Ana Sayfa
DİLİMİZİ KORUYALIM, ONA SAHİP ÇIKALIM
TÜRK DİLİ SEVDALILARININ BULUŞMA YERİ
Cevap Gönder
PERİHAN REYHAN ALKAN KÖŞESİ
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
SEVGİYİ YARINLARA BIRAKTINIZ!..

Evet böyle der, aynen böyle söyler Behçet Necatigil bir şiirinin bir dizesinde. Sevgiyi mi sadece, neleri neleri bırakmadık ki yarınlara, neleri ertelemedik veya ısmarlamadık ki?!

Basım aşamasındaki kitabımda yer alan mektuplardan birinde, benzer duyguları ben de dile getirmiştim. (Bugün, dünün yarını. Dün de bir evvelki gününkiydi. Hani yarın belki, hatta muhakkak dediklerim? Hani yarınlardan beklediklerim, umut ettiklerim, yarınlara ertelediklerim? Bugün neredeler?) Ve yine benzer bir şiirimden birkaç dize;

Ertelendi yarınlara bugünler
Bugünlerse dünlerin yarınları.
Gel değiştir seyrini kaderin
En güzel şafağı göreceksin
En güzel yarınları o zaman
O yarınlar ki
Sevgi dolu, umut dolu.
Aydınlık ve sımsıcak.

Hiçbir şeyi, evet hiçbir şeyi bırakmayalım yarınlara. Hemen bugün, hemen bu an hayata geçirelim.

Öncelikle sevgiyi ertelemeyelim. Sevelim insanı, doğayı, hayvanı, havayı, suyu. Sevgisizliğin bizi getirdiği nokta vahim, görelim bunu lütfen.

Gelinen bu noktada düşünüyorum ki, insanlar sevgiyi, sevmeyi mi unuttu ki acaba? Ne olduğunu ya da sevmek denen duygunun. Nasıl bir şey olduğunu veya.

Bakıyorum da herkes herkese aşkım diye hitap ediyor, bir tanem, hayatım, canım… Daha on dakika olmuş, hatta daha ilk merhabada yine aynı sözcükler, yüzünü dahi görmediği, bir vesileyle telefon görüşmesi yapmakta olduğu herhangi birine bile, kimdir, nedir, kaç yaşında ve konumu nedir bilmek düşünmeksizin.

Bu kadar basit mi bu duygu, bu sözcükler, bu kadar mı sığ taşıdığı anlam? Adı üzerinde, bir tane, bir tane bir tanedir ve bir kişiye söylenir, tektir o, bir ikincisi yoktur. Varsa da bir tane olmaktan çıkar o bir tane, bir insanın onlarca bir tanesi olmaz. Can, en aziz, en değerli, kolay kolay vazgeçilemeyen, o halde, öylesi aziz, yüce, değerli ve vazgeçilmeze söylenebilir ancak ve uğrunda canını verebileceğine. Her önümüze gelene verebilir miyiz canımızı? Hayat da öyle. Aşk, o ulvi, o müstesna duygu. Kolay kolay rastlanamayan, yaşam boyu bir, bilemediniz iki kez rastladığımız, ya da hiç tanımadan yılları tükettiğimiz. Kolay mı telaffuz rast gele, aşkım demek her önüne gelene. Yapmayalım ne olur, ucuzlatmayalım bu yüce duyguları bu denli.

Ve yürekten sevelim sevdik mi, canı gönülden, dilde olmasın sözcükten öte gidemeyen. Evet, seviyorsak söyleyelim ve yaşayalım o sevgiyi. Hemen şimdi, hiç ertelemeksizin ve de sık sık yineliyelim davranışlarımıza da yansıtarak.

Yaşatıp yaşayalım o duyguyu tüm görselliği ve içtenliğiyle, yarınlara bırakmadan!..

Yarınlar yok belki, hatta yarın bile yok belki de!

p.r.alkan
:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

SEN GELMEDEN ÖLMEYECEĞİM!

Nasıl ayrılacağız seninle diye kaygılarla yaşanan günler, ne kadar da çabuk getirdi o kaçınılmaz anı.

İşte ayrılık! İşte askerlik! İşte ana kucağından asker ocağına gidiş!

Allah ayırmasın hiçbir anayı, ama dönüşü kaygılı gidiş bu gidiş. Dönebilecek misin acaba? Geleceksin her ne olursa olsun biliyorum, bitecek bir şekilde bu askerlik, bu kutsal görev ve geleceksin!

Ama nasıl olacak gelişin, işte bunu bilmek mümkün değil, bilemiyorum. Gidişin gibi gözü yaşlı olacak dönüşündeki kucaklayışım da, lâkin ne adına, sevinçle gururla, övünçlü mü, gurur yanı sıra, acılar kahırlar sen bir, ben binlerce kez ölerek mi pek çok anne gibi bilemiyorum? Bilemiyorum; o ocaktan, ocağını tüttüreceğin günlere mi olacak dönüşün, ocaklar söndürmeye mi?

Dilerim tüm annelerin yavrularıyla birlikte, sağ ve salim dönersin sen de, dilerim güzellikler, huzurlar, hazlar bekliyordur hepinizi, en güzel yaşamları dolu dolu görmelere.
…….

Şehit olmada arkadaşların bir bir, bilemezsin analar nasıl dirilmede ölüp ölüp her gelen haberle. Listelerde evladının adını aramak nasıldır çarpıntılarla. Yüreğin ağzında, nasıl yarım yamalaktır yine de o oh deyiş görmemekle, onca şehide kan ağlarken, her birinde kendi evladını görürken, bilemezken o anda evladının nerede ve ne halde olduğunu. Nasıl bir sevinçtir o, hiç duyulmamış ve buruk bilemezsin!

Bırak yanı, doğru dürüst yatmadığınızı, uyumadığınızı da biliyoruz biz, bizler bile yatamıyoruz, kaldı ki siz. Üzülme kadir bilmezliğe, onca özverinin görmezden gelindiğine, şayet o söz kulağına gelirse. Biz biliyoruz ne yaptığınızı da, nerede nasıl yattığınızı da, yan yatanın pek çok konuda, kimler olduğunu da!
……

Azrail bu sabaha karşı saatlerde yine sordu hatırımı, bu defa iyiden iyiye ürküterek. Yine kıyamadı, seni son kez görmeden alıp götürmeye. Sıra bende dedim ona. Bende sıra bence, ama ne olur söyle Allaha, bozmasın sırayı. Götür, geleceğim, korkum da yok, tek korkum son kez görmeden olmasın oğlumu. Son kez, bir kez daha göreyim onu, söz geleceğim takılıp da peşine. Ama şimdi değil. Ne olur şimdi değil, götürme, bu defa da dön eli boş.
…….

SANA DA SÖZ…
SEN GELMEDEN ÖLMEYECEĞİM!..
















:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::


YEMİN TÖRENİNİZDE!..

