Ana Sayfa
DİLİMİZİ KORUYALIM, ONA SAHİP ÇIKALIM
TÜRK DİLİ SEVDALILARININ BULUŞMA YERİ
Cevap Gönder
Adem ve Havva Dili
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 09 Oca 2006
Bildiriler: 10
Alıntıyla Cevap Gönder
Pek çok çalışmamızda bir gerçeği ifade etmeye çalışıyoruz.. Bütün diller aslında tek bir kökenden gelmektedir diyoruz.. Çünkü bunun mantığı en uygun olan görüş olduğunu biliyoruz.. Zira insan denilen varlık çağdaş bilimin de kabul ettiği gibi tek bir atadan gelmişse, insanla birlikte gelişen dil de tek bir kökenden gelmiş olmalıdır.. Bu dilin bir numunesini bebeklerin bebekçe konuşmalarında daha bilimsel bir ifadeyle “babıldama” döneminde çıkardıkları seslerde görebiliyoruz.. Bilhassa b, m, v, g, d, a, y, h, e sesleri gibi sesler bebeklerin de çıkarmakta zorlanmadığı, bizce ilk insanların da rahatlıkla kullandıkları seslerdendir..

Muhtemelen ilk insan ve onun yanındakiler bu bebeksi harflerden müteşekkil bir dili konuşuyorlardı.. Bu dil basit bir dil gibi görünse de bütün dünya dillerini de içinde barındıran çekirdek bir dildi.. Fakat şunu da söyleyelim yanlış anlaşılmamak için. Biz hiçbir çalışmamızda şöyle bir görüş öne sürmüyoruz: “Bütün dünya dilleri Türkçe’den türemiştir” demiyoruz. Yani vaktiyle dilimizdeki Arapça, Farsça ve diğer yabancı kelimeleri içimize kolayca sindirebilmemiz için geliştirilmiş olan Güneş Dil Teorisinin “bütün dünya dilleri köken olarak Türkçe’den gelir.” şeklinde ifade edilebilecek teoriyi savunmuyorum. Ancak onun da bir gerçeği ifade ettiğini, bu gerçeğin de “bütün dünya dillerinin ortak bir kökenden geldiği” gerçeği olduğunu sıklıkla ifade ediyorum.

İlk dünya dilinin Türkçe ya da başka bir dil olduğunun kesin bir şekilde bilinebileceği görüşüne katılmıyorum çünkü Türk diye anılan ulusun bir milletleşme serüveni vardır her millette olduğu gibi.. Bir topluluğun milletleşmesi de hemen olmamaktadır. İlk insanın yaratıldığını düşünelim.. Muhtemelen bu insanın milliyeti sadece insanlık idi. İblisle adem’in ilk mücadelesi de bunun bir göstergesidir.. Herhalde ilk ulusun ya da boyun oluşması için en az bin yıl geçmesi, bu ilk insanların topluluklar halinde yeni coğrafyalarda yaşamaya başlamaları hatta değişik inançları benimsemeleri gerekecektir.. Zira bir topluluğa ulus diyebilmemiz için onun alternatifi olan toplulukların da olması gerekir..

Vaktiyle Japonlar dünyayı sadece kendi adalarından ibaret biliyorlardı.. Bu durumda Japonlar ulus değillerdi. Fakat onlar dünya insanlarının da varlığını hissettiler o zaman bir “ulus” olduklarını anladılar.. Bu örneği daha belirginleştirelim.. İlk insan topluluğu aynı coğrafyada yaşıyor, aynı dili konuşuyordu.. Elbette lehçeleşme yer yer oluşmaya başlamıştı ama bu insanlar tek bir dil konuşuyorlardı. İnançları, gelenekleri de birdi. Alternatifleri olan bir başka topluluk yer yüzünde yoktu.. Bu nedenle bu topluluğa biz “ulus” diyemeyiz.. Bu topluluk olsa olsa “saf bir insan topluluğu” idi.. İlk “insan topluluğu” ulus bile değilken onun konuştuğu dili “ herhangi bir ulusun dili” olarak adlandırmamız ne kadar doğru ve tutarlı olabilir?

Bugünkü anladığımız manada milliyeti olmayan bir insan topluluğu vardı o dönemde.. Fakat zamanla göçler başladı.. Bu göçler de elbette öyle gelişi güzel olmuyordu.. Kuşları ve bazı hayvanları göçe sürükleyen iç güdüsel kamçılar benzeri içsel etkiler, ilk insanı ailesinden, yurdundan, coğrafyasından koparttı.. İlk insan, bu göçleri yapmaya zorunluydu.. Çünkü büyük bir plan vardı ve bu plana göre mesela Türkiye devletinin şu Anadolu topraklaıynda bugün var olacağı, Afrika’da bugünkü devletsel ve toplumsal yapılanmanın oluşacağı, İbranilerin nerede yerleşmesi gerektiği, Türk milletinin nerden varlık sahnesine çıkacağı, Amerika’nın ne zaman keşfedileceği; bütün bunlar ve daha fazlası öngörülmüştü.. İşte dillerin oluşması ve başkalaşması da bu planın küçük bir parçasıydı.. Ama etkileri çok büyük olan küçük bir parçası..

