşünmeden konuşanlar, kendi düşüncelerini Atatürk’e mal edenler; bu tutumunuzla Atatürk’e ne denli zarar verdiğinizin ve karaladığınızın ve de birilerine nasıl da çanak tutup düşüncelerini besleyerek, Atatürk düşmanları yarattığınızın farkında mısınız?!

“Ben Atatürkçüyüm, Atatürk kadınıyım ya da çocuğuyum, Atatürk’ün düşünce, inanç ve fikirlerinin savunucusuyum, o nedenle baş örtüsüne de, ibadete de karşıyım” dediğinizde, bu söyleminiz neyi çağrıştırıyor ve bu sözünüzü duyanların zihninde nasıl bir Atatürk canlanıyor farkında mısınız?!!

Bazılarınız ise, sadece farkındasız söylemleriyle, Atatürk’ün ağzından öyle bir söz çıkmamış olmamasına rağmen, “Atatürk namaz kılın mı, oruç tutun, başınızı örtün mü demiş? Karşıymış, o nedenle, bir Atatürkçü olarak, ben de karşıyım. Ya da “Sen namaz kılıyorsun, oruç tutuyorsun, demek ki Atatürkçü değilsin” gibi saçmalıklarla, aklınız sıra Atatürk savunuculuğu yapmaktasınız!

Ne kadar sığ, ne kadar yanlış bir kanı ve sapla saman karışıklığı!

“Atatürk dinsiz miydi, din düşmanı mıydı” diye karşılık verdiğinizde ise, kimi susuyor, kimi de saçma sapan, inandırıcılıktan uzak yanıtlarla, sorunuzu savuşturmaya çalışıyor. Şüphesiz ki farkındalığa sahipler; zaten böyle bir laf etmedikleri gibi, böyle bir soru karşısında, “Hayır” diye karşı çıkıyorlar, “Herkesin inancı kendisine ve ikisini birbirine karıştırmak çok yanlış, yanlışımız da burada” diyorlar.

Atatürk’ün devlet adamlığı, askeri dehasını tartışmayacağım sizlerle; dünyaca malum ve ortada tüm gerçekliğiyle…

Hem laikiz demektesiniz, hem de dinle devlet işini kendiniz karıştırmaktasınız!.. Üstelik bunu Atatürk’ü karalayarak, Atatürk’e isnat ederek yapmaktasınız!

Atatürk sizin dediğinizce olmuş bile olsa, yani namaz kılmayın, oruç tutmayın, hiçbir dini inancınız olmamalı demiş bile olsa, sonuçta o da bir insan, bir kul oluşla, dini inançlarımız ve icramızda, Atatürk’e mi itaat edeceğiz, inandığımız o dinin sahibine mi?! Atatürk mü olacak rehberimiz bu konuda, o dinin sahibi mi?!
İkisini birbirine karıştıran, harmanlayan, yanlışa düşerek bir de Atatürk’e haksız isnatlarda bulunan sizlersiniz! Dolayısıyla da karalayan!

Asıl Atatürk’ü dinsiz ve inançsız durumuna düşüren sizlersiniz farkında olmasanız da! Önce Atatürk’ü iyi araştırınız, iyi öğreniniz, ne Atatürk, ne de din konusunda, kulaktan dolma ve mesnetsiz, yalan yanlış, yarım yamalak bilgilerinizle fikir beyan ederek, cehaletinizi de orta koymayınız!

Bir yandan din düşmanları yaratırken, diğer yandan da Atatürk düşmanları yaratıyorsunuz!..
Yanlış yapıyor, hata yapıyor, ayıp ediyorsunuz…
Küçülüyor ve komik de oluyorsunuz!..
Haberiniz olsun!!!
p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
PERİHAN REYHAN ALKAN KÖŞESİ
Bu yazışma ortamında yeni konular açamazsınız
Bu yazışma ortamında bildirilere cevap veremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri değiştiremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri silemezsiniz
Bu yazışma ortamında anketlerde oy kullanamazsınız
Tüm saatler GMT +2 Saat  
18. sayfa (Toplam 18 sayfa)  

  
  
 Cevap Gönder  
Yeni Sayfa 2