Gözünde ne zaman ya? görsem ben daha bir a?ladym yüre?imle birlikte, canyn acydy?ynda da öyle. Ama o gün sevinç duydum, o gün gurur duydum, mutlandym olabildi?ince. Acy de?ildi yüre?imdeki gözya?laryny gördü?ümde. Sevinçti hazlarla, mutlany?larla sarmal. Kendi adyma da. Demek ki verebilmi?tim bazy de?erlerin bilincini, demek ki ekebilmi?tim tohumlaryny yüre?ine ki sen bu boyuta ye?ertebilmi?tin onlary. Nasyl gururlandym seninle o gün, nasyl övünç duydum yüre?inle anlatamam. Yanacyklaryn kypkyrmyzy, ellerin buz gibiydi o gün, yerlerde erimi?, kar kalmamy?sa da ayazdy, olabildi?ine ayaz. Buram buram buhar saryyordu etrafy onca a?yzdan çykan. Ü?ümüyordum bahardy bana mevsim, yemye?ildi ortalyk filiz filiz kamuflaj gisilerinizle, yüzlerinizde açmy?ty her birinizin çiçeklerin en müstesnasy, dikendi dü?mana, dosta sunulan dostluk elleri ellerinizdeki silahlarynyz.
Yçimin tek buruk tarafy, anne ya da babasy olmayan veya gelemeyen, sizlere özençle bakyp boyun büken ta?ydy?y gururun yany syra arkada?larynaydy. Sarmak sarmalamak istedim onlary da typky senin gibi, typky sana sarylyr gibi. Yçimden binlerce saryldym bilmiyorlar ki.
Evet, tahmin etti?in gibi, yemin töreninizden bahsediyorum. Biliyordum, biliyordum ama bu boyutunu bilmiyordum vatan sevginin, görev a?kynyn ve bu kutsally?ynyn bu denli bilincinde oldu?unu da.
Bir sen vardyn a?layan, yurt dy?yndan gelen iki arkada?ynyn yany syra. Sonra söylemi?tin arkada?larynyn dile getirdi?ini, daha sonra dediklerini: Çok zor tuttuk kendimizi a?lamamak için diye. Misafirler içinde de bir ben hyçkyryklara bo?untuyla, istiklal ve onuncu yyl mar?yna e?lik edemeyen. Onlar da gözya?laryny içlerine akytabilenlerdi belli ki. Biz becerememi?tik gizlemeyi saklamayy yüre?imizde.
Çok ?a?yrdym inan seni öyle a?lar gördü?ümde. Dedim ya biliyordum, ama kendini tutamayyp hyçkyryklarla a?layaca?yny hiç dü?ünmemi?tim. Hele tören bitimi dedin ya: Anne korkuyordum, rüyalaryma giriyor, kâbuslarla uyanyyordum gelmeden, her gece bir mayyna basyyor, kolum baca?ym kopuyor, her gece bir hain ku?unla vurulup ?ehit oluyordum. Ama burasy, asker oca?y çok farklyymy?, dy?ardan baky?la korkuluyor, endi?elerle uykular kaçyyormu?. De?il korku, daha bir yüreklilik geliyor her gece üzerime, daha bir cesaretleniyor, daha bir güçleniyorum. ?u an vatanym için seve seve ölürüm. Hele o yemin esnasynda, “Seve seve ölece?ime” derken nasyl da tüm yüre?imle söyledim ve inan ölebilirim gözümü kyrpmasyz, ?u an öl desin komutanym gözümü kyrpmam. Yyllarca duyguyla dinledim bu mar?lary ama bu günkü kadar hissetmedim, bu günkü kadar etkilenmedim, asker oca?y, o ruh, o duygu çok farklyymy? gerçekten, derlerdi de inanmazdym.
Komutanlarymyn etkisini ve ba?arysyny da inkâr edemem. Onlary da çok farkly dü?lüyor, endi?eleniyordum; arkada?lar, dostlar, a?abey, karde?ler yeri geldi?ince çok ?a?yryyorum.
Biliyordum gidi? öncesi duygularynyn de?i?ece?ini, bu günkü duygu boyutuna eri?ece?ini de. Anlatmy?tym uzun uzun yüreklendirmek adyna, ayny endi?eleri ta?yyyp içime akytarak da olsa ya?ymy, gururum yany syra.
Demi?tin bir gün çünkü tam anlamyyla gizleyememi?im ki endi?emi hissedip: Anne senin inancyn zayyf; gururla ba?y dik gezmelisin, a?lamak de?il kahkahalarla gülmelisin, ?ehit haberim gelirse ?ayet, çok ama çok sevinmelisin. Utandyrmy?tyn beni de bu söyleminle. Ama her ?eye ra?men ben anneyim yine de. Biryanym gururla övünçle, bir yanym buruk hüzünle, lâkin gözya?ym her iki nedenle.
Dedim ya anne yüre?i i?te.
O nedenle yapamyyorum duygu ve dü?üncelerim senin söylem ve duygularynla birlikte de olsa herhangi bir tercih.
O nedenle ki seni de, tüm karde?lerini de ve kaderlerinizi hikmetinden sual edilmez o yüceye, Allaha emanet ediyor, ellerinizi hiç byrakmamasyny diliyorum, o güzel vatanymyzla birlikte!..
:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

CANIM OĞLUM;
MUTLULUĞUN ANAHTARI SENDE
UNUTMA!


Senin yaprakların henüz filizleniyor. Çiçeklerin bile açmadı daha, yeni belirmeye başladı tomurcukların. Baharın en güzel günlerini yaşamaktasın, tüm coşkusuyla; güneşin pırıl pırıl, sıcacık, ara sıra bulutlansa, yağmur da getirse bulutların.

Ama ben kışın tam orta yerindeyim. Çatır çatır buz tutmuş yollarım. Yürüdükçe kırılıyor ayaklarımın altında. Filizlenmesi, tomurcuklanması şöyle dursun, tek bir kurumuş yaprak bile kalmadı dallarımda. Yerlere düşenleri bile savurup attı fırtınalar.

Umutlar çoğaltıp, düşler kurmak zor benim için. Zamanım az. Yeniden bahar yaşamak, sıcak denizlerde yüzmek yok önümde. Son mevsim yaşadığım. Bırak, bulunduğum mevsimi yaşayayım kendimce diyemiyorum. Henüz bensizliğe hazır değilsin biliyorum. Ellerini bırakamam. Düşmezsin, düşsen de, mutlaka daha güçlü kalkarsın biliyorum. Zorlanırsın başlarda, bocalarsın, şaşırırsın bazen atacağın adımı bile belki.

Ve iyi biliyorum ki bensizlik zor gelecek, katlanılmaz gelecek. Çok özleyecek. Çok arayacaksın beni. Her etkinliğinde yanında isteyeceksin, hiç değilse danışmak adına, sağlığımdaki gibi.