Bugün yer yüzünde kullanılan yazı sistemlerinin bile Fenike gibi ortak yazı sistemlerinden türediği bilinen bir gerçektir. Hatta ilk başta harflerin şekillerinin insanların ilişki içinde bulunduğu varlıklara benzetildiği de bilinen bir gerçektir. Göktürk yazısında “ka” harfi “ok” şeklindedir.. Çünkü “ok” kelimesi “ka” sesini ifade eder.. Yine “be” harfi “ev” şklindedir.. Bildiğimiz gibi “ev” kelimesinin aslı “eb” kelimesidir.. Göktürk alfabesinde “eb” şimdiki “be” harfine karşılık gelir.. Bu da gösterir ki eski Türkçe’de harflerin okunuşları bugünkü Anglo-Sakson kökenli dillerde olduğu gibidir.. Örneğin, bizim bugün “ne” şeklinde telaffuz ettiğimiz harfi İngilizler “en” şeklinde, “re” şeklinde telaffuz ettiğimiz harfi “er” şeklinde telaffuz ederler.. İşte Göktürkçe’de de harfler başlarına bir ünlü getirilerek telaffuz ediliyordu.. Dillerin arızi vecheleri diyebileceğimiz bu yönlerinde bile bu denli benzerlikler ve ortaklıklar görülmesi de gerçekten ilginçtir.. Bu ve benzeri arızi ortaklıklar ise cevherdeki, özdeki o müthiş kökendaşlığın yansımasından ibarettir.

Şu mağara resimlerini bir hatırlayalım. Nereye gidilirse gidilsin; ilk insanın çizdiği şekiller bile birbirleriyle benzerlik göstermektedir. Bu şekilleri ilk (ilkel) yazı olarak kabul edersek, ilk insanın yazı sisteminde, kullandığı harflerin bile aynı olduğunu açıkça görürüz.. Demek ki bu insanların ortak bir atadan geldikleri ve beraberlerinde tüm ortak unsurlarını da gittikleri yerlere götürdükleri görülmektedir. Hatta bu ortaklığı ilk insanların farklı coğrafyalarda olmalarına rağmen kullandıkları aletlerde, anlattıkları efsanelerde, danslarında, müziklerinde ve daha pek çok özelliklerinde de görmekteyiz. İşte dil de bu insanların beraberlerinde götürdükleri ortak unsurlardan birisidir.. Dillerin bu denli başkalaştığı ve birbirinden farklılaştığı hatta binlerce farklı dilin var olduğu günümüzde, bütün dünya dillerinin az iddialı çalışmalarda on iki dil ailesine kadar indirgenmesi (Merrit Ruhlen) daha cüretkar çalışmalarda ise bu dil ailelerinin daha az sayılarla ifade edilmeleri gösterir ki, dünya dilleri aslında ortak bir kökenden gelmektedir..

Dillerin nasıl farklılaştığını ve tek bir kökenden nasıl başkalaştığını açıklamak için bazı deneyler de uyguladım kendi çapımda. Hepinizin bildiği “kulaktan kulağa” diye adlandırılan o oyunu öğrencilerime oynattım.. Yani onlar bir yerde bu dil olayını anlamam için birer denek olmayı gönüllü olarak kabul ettiler bu oyunu oynayarak.. Öncelikle ön sırada oturan bir öğrencinin kulağına bir kelime fısıldadım. Bu kelime kulaktan kulağa dolaştı ve farklı bir kelime olarak karşıma çıktı.. Örneğin “kelebek” kelimesi “kelle paça” kelimesine dönüşmüştü bir keresinde.. Elbette bu bilinen ve de yaygın bir oyundu. Dildeki başkalaşmaların anlatımı için de örnek gösterilen bir oyundu.. Her denememde ilk söylenen kelimenin ya düzensiz ya da düzenli bir biçimde değişime uğradığını gördüm.. Yaptığım incelemeler ve araştırmalar neticesinde bu başkalaşmaların bir; öğrencinin kişisel yetenekleriyle ilgili (duyma, algılama, düşünme, hayal gücü vb…) ikinci olarak da dış etkilerle (gürültü, öğretmenin varlığı, akılda kalan bir şarkı sözü, yabancı bir dilin etkisi, savaşlar, bir ulusun hakimiyeti altında kalmak, gece izlenmiş ve etkisinde kalınmış bir film vb.. ile) yakından ya da uzaktan alakalı olduğunu gördüm.. Bu otuz kişilik sınıf ölçeğinde uyguladığım bu deney, bin kişilik bir topluluk ölçeğinde uygulandığında kelime düzeyinde daha büyük değişimlerin yaşanacağını tahmin etmek güç olmasa gerek.. Bir de bu kişiler kendi aralarında kelimelerin başkalaşmalarına sebep oldukları gibi, onların soylarından gelen nesiller de kendi aralarında bu kelimelerin başkalaşmasına öncülük edebileceklerdir. Aradan bin yıl geçtiğinde ise diller bambaşka şekillere bürünebileceklerdir.. Bu şekilde pek çok farklı dil, lehçe oluşabilecektir.. Ancak bütün bu farklılaşmaların ve de değişmelerin varlığı da bize en baştaki o sade ve tek dilli dönemi hatırlatacaktır..