Ama unutma biriciğim. O duygu korkulası bir yetersizlik duygusu değil, her evlâtta olan bir duygudur. Hepimiz yeri geldiğinde, ebeveyn de olsak, bir yerde evlâdız da. Kaç yaşında olursak olalım, ne denli yetkin ve güçlü olursak olalım, kaç evlada ana ya da baba olursak olalım, zaman zaman, o yüce sevgiyi özleriz. O sımsıcak yüreği ararız. Ellerimiz, o huzur dolu avuçların güvencini, başımızsa o karşılıksız sevgiyle yüklü omzun huzur ve hazzını arar. Sakin bir liman gibi sokulmak isteriz, bitimsiz aşkın her an hazır olduğu kollara.

O liman, seni her şeye rağmen seven, her şeye rağmen asla vazgeçmeyen ve sırtını her ne olursa olsun dönmeyen, ama rahatlıkla ve güvençle sırtını dönebileceğin tek kişidir. Annedir o sevginin, o güvencin adı. Ki, ben de hâlâ annemi özlüyor, hâlâ anneme gereksinim duyuyorum pek çok etkinliğimde ve sığınmak güvencine. Akıl danışmak içinden çıkılmazlıklarımda, huzur aradığımda, en çok da hastalandığımda.

Dedim ya, ne yanlışın, ne hatan olursa olsun, karşılık vermesen de o yüce sevgiye, veremesen de beklentilerini ki büyük şeyler de değildir; bir hatır sorma, bir sağlık, iyilik bildirmedir ara sıra. Kızar, kırılır, incinir, sızlar, söylenir de zaman zaman. Aslında, güçlü değildir; yoğun ve süre giden bir duygu değildir hiçbiri. Dönüverdiğinde yüzünü, bir tebessüm varsa görünen, ufacık bir pişmanlık ki olmasa bile, çoktan affetmiş bir yürekle açılan kollar, seni beklemektedir. Emin ol. Ve o bekleyen, sadece ve sadece annendir. Unutma! Bu noktada, sana bir öneride bulunmaktan alamayacağım kendimi. Hiçbir zaman unutmamanı da isteyeceğim. Yaşamının bir yerlerinde bir gün, bir başka kadın girecek hayatına. Kimi çekip gidecek, kimine sen Allahaısmarladık diyeceksin; ta ki vazgeçemediğin ve vazgeçilemediğine rastlayana dek. O noktadan sonra yaşamında artık o kadın olacak; anneni bir kenara itmeksizin. İşte, zorlansan da başlarda, mutlaka dengelemen ve çok dikkatli olman gereken dönemlerden birini yaşamaya başlayacaksın.

Ben yaşıyorsam ve varsam hâlâ yaşamında, bana düşeni yaşayacağım emin olabilirsin. Bir adım geri durup yerimin ve sorumluluğumun bilincinde olacağım. Bir kenarda, anneliğin bilinciyle ve bir anda en az oğlum kadar yetkin, nitelikli, bir de kızım olmasının gurur ve mutluluğunu duyumsayacağım sonsuz hazlarla.

Ne zaman ki bana bir gereksiniminiz olacak, her ne konuda olursa olsun, hep yanınızda, yanı başınızda hazır bulacaksınız beni, ama mutlaka sevgiyle, mutlaka şefkatle ve paylaşımcı.

Arada bir hatırımı sorar, iyi ve sağlıklı, hele hele mutlu olduğunuzu bildirirseniz, bilin ki dünyanın en mutlu annesi, insanıyım! Anneler başka ne ister ki zaten?

Lâfı bir hayli uzattım, ama mutlu ol, çok çok mutlu ol ve eşini de çok mutlu kıl, birlikte çok mutlu olun istiyorum. Bu benim de mutluluğum olacak aynı zamanda. Yalnız, senden tek istediğim: Eşin, yeri geldiğinde, sana bir anne olabilmeli gerçeğine rağmen; aslında onun, senin değil, çocuğunun annesi olduğunu ve konumu ne olursa olsun, öncelikle bir insan, sonra da kadın olduğunu asla ve asla unutmaman!

Gözlemlediğim kadarıyla, bu yolda gerekli davranışlar içindesin. Anne yüreği, kaç yaşında olursan ol, ne kadar doğru ve yetkin olursan ol, yine de endişelenmeden yine de bazı doğruları dile getirmeden, yinelemeden edemiyor.

Kaç yıllık evli olursan ol, öncelikle ve mutlaka saygı olsun yaklaşım ve paylaşımlarında. Sev, çok sev onu, ama içinde saklama, söyle, çok çok, yerli yersiz söyle. Ama sözde kalmasın. Her vesile davranışlarında da görünsün bu sevgi. Ve paylaş, ama her şeyi, sevinçlerini, acılarını, coşkularını, endişelerini ve görevlerini.

Yorgun günün ardından, yuvanıza döndüğünüzde, uzanıp da bir kanepeye, sofranın hazırlanışını bekleme. Gir mutfağa, birlikte hazırlayın, mutlu paylaşımlarla yer alınacak sofranızda yer alması gerekenleri. Yerleri sil, pencereleri, tozları al gereğinde.

Çiçekler getir ona renk renk, demet demet, hediyelerle destekle ara sıra sevgini. Öyle maddi değeri yüksek olması da gerekli değil her zaman. Minik, minnacık da olsa, almış olman, getirip vermiş olmandır esas olan. Düşünüldüğünü, değer verildiğini, sevildiğini anımsatır. Fiyatının ne olduğunu değil. Geçerken yoldan koparttığın minik, tek bir papatya bile yeter bazen. “Çok hoş duruyordu güzelliği seni anımsattı ve sende güzel olur diye düşündüm” de, verirken veya buna benzer bir şey. Bilemezsin ne denli mutlu eder!

Sabahları erken kalk bazen ondan, yastığının yanına bir gül bırak. “Senden güzelini bulamadım bağışla” yaz minik bir pusulaya. Bazen de “Güzel bir geceydi teşekkürler” yazılı bir pusula bırak yastığına. Telefon et, gün içerisinde ummadığı bir anda. Sevdiğini söyle, özlediğini. Mesajlar gönder özlem ve sevginin sarmalandığı ve daha nicelerini. Gerçi sen çok daha güzellerini dile getirir, çok daha anlamlı jestlerle, hoşluklar oluşturursun biliyorum. Dedim ya, ana yüreği anımsatmadan edemiyor.

Yavrunuz olacak bir gün. Onu da paylaş. Oluşturmakla sınırlı bırakma paylaşımını. Sen kalk gecenin bir yarısı ağladığında, altını değiştir, sütünü ısıt içir. Bırak, arada bir de eşin dinlenip uykusunu alsın. Bazı sabahlar sen onu hazırlanmış kahvaltılara uyandır. Bazen de ondan önce gel eve. Hazır sofralara gelmenin sevinç ve hazzını yaşat. Kimi de çok özel olsun o sofralar ve ardından gelen gece.

Kısası sen ne bekliyor, ne istiyorsan ondan, ona da onları ver itina ve özenle. Dediğim gibi, her ne olursa olsun, en kırgın, en kızgın anlarında bile saygıyı asla elden bırakma. Ne biterse bitsin, ne yok olursa olsun; saygı mutlaka var olsun. O yitmedikçe, her şey onarılır ve yinelenebilir unutma! Hele ki, onun her şeyden önce insan olduğunu unutma ve insana yakışır olsun her yaklaşımın!

Yapmayacağından emin olmakla birlikte, endişelenip, uyarmaktan kendimi alamayacağım en önemli iki şey de, eşine asla ve asla kötü, aşağılayıcı, onur kırıcı sözler sarf etmemen. Hele ki dayak! İnan; vurduğun her bir tokat, bende iki olup, iki kat acıtacak yüreğimi ve kanatacak. Her el kaldırmaya yeltenişinde bu gerçeği ve ardından, sana hakkımı helâl etmeyeceğimi bil.

Çünkü sen oğlumsan, o da kızım benim!

Anneler kendisine yapılanı affeder! Onurunu, gururunu, insan olduğunu, kadın oluşunu unutmaz, ödün vermez, ama bir kenara itilebilir gereğinde, karşısındaki erkek, oğluysa. Eşiyse, işler değişebilir. Onur ağır basar, gurur öne çıkar, yaralanır, yıkılır, affedemeyebilir. Yüreğini bıraksa da geride acıyarak, sızlayarak; ardına bile bakmaksızın çekip gidebilir. Ve de asla dönmeyebilir. O nedenle unutma; annenle eşini asla karıştırma ve annenden beklediklerini bekleme ondan! Bir yandan da, annenin de, anne olmanın yanı sıra, bir yerde de kadın olduğunu unutmamaya çalışarak!

Seninle, uzun uzun sohbetlerimiz, çeşitli paylaşımlarımız, etkinliklerimiz oluyor zaman zaman. Görüyorum ki çok güzel aktarımlar yapabilmişim sana; onur adına, erdem adına, sorumluluk adına. Kısası insan olman, insan gibi insan, adam gibi adam olman adına. Ve başarmışım. O nedenle ki sevinçli, o nedenle ki gururluyum senden yana.

Yine de esas kutlanması, esas gururlanması gereken sensin. Çünkü benim vermeye çalıştıklarım, önerilerim, her anne babanın yaptıklarıydı. Sende görmek istediklerim her anne babanın çocuğunda görmek istedikleriydi. Sen verdiklerimi fazlasıyla, kendin de üzerine değerler katarak, özümseyip, hayata geçirdin.

Dilerim değişmez, daha da gelişirsin. İstediğimden daha iyi ve ileri noktalara ulaşmış görürüm seni ve bu birikimlerini, çocuklarına da aktararak, onları kendinden daha ötelere taşıdığını da. İnanıyorum ki öyle de olacak. Zaman zaman yaptığımız sohbetlerde yetkin bir baba adayı görüyorum sende çünkü. Tıpkı yetkin bir eş adayı gördüğüm gibi.

Görüyorum ya, biliyorum da üstelik, ama dedim ya, analar söylemeden edemez. Onların gözünde büyümez çocuklar. Kaç yaşında olursa olsunlar, hangi konumda olurlarsa olsunlar, yine de tembihlerde, önerilerde bulunmadan, endişeler, korkular duymadan edemeyiz. Kendimiz acıkınca, önce sizlerin önüne bir tabak, üşüsek, önce sizin omuzlarınıza bir hırka koyarız. Çok uzaklarda da olsanız, siz yersiniz, biz doyarız, siz üşürseniz, biz hasta oluruz, azıcık sızlasa yüreğiniz, bizimki paramparça olur. Biraz nemlense gözleriniz, biz hıçkıra hıçkıra ağlarız. O nedenle bağışla yinelemelerimi.

Unutma, siz bir aile oluşturacaksınız. Arapça bir sözcük olan aile, taşıdığı anlamı bütünüyle bünyesinde barındırır. (Birbirine ihtiyaç duyan, birbirini esirgeyip gözeten, destekleyen ve birbirine güvenen) demektir, kan veya evlilik bağıyla oluşunun yanı sıra. . Bir aile kurarken ne anlama geldiğini bilerek ve iyice düşünerek kurmalısın. Birbirinize sımsıkı bağlanmanız gerektiğini de unutmaksızın, ama asla bağımlı olmadan. Çünkü bağımlı olmakla, bağlı olmak çok farklı olgulardır. Bunun ayırdına vararak, zedelenmekten uzak tutun bağlılığınızı.

Kadın ve erkek, birbirinden farklı üstünlükleri olan bireylerdir. Bu farklılıkları, eşitsizlikleri anlamına gelmez hiçbir zaman. Çünkü farklılıkları eşitliği bozmaz. Farklılık, burada yarımlık anlamına gelir ki bir aile kurulduğunda, bütünlük sağlanır, birbirlerini tamamlarlar. Bu tamamlanmışlıkla, mutluluğu oluştururlar. Oksijen ve hidrojen gibi; oksijenle hidrojen birleşince, nasıl ki hayatın temeli su meydana geliyorsa, ayrıldıklarında da, biri yanıcı, biri yakıcı iki gaz ortaya çıkar. Ama tek farkı, ailede sadece bir taraf yanmaz, yakıcı olan, kendini de yakar aynı zamanda. Aman biriciğim, ne yakan, ne de yanan olmaya izin vermeyin.

Ve bir ayakkabı gibi, hangi ayağa ait olduğunuzun bilinciyle, ama eşit ve birlikte… Şayet sağı sola, solu sağa giymeye kalkarsanız, hem ayakkabıyı deforme eder, hem ayağınızı rahatsız edersiniz. Dolayısıyla da rahat yürüyemez, gitmek istediğiniz yere varmakta zorlanır, gecikir veya hiç ulaşamazsınız. Aman gözbebeğim, ayakkabılarınızı, ne zaman, nasıl giyeceğinizi unutmaksızın sürdürün birlikteliğinizi ve huzurlu yürüyüşlerle, isterseniz, koşarak, rahatlıkla varın, sizi bekleyen güzelliklere.

Çocuklarını da çok sev. Ve göster her vesileyle sevgini. Kucakla onları, coşkuyla dolu dolu. Başarılarını yürekten kutla. Başarısızlıklarında da kucakla ve çabalarından dolayı en azından, kutla ve gayretlendir, umutlandır, inandır mutlaka başaracaklarına. Desteğini ise asla esirgeme, hoşgörülü ol, özverili ol. Kısası, sevgi ve şefkatinle hep yanlarında olduğunu hissettir ve sarmala onları. Her etkinliklerinin bir ucunu da sen tut, yüklerini paylaşmak üzere, ama pek de ortalarda görünmeksizin!