Hatta günümüzde globalleşme çalışmaları, tek bir ortak dile, tek bir ortak devlete doğru gidiş meyli, aslında bir “başlangıça dönüş” hamlesidir.. Hatta globalleşmeye karşı çıkan çevrelerin de aynı mahiyette ama “kapitalizmsiz tek bir vatan, tek bir millet, tek bir dil olmalı” tarzındaki düşünceleri de bu asla, ortak kökene dönüş arayışının bir göstergesidir.. Bir alabalık nasıl ki derenin akış yönünün tersine yüzmek pahasına, doğduğu anavatanına, kökenine iç güdüsel olarak dönmek zorunda olduğunu hisseder ve o köken mevkiine döner. Bunun gibi de insanlık, aslında her şeyin ortak olduğu o ilk insanlık günlerinin, kendi şuuraltına genetiksel olarak kayıtlı hülyasına doğru koşmaktadır.. Hatta dinler de getirdikleri “inanç” kavramıyla bu “tek” millet bilincini farkında olunmasa da binlerce yıldır canlı tutan tetikleyicilerdir.

Bahsettiğimiz bu köken dilinin mahiyetini ise şu anda tam manasıyla bilememekteyiz.. Bilim adamlarına düşen; bu karanlık noktaları aydınlatmaya çalışmak olmalıdır. İşte biz de çalışmalarımızda; dilbilimcilerimizin, dünya bilim adamlarının ilgilerini, bu karanlık noktalara çekmeye talibiz.. Zira doğruları sadece biz bulalım diye bir endişemiz yoktur. Ancak gençlerimizi, insanımızı, bilim adamlarımızı bu alanda düşünmeye, araştırmalar yapmaya zorlama gibi zor bir görevi omuzlanmış bulunuyoruz.. Şimdi bu sorumluk duygumuzun bir gereği olarak ilk insanlık dili ile ilgili keşfettiğimiz bazı bulguları ya da geliştirdiğimiz bazı düşünceleri sizlerle paylaşacağız.

“Adem ve Havva Dili Teorisi” diye adlandırdığımız bir görüşümüzden bahsedeceğiz. Az önce bahsettiğim gibi bilim adamlarının çoğunluğu son zamanlarda gen bilimindeki ilerlemelerin de etkisiyle insanlığın “ortak bir dişi ve erkek” atadan geldiğini kabul etmektedirler. Bu gerçeği ise binlerce, on bilerce yıl öncesinden dinler ortaya koymuştur.. şaşırtıcı bir şekilde pek çok gerçeği binlerce yıl öncesinden bildiren kutsal kitaplar, pek çok alanda olduğu gibi ilk insanın oluşumu konusunda da bize yol gösterici olmaktadırlar.. Biz kutsal kitapların İlahiliğini ya da gökselliğini bu yazımızda tartışma konusu yapmayacağız.. Onları bilimsel bir referans olarak kabul edeceğiz.. Bu kutsal kitapların en eskilerinden olan Tevrat’ta ve daha sonraları da İncil, Kur’an gibi kutsal kitaplarda adı geçen Adem ve Havva isimlerinden yola çıkacağız. İlk insan hakkında bu denli iddialı konuşan en eski ve ilk insana en yakın yazılı metinlerden biri olarak gördüğümüz Tevrat’taki bu birkaç kelimeyi inceleyeceğiz. Bu iki ismin ilk insan tarafından kullanılmış sesleri içerebileceğini kabul edeceğiz öncelikle..

A-D-E-M-H-A-V-V-A

elbette bu yazdığımız kelime sitillleri Kur’an’daki seslerden oluşmuştur.. Bu isimlerin İbraniceleri de çok farklı değildir aslında..

A-D-A-M- E-V-A ya da H-E-V-A

Bu kelimeler isim olarak ilk insana verilebildiyse demek ki ilk insan bu kelimeleri oluşturan sesleri çıkarabiliyordu..

Bu kelimelerdeki seslere bir dikkat edelim:

A= Düz, geniş ve kalın bir ses…
D=Dişsi, kapalı bir ses
E=Düz, geniş ve ince bir ses.
M=Dudaksı, kapalı bir ses..

Temel mantık olarak Adem kelimesinde kullanılan seslerin en azından birinin erkeksi birinin de dişil olduğunu kabul edeceğiz..

D=Erkeksi bir ses

M=Kadınsı bir ses

D= +

M= -

Demek ki dişsi ses olan D sesi erkeksiliği M sesi de dişiliği temsil ediyor. Demek ki Adem’de dişilik ve erkeklik ve diğer bütün zıtlar potansiyel olarak mevcuttu. Erkekliğin en ileri düzeyinde D sesi, aileye başlangıç düzeyinde ise B, M sesleri gibi dudaksı sesler daha belirgindir. Burada erkekliği cinsel bir kavram olarak görmüyor zıtlıkların en celalli kısmı olarak görüyoruz. Dişillik için söylediklerimizde de cinselliği ifade değil negatifliği ya da Yng’in Yang’ını ifade etmeye çalışıyoruz. Hatta Kurân diliyle ifade edilen Adem kelimesindeki ae zıtlığı da bu kelimede çekirdek olarak zıtlıkların cem olduğunu ispat eder.. Havva kelimesine baktığımızda ise