Senin gibi düşünemediler diye, hatalar, yanlışlar yaptılar diye suçlama, eleştirme, hele hele asla cezalandırma. Onların yaşındaki davranış ve düşüncelerini hatırla önce, sonra da, o günkü aşamaya gelene dek hangi aşamalardan geçtiğini, bilmeden, farkında olmadan ne yanlışlar, ne hatalar yaptığını hatırla. Sonra da al karşına, önce çok sevdiğini ve her ne olursa olsun, yanlarında olduğunu vurgula, devamında da, yanlışını ve hatasını anlat en sevecen sesinle. Üzüntünü belirt, ama öfke ve sinirini baskıla, belli etme. Kendi değerlerini, örnek yaşamakla, zaman zaman da paylaşımcı sohbetlerle aktarmaya çalış. Yollarına çıkan taşları temizle, takılıp düşmesinler diye, ama her gördüğün taşı da kaldırmaya kalkma. Zaten yetişemezsin hepsine. Yine de yetişemediklerinin yaralarını mutlaka sar, sarmala ve iyileşene dek yanlarında olduğunu hissettir her tavrınla.

Sanırım, senin çocukların senden de ilerilerde olacak. Onların babası sen olacaksın çünkü.

Yine, anne amma uzun uzun anlattın. Nereden başladın nerelere geldin dediğini duyar gibiyim. Ama öyle coşkulu projelerle istedin ki yanında olmamı bugün. Telefonda coşkunu ketlememek adına, yanında olacağımı hissettirmeye çalıştım coşkuna ortak olarak. Oysa en kötü günlerimden biriydi yaşamakta olduğum ve ağlıyordum o an. Dışarıdaki eksi bilmem kaç derece soğuğa rağmen, kaloriferi kapamış, incecik giysilerle, üşümek yerine alev alev yanıyordum. Ağlamam da sebepsizdi, umutsuzluklarım ve ölümü isteyişim de, tüm korkularıma rağmen.

Sen, adolesan çağının son günlerinin zorluklarını yaşayıp, sınırsız anlayış, hoşgörü, sabır ve sevgiler bekliyorsun; öfke patlamaları, anlamsız can sıkıntıları ve sinir krizleri geçirdiğin bu günlerde.

Bense, menopozun zorluklarını yaşıyorum, senden çok uzaklarda. Ve bu koskoca şehirde tek başıma… Bilemezsin neleri baskılıyor, neleri yok var saymaya, görmezden gelmeye, tahammüle çalışıyorum.

Üstelik her başım sıkıştığında, her bunaldığımda, içinden çıkamadığım veya karar veremediklerimde, günde bilmem kaç kez telefon edebileceğim bir annem de yok. Ne gel ihtiyacım var dediğimde koşa koşa gelebiliyor, ne de sığınmak istediğimde koşa koşa gidebiliyorum. Uzattığımda çaresiz ellerimi, tutacak sevgi dolu eller uzanmıyor. Sarmalanmak istediğimde, kucaklayacak güvenli kollar yok bana açık. Ağlayabileceğim bir omuz da!

Şu an, sen benden şanslısın. Ne olur, azıcık da sen beni anlamaya çalış, azıcık da sen bana hoşgörü ve sabırla yaklaş. Sevildiğimi, düşünüldüğümü hissettir. Coşkularına, etkinliklerine, senin boyutunda paydaş olmadığımda bağışla beni ve anlayışla karşılamaya çalış. Gücümü aşan isteklerinde ısrarlı olup, daha da acıtma içimi! Biliyorsun ki mümkün olanlarında, istemene bile fırsat vermedim bu güne dek!

Yarın, eşin bu zor günleri yaşadığında, ona da aynı, hatta daha fazla destek ol, anlayış, hoşgörü ve her zamankinden fazla sevgiyle yanında ol ve tut ellerinden. Sakın bırakma. Bil ki bu döneminde sana ve anlayışına çok daha fazla ihtiyacı olacak. Sabırlı ol. Beklentilerini, onun dışında arama, yanlışlara düşme! Telafi edemeyebilir üzülürsün!

Bugüne dek yaptığım her şey göz önüne alındığında, yapmış olmaktan asla pişman olmadığım, keşke demeyip, hep iyi ki diye andığım tek şey, seni dünyaya getirmek oldu.

İyi ki doğdun, iyi ki varsın ve oğlumsun!

Yaşadığın doğrular ve izlediğin doğru çizgide daha da yetkinleşerek, sağlık, mutluluk ve başarılarla yoğrulu ol gözbebeğim.

Tüm dualarım seninle.
Allah’a emanet ol.

ALLAH HEP YANINDA
VE
ELLERİNİ TUTUYOR OLSUN...
::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::


CANIM KIZIM,
BİR DİĞER ANAHTAR DA SENDE,

....................................SEN DE UNUTMA!


Sana tüm yüreğimle böyle hitap ettiğime emin olabilirsin.

Önce niye, sonra acaba diye kuşkuyla okuyacaksın biliyorum. Şu konumun, bu yaşınla beni anlamanı bekleyemem. Ne zaman ki anne olacaksın ve ne zaman ki kız evlat özlemini gidereceğine inandığın, kendim yetiştirsem, böyle olurdu muhakkak dedirtebilen bir genç kızla tanışıp, onu benimseyip seveceksin, işte o zaman, beni ve ne demek istediğimi anlayacaksın.

Hele ki oğlun, candan öte sevdiğin biricik varlığın, bir gün ikiz kardeşiymişçesine, değerleri, zevkleri, alışkanlıklarıyla, çok benzer biriyle tanışırsa. Kısası aynı yoğrumun insanları olduklarını fark ederse sevinçle, yöndeş ve yetkin olduğuna inanırsa onun. Çok mutlu olursun. Oğlunun, diğer yarısını bulması, onunla tamamlanıp, bütünleşmesi, seni de oğlun kadar, hatta anne olduğun için daha da mutlu eder. Oğlunun diğer yarısı senin de diğer evladındır. Oğlun canın olduğuna göre, o diğer yarı da canındır. Ve bir iken iki çocuk annesi olduğunu görürsün, garip bir haz ve mutlulukla.

Gelinler, kayınvalidelerinden nasihat almayı pek sevmezler. İnandırıcı gelmez samimiyetleri belki. O nedenle ki karışmak olarak nitelerler bu samimi önerileri. Bu ihtimali ortadan kaldırmak ve samimiyetime inanman adına, seni kızım kabul edip gördüğüm gibi, senin de beni annen olarak görüp kabul etmeni ümit ve arzu ediyorum. Ki rahatlıkla, mutluluğuna paydaş olabileyim. Yanlış adım atmana, hatalar yapmana, üzülüp, acı çekmene engel olabileyim.

Gençliğimde, evliliğimde dahası yaşamda yaptığım yanlışları, senin yapmaman; benim yaşadığım acılara, pişmanlıklara, keşkelere düşmemen ve mutlu, ama çok mutlu olman adına, yanında olup ellerini tutabileyim her gerektiğinde.