H=Boğazsı, akışkan

V=Dudaksı, akışkan…

Diğer ünlüleri az önce incelediğimizden şimdi incelemeyeceğiz.. Baştaki h sesinin sonradan oluşmuş bir ses olduğunu var saysak da değişen bir şey olmayacak.. V sesi bildiğimiz gibi Adem kelimesindeki M sesiyle akrabadır.. Önce M sesi ya da B sesi oluşur, daha sonra bu sesler V, F gibi seslere dönüşürler.. Bu durumda asli M sesinden türemiş olan V sesi Havva kelimesinde ortaya çıkmaktadır.. Bu V sesi diğil bir ses yani dudaksı bir ses olarak bizim görüşümüzü ispat etmektedir. V sesi dişildir ama bir o kadar da erkeksidir.. Zira M sesinden türemiştir.. Aslında dişillik ve erillik bu noktada iç içe girmiştir.. Bu da aslında “insan” denilen varlığın ayrımının onun cinsiyetinden değil de yapıp edebildiklerinden, çalışmasının derecesinden, ilminden ve benzeri kesbi yönlerinden kaynaklandığını ortaya koyar.. Bu da apayrı bir konu olduğu için bahsimizden hariçtir.

Bu Adem, Adam, Edım ve benzeri şekillerde telaffuz edilen kelime, köken olarak hangi kelimeden gelmektedir sorusu kafayı kurcalayabilir.. Eğer bu kelimenin –em bölümü dişiliği temsil ediyorsa ki aslında Babil dönemindeki varlıklara çift isimler verilmesi geleneğinin ta ilk insana ulaştığını da ispat edebilir bu.. Ad bölümü de erkeksi bölüm olabilir.. Tabii ki bu sadece bir iddiadır, tahmindir.. Bu yazımızın bu gibi bölümleri de “deneme” olarak algılanmalıdır..

Havva bir kadın olarak karşısındaki erkeğe Adem ya da Adam diyerek seslenmektedir.. Bu kelimeyi söylemek için önce ağız genişçe açılır alt dişe yakın olan dil “d” sesiyle birlikte üst dile değer sonuçta da kelime dudaklarda biter “m” sesiyle… Kendinizi su içerken ya da bir lokmayı yerken düşünün Adem, Adım, ya da Edım benzeri bir ses çıktığını fark edeceksiniz.. Bu sesler açıkça yutkunma sesleridir.. Havva bu sesleri çıkarmakta çok zorlanmamıştı herhalde.. Onlar elbette gündelik hayatta yemek yiyorlar, su da içiyorlardı.. Aslında Havva’nın bu yutkunması; onun Adem’e yemek gibi, su gibi ihtiyacı olduğunu, Ademsiz gayet güçsüz, zayıf olacağını ortaya koyar.. Sondaki m sesi de tüm dudaksı seslerde olduğu gibi “sevgiyi” de ifade eder. Adem ise eşine Havva diye seslenerek nefes alıp verirken çıkarılan tabii sesin bir taklidini ortaya koyar gibidir. Demek ki Adem de eşine havaya, nefese ihtiyaç duyduğu gibi muhtaç olduğunu ifade ediyor.. V sesi de dudaksı bir ses olarak onun eşine olan sevgisini ortaya koyar..

Demek ki bu örneklerdeki ve benzeri sesleri çıkarabilme kabiliyeti insanoğluna yaratılıştan verilmiştir.. Kediler “miyav”, köpeklere “hav”, koyunlara “me” detirten, onların bazı sesleri çıkarmalarını sağlayan çevresel faktörlerden çok öte iç güdü denilen ve mahiyeti bilimce bir türlü açıklanamayan etkiler vardır.. İşte bu sevk-i tabii ya da sevk-i ilahi diye adlandırılan etkiler sayesindedir ki ilk insan en az 9, 10 sesi çıkarabiliyordu bebeklerde olduğu gibi. İlk dil de zaten onun çıkardığı bu ilk seslerin çeşitli şekillerde kombinasyonundan oluşuyordu.. Bu ilk dille bir kere Ad sesini erkek, güçlü varlık için kullanan Havva daha sonra tüm güçlü ve erkeksi varlıklar için de Ad sesinden türeyen kelimeler oluşturacaktı.. Havva’nın çocukları da onun öğrettiği bu dil sayesinde birbirleriyle anlaşabileceklerdi.

Şimdi şu andaki dünya dillerinden bizi bu Adem ve Havva-Eva kelimelerine götürecek örneklere bakalım.

Öncelikle büyüklüğün, güçlülüğün en üst makamında bulunan İlah kavramını karşılamak için dünya dillerinde kullanılan kelimelere bir bakalım:

Go(d)=İngilizce
(T)engri=Türkçe
(D)ei=Latince
Hu(d)a=Farsça
Eha(d)
Ka(d)ir
Same(d)
(T)eala=Arapça
(D)ingir=Sümerce
A(d)on=İbranice

İlah kelimesini karşılamak için çeşitli dillerde kullanılan bu kelimelerdeki bilhassa “d, t” dişsi seslerindeki benzerlik bu kelimelerin Adem kelimesindeki “d” dişsi sesini içermeleri bir tesadüf olmasa gerek..
Erkeksilikleri ile daha belirgin olan kelimelere bir bakalım:

Dadı=İngilizce (Baba)
Dede=Türkçe (Baba, Büyük Baba)
Father=İngilizce (Baba)
Peder=Farsça (Baba)
Brother=İngilizce (Erkek Kardeş)
Ata=Türkçe (Baba, dede)
Ced=Arapça (Dede)
Birader=Farsça (Erkek Kardeş)
Zad= Farsça (Oğlan çocuk )

Bu ve benzeri kelimelerdeki “d, t” dişsi seslerinin benzerliği de bu “d” sesinin erkeksiliğini bize hatırlatan müstesna ortak dil kalıntılarından bazılarıdyr.. Hatta Türkçe’mizdeki Daş, Deniz, Taş gibi celalli varlıklara verilen isimler de ortak bir dil mantığının izlerini taşır gibi gözükmektedir.

Dünya dillerinde dudaksı sesler de genel itibariyle dişiliği ifade eden sesler gibi gözükmektedir. İlk ortak dilde bu Eva kelimesinden mülhem olarak dişil varlıkları ifade etmek için “M, V” benzeri dudaksı seslerin kullanıldığı bilinmektedir.. Belki de bebeğin “emme” eyleminin bir nevi taklidi yoluyla çıkarılan; “annemsi” ve “kadınsı” kavramları ifade etmek için kullanılan “m” sesine dünya dillerinde belirttiğimiz ölçüler ışığında sıklıkla rastlamaktayız.

Ümm=Anne (Arapça)
Mam=Anne (İngilizce)
Mother=Anne (İngilizce)
Mader=Anne (Farsça)
Aba=Anne, Abla (Türkçe)
Bibi= Hala (Türkçe)
Umay=Tanrıça (Türkçe)
Women=Kadın (İngilizce)
Meme=Meme (pek çok dilde)
Em-=Emme fiili.. Türkçe’de ve diğer dillerde kadınlarla ilgili olarak kullanılan pek çok kelimede bu dudaksı seslere bilhassa da “m” sesine rastlarız..

Adem kelimesinin sonundaki “m” sesi gibi dudaksı seslerin erkekler için de hususileştiği görülmektedir.. Bu sesin erkeksi bir yönünün de olduğu bu örnekle ortaya çıkar:

(B)aba=Türkçe (Baba)
(B)ava=Farsça (Baba)
(P)apa=Latince (Baba)
(B)irader=Erkek kardeş (Farsça)
(B)rother= Erkek Kardeş (İngilizce)
E(b)u= Baba (Arapça)
A(b)a=Baba (Aramice)
(B)en=Oğul (İbranice)
(B)in=Oğul (Arapça)
(B)ar=Oğul (Aramice)
(P)ir=İhtiyar erkek (Farsça)
(F)ather=Baba (İngilizce)
(P)eder=Baba (Farsça)
(B)ey=Erkek büyük

Bütün bu kelimelerdeki bpf seslerindeki ortaklık, manadaki yakınlıkla da birleşince bizi ortak bir dile taşımaz mı? Bilhassa b sesi ve onunla akraba olan p ve f sesleri erkeksi kavramları ifade için seçilmişe benzemektedir.. Ancak yine bir dudaksı ses olan M sesi ize az önce verdiğimiz örnekler de gösteriyor ki dişil varlıkları karşılamak için kullanılan bir ses olmuştur ilk dünya dilinde..

Bugün dünya dillerinde sevme fiilini ifade eden kelimelerde de bir benzerlik göze çarpar:

Se(v)

Lo(v)e

Hu(b)

Lie(b)e

(B)use=Öpücük (Farsça)

Ö(p)=Türkçe

(M)aç=Farsça (öpme)

ve benzeri örneklerden sevgi onla ilgili pek çok kavramın da dudaksı seslerle ifade edildiğini görürüz.. Bu da ilk dünya dilinde bu tarz kelimelerin ortak olduğunu gösteren ayrı birer delil olarak belirmektedirler..

Bu verdiğimiz örnekler meselemize bir başlangıç olmaları açısından yeterli gözükmektedir.. Fakat bütün dünya dilleri bilhassa Afrika, Avustralya vb. kıtalarda yaşayan yerli halkların dış etkilerden daha az etkilenmiş dilleri ciddi çalışmalarla incelenmelidir.. Bu dillerde de bizim savlarımızı destekleyecek deliller bulunabilir..

Biz çeşitli imkansızlıklardan dolayı bu dillere ulaşamasak da onlarda da diğer yaygın dünya dilleriyle benzer pek çok kelimenin, kuralın var olduğunu bugüne kadar yaptığımız çalışmaların tutarlılığına dayanarak söyleyebiliriz.. Ancak bilimsel olarak bu görüşümüzü ispat etmek için o dilleri; ses yapılarından tutun da cümle kurulumlarına kadar incelememiz gerekmektedir. Bu imkanı elde ettiğimiz anda bu alandaki buluşlarımızı da güzel ülkemiz Türkiye’mizle ve onun güzel insanlarıyla paylaşacağız diğer görüş ve savlarımızı paylaştığımız gibi..

Umarız dünya insanları “ilk insan topluluğunun” o samimi, katıksız birlikteliğine ulaşır bir gün.. Bu birliktelikte ise bütün uluslar getirmiş oldukları farklılıklar ile o “insanlık topluluğunu” zenginleştiririler..