Dedim ya, tek dileğim mutluluğunuz, mutlu paylaşımlar yaşamanız. Ama her şeyin olduğu gibi, mutluluğun da bir bedeli var. Kaldı ki mutluluk adına ödenenler, hiç de büyük ve ağır değildir. Küçücük, sıradan, bir anlıktır çoklukla. Kolaydır da aynı zamanda.

Eşin, evlendiğin andan itibaren, artık senin annen, baban, kardeşin, dostun, arkadaşın, kısaca, her şeyin olacak yeri geldikçe. Tabi ki sen de onun. O an, hangisine gereksinim duyuyorsanız, o sıfatla yer alacaksınız birbirinizin yanında. Oğluma da dediğim gibi, her ne sıfatla olursa olsun, her paylaşımınızda saygı mutlaka olsun. Çünkü saygı varsa, diğerleri zaman zaman sekteye uğrasa da elde olmaksızın, zedelenmez. Zedelense de onarılışı kolay olur özür dilenerek.

Özür dilemek, evet yeri geldikçe mutlaka dile getirmeniz gerekenlerden biri. Gerektiğinde mutlaka, ama yerli yersiz değil, dahası bir daha özre fırsat vermeksizin. Çünkü, özür dilemek, hatayı anlamış olmak, dolayısıyla üzülünmüş demektir. O halde bir daha tekrarlanmayacak olmasının sözüdür de aynı zamanda. Lâf ola, olayı geçiştirmek adına olmamalıdır. Öyle olduğu takdirde kıymet ifade etmez. Samimiyetsizlik hissedilir ve inandırıcı olmaz. Açtığı yarayı da kesinlikle kapatamaz.

İlişkinize özen gösterin, birlikteliğinizi, nadide bir çiçek kabul edin. Üzerine titreyin, solacak, ölecek diye ödünüz kopsun. İtinayla bakıp büyütün. En güzel çiçekleri açtırmak, en mest edici rayihalarının hazzına varmak adına emek verin. Boş verir, umursamazsanız, bir gün o boş saksıya bakıp bakıp ağlarsınız. Nasıl ki başka ilişkilerde daha bir itinalı, daha bir ölçülü ve saygılısınız, davranış, sözcük ve genel görünümünüzle; en yakınınız, en saygı duyup sevdiğiniz, en kaybetmekten korktuğunuza niye boş veresiniz. Öyle ya, mahalle bakkalına giderken dahi, çeki düzen veriyorsunuz da kendinize, birbirinize niye o özeni göstermeyeceksiniz? Mutlaka, daha da özenli olmalısınız.

Rahmetli babaannemin bir sözünü kendime ilke edinmişimdir. Sana da öneririm. “Akşam süsü, yar süsüdür” derdi. Büyükbabam işten geleceği saat yaklaştığında, her ne işi olursa olsun bırakır, duşunu alır özenle giyinip hazırlanırdı. Hatta ellerinin üzerine de parfüm sürerdi. Sorduğumda ise, “Büyükbaban gelince elimi öpecek, güzel kokmalı” derdi. Büyükbabam da hiçbir zaman elini öpmezlik yapmazdı. Babaannem sigarasını yakacağı zaman, büyükbabam mutlaka her defasında, ayağa kalkar, önünü ilikleyip yakardı sigarasını. Birbirlerine siz ‘ siz ve isimlerinin yanına hanım ve bey sözcüklerini ilave etmeksizin hitap etmezlerdi. Babaannem her sabah bahçe kapısına kadar eşlik edip, köşeyi dönene kadar, ardından el sallayarak yolcu ederdi büyükbabamı, ama mutlaka gülümseyerek, tıpkı akşam kapıda karşıladığı gibi. Ölene dek de bu hep böyle sürdü, sevgileri ve saygıları eşliğinde, birbirlerine toz kondurmaksızın. Üstelik babaannem, büyükbabamdan yirmi yaş büyüktü! Bilmem anlatabiliyor muyum?

Annem ise; “Günün nasıl geçerse geçsin, ne sıkıntın olursa olsun, eşini, kapıda güler yüzlü ve mutlaka bakımlı karşılamalısın. Az veya çok, ama mutlaka özenle hazırlanmış sofran hazır olsun geldiğinde” derdi.

“Eşlerin sırrı olmaz. Gereksiz, önemsiz bulduğun bir şeyi söylemek gereği duymazsan, saklamak adına olmasa da bir başkasından duyduğunda, -Bu kadar basit bir şeyi bile saklıyorsa, kim bilir daha ne önemli şeyler saklıyordur- diye düşünebilir. Ayrısı gayrısı olmaz eşlerin. Dert, tasa, görevler, sevinçler, maddi manevi tam bir paylaşım olmalıdır. Evlilikte sen – ben, senin – benim olmaz. Biz ve bizimdir artık her şey. Bir sıkıntın, çözümlenmesi gereken bir problem varsa; yemekten sonra, çay veya kahvenizi yudumlarken paylaş. Ama, birbirinizi, anlayış ve sükunetle dinlemeyi bilin karar vermeden önce ve kararlarınıza mutlaka saygı duyarak” diye ilave ederdi.

Ben, onların tartıştıklarını muhakkak ki gördüm. Saygılı, seviyeli, anlayışlı; değil kavga etmek, yüksek sesle konuştuklarını bile bilmem.

Eşimin annesi ise; bir gün tam tersine bir tavsiyede bulunmuştu: Erkeğin iki tabağı varsa birini kıracaksın. Erkeği borçtan kurtarmayacaksın ki nefes alıp evin dışına kaymasın aklı. Erkeğin biti kanlanınca, gözü dışarıda olur. Eşinden gizli sırların olmalı. Her şeyini anlatma. Hele paranın hepsini ortaya koyma. Kenarda gizli paran olsun mutlaka.

Şaşırmıştım! Anneler kimin annesi olduklarını mı karıştırmıştı? Roller mi değişmişti? Ağzımı mı arıyor, beni mi deniyordu yoksa? Düşünmedim bile üzerinde. Aklımın da doğrusu, annemin önerilerini, örnekleri doğrultusunda benimseyip uyguladım. Çelişkiye düştüğümü sanma, evliliğimin geldiği noktaya bakıp da. Doğru olanı yaptığıma inanıyorum hâlâ. Bu gün de olsa, yine aynı doğrultuda sürdürürdüm birlikteliğimi, sonuç örneğim gibi olmasa da. O gün ayıpladığım annesine de bu gün acıyarak hak veriyorum. Onun, karşısındaki erkek gereği evliliğine getirdiği bakış açısı oydu. Oğlu da o örnekle yetiştiği için o doğrultuda bakıyordu eşi olan kadına ve evliliğine. Ben de, anne ve babamın doğrultusunda değerlendiriyordum eşim olan erkeği ve evliliğimi. Tek hatam, karşımdaki erkeğin babam örneği olmadığını unutmaktı. Tek yanılgım ise, karşımdaki erkeğin, babam örneği olabileceğini, değişebileceğini düşünmekti tutumum karşısında.