Kim bilir belki güzel dilimiz Türkçe de mantıklı ve formülize edilebilir yönleriyle, o “insan topluluğu” tarafından “bilişim dili” olarak kabul edilir bir gün..

Kim bilir belki de o gün, çok yakındır!

Oğuz Düzgün
Kullanıcı kimliğini gösterOğuz Düzgün tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Eyl 2005
Bildiriler: 408
Şehir: KAYSERİ
Alıntıyla Cevap Gönder
Oğuz Bey,
Öncelikle aramıza katılmanızdan duyduğum memnuniyeti belirtiyor ve "hoş geldiniz" diyorum. Oldukça yararlandığım bu yazınızdan dolayı sizi kutluyorum. Sadece bir dil bahsinden söz etmiyorsunuz, aynı zamanda insanlık dersi de veriyorsunuz. Lütfen bu güzel düşüncelerinizi bizimle paylaşınız. Sizin gibi değerli dostlara her zaman ihtiyacımız olacaktır.
Sizi mubabbetle selamlıyorum.

_________________
Ne mutlu Türkçe konuşana
Kullanıcı kimliğini gösterS.Burhanettin AKBAŞ tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderE-mek gönderKullanıcının web sitesini ziyaret etMSNM
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 22 Nis 2006
Bildiriler: 274
Şehir: Adana
Alıntıyla Cevap Gönder
İlk insan, bu göçleri yapmaya zorunluydu..Çünkü büyük bir plan vardı ve bu plana göre mesela Türkiye devletinin şu Anadolu topraklarında bugün var olacağı, Afrika’da bugünkü devletsel ve toplumsal yapılanmanın oluşacağı, İbranilerin nerede yerleşmesi gerektiği, Türk milletinin nerden varlık sahnesine çıkacağı, Amerika’nın ne zaman keşfedileceği; bütün bunlar ve daha fazlası öngörülmüştü..İşte dillerin oluşması ve başkalaşması da bu planın küçük bir parçasıydı..Ama etkileri çok büyük olan küçük bir parçası..

Sayın Düzgün,

İnsanın göçlerini zorunluluğa bağlamış olmanız doğrudur. Fakat sizin yukarıda ifade ettiğiniz türden bir plan Tanrı'nın adaletine tamamen terstir. Seçmiş olduğunuz kelimeler, "Tanrı bizi katında saat gibi kurdu dünyaya saldı;hem, kendi isteğine göre yarattı bir de yargılayacağını söylüyor." şeklinde bir düşünceye kapılmamı engelleyemiyor. Bu Fikrinize katılmadığımı belirtmek isterim.
saygılar
Kullanıcı kimliğini gösterkekmeg_er tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
AÇIKLAMA
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 09 Oca 2006
Bildiriler: 10
Alıntıyla Cevap Gönder
Sayın Kegmeg_er beyin yorumuna cevabım:

Şöyle bir milyarlarca yıl öncesine gidelim... Küçücük bir atom oluşuyor ve bu atom birden büyük bir patlamayla patlıyor... Buna "Big Bang" (Büyük Patlama) diyor Stephan Hawking.. Şimdi o atomun içerisinde bir yerlere yerleştiğimizi ve geçen milyarlarca yıllık sürede oluşan bütün oluşumları da izlediğimizi var sayalım... Evet atomlar bölünmeye başladılar ardından bu atomlar milyarlarca yıl boyunca kâinatın bugünkü düzenli şekle gelmesini sağlayacak oluşumların içinde bulurlar kendilerini... Ve bugünkü düzen oluştu... Bu yolculuk esnasında şunu düşünürüz her halde: "Bir gizli el bütün bu gidişi olumsuz imkanlardan olumlu seçeneklere yönlendiriyor... " İşte dillerin oluşumu ve bugünkü düzenli, renkli şekillerine dönüşümü de bana bir gizli eli hatırlatıyor yani bir gizli özneyi...
Öznesiz bir cümle kurulamayacağı söylüyorum sadece... Kurabilen kursun bakalım... Beni sakın cebriyye fırkasından ya da fatalist bir anlayışa sahip kişilerden sanmayın... Ben mutezilenin halk-ı efal (insan fiillerini kendisi yaratır) tezinden de cebriyyenin la ihtiyarul ins illa hu (insanın iradesi yoktur, o rüzgarda sürüklenen bir tüy gibidir, adeta bir robottur) zırvasından da uzağım... Yani inancım açısından zaten bu görüşleri kabul edemem. Yapıp ettiklerimde sorumluluk bana ait diye de onların yaratıcısının ben olduğumu da söyleyemem... Allah'ı, evreni kendi haline bırakmış ve çekilip göklerine keyf ü sefa süren(haşa) bir Tanrı gibi algılamanın modası 1400 yıl önce Kur'anla birlikte hak-ı yeksan oldu... O her şeyde herşeyden ötedir... O bizi bir saat gibi kurup göndermez dünyaya... Her an-ı vahidde tecellileriyle her fiilin arkasındaki özne odur... İman bunu gerektirir...
Şu anda klavyelere basıyorum parmaklarımla... Evet bu gafilane ve eskilerin de söylediği hab-ı gaflet (gaflet uykusu) bakışı... Fakat o zahirdeki fiillerin ötesinde her zerremi kıvılcımlandıran bir kudret bombası her salise infilak edip durmakta... İşte iman bunu hissettiriyor... Fakat zahirde ben "parmaklarımla klavyenin tuşlarına basıyorum" Parmaklarımın kemiğinden hücrelerine ve onların içinde deveran eden kan dolaşımına kadar hangi birinin tasarrufu benim elimde? Ve doğduğumda hazır bulduğum şu vücut elbisesi, gezegenler, galaksiler, H2O, DNA'larımın şifreleri, oksijen, güneşteki Hidrojen patlamaları, çiçeklerin tohumlarındaki kader programları hangi biri benim eserim? Şöyle bir vücuduna baksan yüzde kaçının hakimiyyeti senin elinde?
Evet insana sadece bir meyil ve seçme yeteneği verilmiş... Biz irademizle elbette o seçtiğimizden mesulüz fakat seçtiklerimizin doğuracağı sonuçlarda sonsuz yaratıcının izleri yoktur demek de imkansız... Şu şeytan'ın Kur'an'da da geçen hikayesini hatırlayalım... O da tercih yapabilen fakat cinsi farklı bir şuur sahibi... Kötülüğü tercih ediyor ve cennet'ten kovularak dünyanın bir imtihan yeri olmasında baş rolü üstleniyor... Şimdi şu şeytan ve onun kötülük telkinleri olmasaydı zaman-ı ademdenberi iyiler ve kötüler birbirinden nasıl ayırt edilebilecekti? Ve insanoğlu onunla mücadele etmeseydi nasıl olgunlaşabilecekti? Soğuk olmasa sıcaklık, gece olmasa gündüz anlaşılamayacağı gibi şeytan olmasaydı iyiliklerimiz anlaşılamayacaktı... O zaman bu şeytan'ın varlığı tam da bir ilahi adalettir... Evet şeytan kendi seçtiği işi yapmıştır ve saat gibi kurulmamıştır ama onun bu seçtiği işi yapması dünya sahnesini, cenneti, cehennemi doğurmuştur... O halde bizim hesaplarımızın da ötesinde hesaplar yapılıyor... Her an faal, her an iş başında bir Tanrı... İncil'in deyimiyle "yaşayan, diri Tanrı" işte o Allah'tır... Çünkü o sonsuzdur ve sonsuzluk bölünme kabul etmez... O her şeyde sonsuzdur her şeyde eğer sonsuz olduğuna inanıyorsak... Sonsuz üzerinde yapılan bütün işlemler sonsuzu netice vermez mi? Peki o sonsuzu neden kendi sonlu beynimizle kısıtlamaya ve ona dar alanda kısa paslaşma rolünden başka da sonsuz roller verme konusunda geri durmaya çalışıyoruz... Zaten biz ona kendi senaryomuzun rollerini biçsek de biçmesek de o neyse odur ve o sonsuzdur hiç bir fani rol elbisesini yüklenemyecek kadar...
Tanrı adaletinin gereği olarak benim o bahsettiğim icraatlarını yapmaktadır eğer Tanrıya inanıyorsak... zaten biz olaylara nisbi baktığımızdan neyin adil ve neyin de adaletsiz olduğunu anlayamamaktayız... Mağluba göre yenilmesi ona zulmedilmesi, galibe göre ise yenmek, suçlunun cezalandırılarak adaletin sağlanması demek... Yağmur, çiftçiyi sevindirirken, dışarda aniden yağmura yakalanan bir hastayı üzebilir... Ama bunlar aynı zamanda iki kişi için de mahz-ı adalettir (adalet kaynağıdır) Bizim gündelik yaşantımızda, yapıp ettiklerimizde belki daha çok şuuraltımızın etkisi var... Ve biz maalesef şuuraltımızı, onun mahiyetini tam manasıyla bilememekteyiz... Freud gibi psikologlar uykularda görülen rüyaların şuuraltında depolandığını ve hayatın akışını etkilediğini ifade etmektedirler... Hepimiz kabul ederiz deriz ecel ve doğum onun elinde... İşte milletlerin, medeniyetlerin, devletlerin doğumu ve ölümü de Tanrı'nın elindedir... Şu kadeş anlaşmasını hatırlayalım... Bir güneş tutulması sağlamıştır bu anlaşayı ve tarihin seyri değişmiştir... İslam alemi zayıflamış ve Moğollar Cengizle birlikte tüm İslam topraklarını istila etmişlerdir. Fakat bu Müslümanların o dönemde birleşmesine sebep olmuştur haçlı istilası da böyle bir neticeyi doğurmuştur... Lale devri eğlencelerine dalan Osmanlı çöküşün eşiğine gelmiştir ama bu da gereklidir ki Türkiye Cumhuriyet'i doğsun... Osmanlı çökmeseydi Türkiye olabilir miydi?