Ayrıldığım kişiyi suçlamak adına da anlatmadım bunları. İkimiz de kendi doğrularımızı uyguladık, yetiştiğimiz aileler örneği ve doğrultusunda. Kendimi de asla hatalı görmediğim gibi hiçbir zaman, keşkelerim de olmadı. Tek suç, daha doğrusu hata, yoğrumları farklı iki kişinin, farklı bakış açılarıyla, farklı beklentilerle, bir yuva kurmaya kalkmalarındaydı.

Bu örneği niye verdiğimi düşünüyorsundur. Kendimi anlatmak adına değil. Sana ışık tutması adına anlattım. Yüreğini yabana atmaksızın, aklının götürdüğü yere sağlam ve sağlıklı adımlarla, kendinden emin bir şekilde gidebilmen adına anlattım.

Bugüne ulaşan süreçte, sevinçle görüyorum ki ikiniz de, hem yüreğinizin hem de aklınızın sesini dinleyerek, ama aynı paralelliği yakalamış, aynı noktada buluşmuşsunuz. Umarım yanılmıyoruzdur! Umarım hep böyle süre gider ve yine umarım ki yakaladığınız bu çizginin güzelliğinin kıymetini bilir, her geçen gün daha bir pekiştirirsiniz.

Her zaman olduğu gibi, özellikle birlikteliklerde, adı ister evlilik olsun ister başka bir şey, erkek de özenli ve bakımlı olmalı muhakkak, çünkü kadın da karşısında, bakımlı ve özenli bir erkek görmek ister, ama kadın daha bir hassas olmalı. İlişkiler ayna gibidir. Kendini bilen, kendisine saygısı olan, kendisine gereken özeni, önce kendisi için gösterir. Lakin aynaya nasıl bakarsan, öyle yansır görüntü. Her etkinliğinde bu olsun ilken. Önce ne görmek istediğini düşün aynaya baktığında, ondan sonra aynen öyle bak.

Annem, “Erkeğin yanında ev işi yapılmaz. Hoşlanmaz erkekler. Hafta sonu, erkek dinlenmek ister. Yemeklerini Cuma’dan yapacaksın. Hafta sonu sadece bulaşık yıkamak olacak tek ev işin. Onun dışında, o iki günün paylaşımcı tadını yaşatacak ve yaşayacaksın eşinle. Senin de dinlenme günün olacak bir yerde de” derdi.

Tam olarak uygulanamadı pek tabii ki benim yaşamımda, gereken gayreti göstersem de. Çünkü çalışıyordum. Muhtemelen sen de çalışacaksın.

Pazartesi günü, annemin çamaşır ve temizlik günüydü. Her Pazartesi akşamı babam, eve mutlaka bir çiçek veya hediyeyle gelirdi. “Kadının yorgunluğu teşekkürsüz geçmez” derdi. Hafta sonlarıysa, çoğunlukla, bizi dışarı yemeğe götürürdü. Anneme “Bir hafta boyu siz bizi doyuruyorsunuz, hafta sonu bu görev benim, lâkin benim elimden gelmiyor” derdi. Sırf balık yemek için bir öğünlüğüne, Gölcük’ten İstanbul’a gittiğimizi bilirim.

Sen, oğlumun dışarıda, para kazanmak adına yüklendiği görevi paylaşacak olduğun için, sizde de birebir uygulanamayacak bu güzellik şüphesiz. O nedenle, oğlum da, senin evdeki görevlerini paylaşmalı elinden geldiğince. İşi de, dinlenceyi de, eğlenceyi de paylaşmalısınız kısacası. Böylelikle daha az yorulacak, daha çok dinlenecek, daha çok mutlu ve huzurlu olacaksınız.

Ha, unutma, erkekler de sıklıkla, düşünüldüklerini, sevildiklerini hissetmek, bilmek, hatırlamak isterler. Hep ondan bekleme, sen de zaman zaman, minik hediyeler, hoş sürprizler, özellikle de, hoş sözcüklerle süslenmiş yaklaşım ve paylaşımlarda bulun. Göreceksin çok mutlu olacak, seni daha bir sevecek, bu sevgiyi sana daha bir yansıtıp, seni daha bir mutlu kılacak. Bu duygu alışverişinin döngüsünde çığ gibi büyüyecek, sevginiz de, mutluluğunuz da.

Kısaca erkek- kadın olarak, kesin bir ayrım olmamalı birlikteliğinizde. Önce insansınız unutmayın! Eş, adı üzerinde. Bu sözcüğün taşıdığı anlamı, hep aklınızın bir köşesinde canlı tutun ve hayata geçirin.

Dilerim olmaz, ama maddi sıkıntılarınız, hastalıklarınız, iş yeri ve ailevi sorunlarınız da olacak zaman zaman. Öyle zamanlarda, daha büyük destek, anlayış ve sevgiyle yer almalısınız birbirinizin yanında. Ve daha bir sarılıp kenetlenmelisiniz birbirinize.

Kadının adrenal bezleri, annelik önsezisine, korumacılığına kodlanıp, her an tetikte, her an sızım sızım salgılanmaktadır; hayatındaki erkek, her ne sıfatla yer alırsa alsın. Doğamızdaki bu duygu seni yönlendirecek biliyorum. Eşine ve çocuklarına, eş ve anne olmanın bilinciyle, özverili, hiçbir fedakârlıktan kaçınmaksızın yaklaşacaksın. Ama sakın kendini ihmal ederek, boş vererek, yok sayarak değil!

Senin de duyguların, ihtiyaçların, isteklerin olacak şüphesiz. Görevlerinin bilincinde, aksatmaksızın, ama kendi gerçeğini de unutmaksızın, zaman ayırmalısın kendine; ileride pişmanlıklar yaşamamak, keşkelenmemek adına. Kendini iyi hissetmeni sağlayacak, daha mutlu ve yaşama bağlı kılacak inan.

Ailen; var oluşunu ve bugünlere ulaşımını borçlu olduğun aileni de unutmaksızın, dengelemek zorundasın evliliğini. Onları da bağrına bas, saygıda kusur etme. Her ihtiyaç duyduklarında, yanlarında yer al oğlumla birlikte. Olumsuz öneri ve yaklaşımları olursa birlikteliğinize, sakin ve sağduyulu yaklaş önerilerine. Haklıysalar, aklınla yürü. Haksızsalar, kırıp incitmeksizin, karışmalarını engelle. Eşinin, en yakının, hayat arkadaşın olduğunu unutmaksızın yanında yer al, kimsenin incitmesine, ezmesine izin verme, ama bir gün paylaşımınız biterse, sana el olacağını da unutma; ailene döndüğünde, açık kollar bulmak adına.