Hele Atatürk'ün çıkışı bu da mı tesadüflerle izah edilecek... Bitmiş tükenmiş bir devlet, yedi düvel hücumda ve birden bir asker istifa edip Türkiye Cumhuriyetini kuracak adımları atıyor... Şu Çanakkale'yi hatırlayalım... Atatürk vuruluyor saatinden ve kurtuluyor... Pekala bu da mı tesadüftür ve Tanrıyla bir bağlantısı yok mudur bu tür hikmetli olayların. O Atatürk Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk. Çanakkalede Seyyid Onbaşı tesadüfen sırtlar 270 kg'lık mermiyi düşmanın en güçlü gemilerinden birini kı payı vurur ve Çanakkale Geçilmez olur... Peki hiç bir şey değişmeyecekse hayatımızda neden dua edip duruyoruz? Demek ki Allah'ın bize göre olumsuz gözüken bazı olayları değiştirebileceğini kabul ediyoruz... Bu durumda bu adaletsizlik mi olmuş oluyor? Fatih otranto'ya kadar dayanır ve yolda vefat eder... Ve gel bakalım bugüne işte Avrupa Birliği... "İstanbul fetholunacaktır" der Hz.Muhammed ve fetholunur İstanbul... Çünkü Avrupa Birliği kurulacaktır ve onun oluşması için her türlü şart hazırlanır... Ne işi vardır Tarık bin ziyadın İspanya'da ama onların üniversitelerinde yetişen avrupalılar bugünkü bilimi, medeniyeti ellerinde tutarlar... Rönesans, reform, Fransız ihtilali vb. sosyal hadiseler ve bugünkü dünya... Neden ilham sadece şairlere hamledilir... Bence politikacılara da, askerlere de, bilim adamlarına da ilhamlar gelir ama onlar kendi şiirlerini yazarlar kendi mesleklerine uygun olarak...
Sözlerimde bahsettiğim plan DNA'larımız, çiçeklerin tohumları, ölüm, doğum gibi olayları karşılar ki bu kelam ilminde kader-i ıztırari (zorlamalı kader) grubuna girer... Senin attığın taş senin isteğinle atılmıştır ama bir başkasının kafasına düşerek onun ölümüne sebep olmuştur... Burada ölen için bir kader-i ıztırari (kendi irademizin haricinde) bir kader hükmetmiştir... Öldüren kader-i ihtiyari ile (isteğe bağlı, zorlanmadan) atmıştır ama sonuç onun istemediği hatta düşünmediği bir şekilde sonuçlanmıştır... Mesela çoğumuza deprem hadisesi kötü bir olaymış gibi gelir ama aslında Allah'ın adaletinin tecellisidir... Zira yer ara sıra böyle sallanmasa sıkışan enerji onu bir atom bombası gibi infilak ettirebilecektir... yani 100 yıllık bir düzen için 15 saniyelik bir sarsıntı gereklidir... Evet Allah sınırsız ilmiyle ezelden ebede olacak her şeyi bilir... Ve o bütün bu gördüklerini Levh-i mahfuza yazmıştır... Biz o yazılan senaryoyu oynamıyoruz ama orada yazılanlar bizim yaptıklarımız, yapacaklarımız yani zaten sorumlu olduğumuz işler... takvimlerde yıllar önceden güneşin ne zaman tutulacağı bellidir ama takvimde yazdığı için güneş tutulmaz; güneş tutulacağı için bu olay takvime yazılmıştır... Ancak Peygamberlerin gönderilmesi, kutsal kitapların indirilmesi, mucizeler gibi inanan her insanın kabul ettiği olaylar da Tanrı'nın sosyal hayattaki olayların seyrine müdahale ettiğini gösteren bir kanıttır... Buna inanmayan açsın Kuran'ı, Tevrat'ı, İncil'i okusun... Orada insanların yaşantısına karışan, onların sosyal yapılarını değiştirmeye çalışan bir Tanrı görürsünüz... Bu da onun faalliğinin Kelam (söz, konuşma) sıfatıyla ortaya konuşudur...
Hasıl-ı kelam... Ben cebriyye fırkasından değilim... Bir cüz-i iradem olduğuna inanıyorum ki Kur'an bunu söylüyor zaten... Kurulmuş bir saat değil her salisenin milyonda birinde yaratılan varlıklar alemi içinde yaşadığıma Kuantum fiziğinin de şehadetiyle inanıyorum. Her an tecellide bir Tanrı... Ve benim inacıma göre benim söylediklerim Allah'ın adaletinin gereğidir... Sui zannı önlemek için bu kadar uzun yazdım... Bunlar benim inancım... Kimse benim gibi de düşünmek zorunda değildir... fakat yanlış anlaşılmaktan korktuğum için bu kadar uzun izahat yaptım... Sanırım ne demek istediğimiz anlaşılmıştır o sözlerimizle... Allah'ın adaletine dil uzatmaktan ve ona ters düşmekten de sonsuz haya ederim... Ve o sonsuz dosta bu yazıları şu an buraya yazmayı nasip ettiği için sonsuz teşekkürlerimi sunarım...
Ve kekmeg_er kardeşime de muhabbetlerimle selamlar sunarım...
Kullanıcı kimliğini gösterOğuz Düzgün tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
Adem ve Havva Dili
Bu yazışma ortamında yeni konular açamazsınız
Bu yazışma ortamında bildirilere cevap veremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri değiştiremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri silemezsiniz
Bu yazışma ortamında anketlerde oy kullanamazsınız
Tüm saatler GMT +2 Saat  
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)  

  
  
 Cevap Gönder  
Yeni Sayfa 2