Kısası, bir duvar örün yuvanızın etrafına, saygıyla dinleyin önerileri, kimden gelirse gelsin, lakin hiç kimsenin o duvarları aşıp, dünyanıza girerek huzurunuzu, düzeninizi bozmasına, hele hele o duvarları yıkmalarına izin vermeyin. İkiniz de aklı başında, doğruları görebilen, birbirinize saygılı ve sevgilisiniz ve böyle bir olguyu sağlıkla dengeleyeceğinize inanıyorum. Anne yüreği işte, yavrularının mutluluğu adına anımsatmadan edemiyor.

Çocuklarınla eşin arasındaki dengede de iş sana düşecek. Kefelerin konumlarındaki eşitliğin bozulmamasına itina göster. Ne çocuklarını, ne de çocuklarına kaptırıp eşini ihmal et.

Benimsemeseniz de görüş ve zevklerinizi, saygıyla karşılamayı bilin. Yüreklendirin birbirinizi girişimlerinizde, ketlemeyin. Hep saygı diyorum ya, yanında hep empatiyi de bulundurmasına özen gösterin. Göreceksiniz birbirinizi daha iyi anlayıp hoş görebileceksiniz. Sevginiz aşınmak yerine artacak.

Önce özgüveniniz, sonra da birbirinize güveniniz olmalı. Bu güveni de sağlayacak olan yine sizlersiniz. Ve tesis olunca da, bu güveni sarsmamak, zedelememek adına titiz davranın. Özgüveni yüksek iki kişilik olarak, asla baskın olma, otorite savaşımı, başka bir deyişle, her konuda ve koşulda “Ben”, “Benim” gibi yaklaşımlarla, yaşadığınız birlikteliği zedelemeyin. Uzlaşmacı, romantik, dolayısıyla da mutlu olamazsınız. Dahası, o çok özel paylaşımlarınız da zedelenir. Evliliklerde en büyük sorunlar orada kendini gösterir. O nedenle ki hiçbir sorunu yatak odanıza taşımayın.

Saygı ve sevginizi zedelememeksizin, daha önce de dediğim gibi, her zaman empatiyle yaklaşarak birbirinize, özgüveninizi güçlü kılıp, sağlam basın, bastığınız yerlere. Çünkü özgüveni düşük iki kişilik, birlikteliklerinde, çekimserlikleriyle, kendilerini ifade edemeyecekleri gibi, beklentilerine de cevap veremeyeceklerdir birbirlerinin. Mutlu olamayacakları gibi, içlerinde biriktirip, baskıladıklarıyla da, olmadık bir anda, olmadık bir şekilde, en yanlış olanı sergileyeceklerdir. Aman yavrum, bu gerçektende en yanlış olanı. “İkimiz aynı çizgiyi yakalayamaz, birimiz diğerine baskın olursa, diğerimizin kişiliği zedelenmez mi?” dediğini duyar gibiyim. İşte baştan beri anlatmak istediğim de bu zaten. Bu noktada görünecek erdeminiz ve saygının gücü burada gösterecek olumlu etkisini. Boşuna mı diyorum. - Saygı, saygı, her ne olursa olsun, mutlaka saygı- diye. Gerçek kişiliğiniz, gerçek seviye ve terbiyeniz ortaya çıkacak o noktada! Çünkü insanlar, gerçek terbiye ve kişiliklerini böyle durumlarda, tartışmalarda, hatta kavgalarda ortaya koyarlar. Tartışma mutlaka olacak. Ne kadar benzer de olsanız, fikir ve görüş ayrılıklarınız olacak zaman zaman, ama asla ve asla, düzeysiz ve cahil insanlar gibi kavga boyutuna gelmeyin. Gelmeyeceğinizden eminim gerçi. Çünkü kavga, hakaret, küfür; zayıf, kişiliksiz ve alt kültür insanlarının başvurduğu bir yöntemdir. Kendilerini ifadeden yoksundurlar, birbirlerini dinlemek ve anlamaktan da. Kısası aciz insanların işidir. Kavga eden ve kavgalarını, küfür ve hakaretlerle destekleyen insanlardan, hem iğrenir, hem de acırım onlara. Dediğim gibi aczin ifadesidir bana göre. Zordan kaçış, başa çıkamayış, mücadele edemeyiş, teslim olmuşluğun ezikliğinin tepkisel dışa vurumudur.

Önemli bir konuya daha değinmeden edemeyeceğim ki bence en önemlisi bu. Çünkü bu alt yapıyla yetişen çocukların, geleceklerinde hata yapma riskleri çok az olacaktır. Temel eğitim aileden, öncellikle de anneden alınır. Daha sonra, okullar yoluyla alınanlar, sağlam temellere oturmazlarsa, bilgi dağarcığına, kendi alanında bir şeyler katmaktan öteye gidemez. En ufak sarsıntıda çöker. O nedenle ki, çocuklarınızın eğitimine çok önem verin; ama uygulayarak, örnek teşkil ederek. -Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz- der Ziya Paşa; sözle öğütlenenler kalıcı olmaz. Vermek istediklerinizi, kendiniz yaşayarak, örnek olarak vermelisiniz. Çocuklar, anne ve babalarının küçük birer örnekleridir. İleride örnek anne babalar olmak üzere. Oğluma da dediğim gibi, sende de güzel bir anne adayı görüyorum. Eminim ki senin örnek aldıkların da örnek kişilikliydiler.

Unutma: Doğurmak değil, yoğurmaktır analık!

Kızın ve oğlun arasında, kesinlikle ayrım yapma, her ne adına olursa olsun. Cinsiyetleri sadece, karşı cins söz konusu olduğunda önem arz eder. Hayatın içinde insandır onlar öncelikle. Eşit olsun tavrın; yaklaşım, paylaşım ve beklentilerinle.

Oldum olası, kadınların bu konudaki çelişkili ikilemine anlam verememişimdir. Yıllardır; eşlerinin, baba veya erkek kardeşlerinin, sevgiden uzak, katı, duyarsız, duygusuz, paylaşımsız tutum ve davranışlar sergilemiş oldukları düşüncesini taşırlar. Bu düşüncenin ezikliği, üzüntüsü ve öfkesini taşıyan bu kadınlar; gelecekte, aynı düşleri kurmuş, aynı özlemlerle, bir erkekle beraber yaşayacakları hemcinslerine, kendi oğullarını nasıl olup da bunca duyarsızlıkla hazırlarlar?! Ve kendi oğullarına hak gördüklerini, damatları söz konusu olduğunda öfkeyle kınarlar. Kendi kızlarına hak gördüklerini de, gelinleri söz konusu olduğunda, aynı duyarsızlıkla, yine aynı öfkeyle kınarlar. Onların da birer ana baba kuzusu olduklarını, onların da ana babalarının ciğerinin yanacağını düşünmeksizin. İkiyüzlülük değil de nedir bunun adı? Oysa, hepiniz, hepimizin evlâdısınız. Mutluluklarınız, hepimizin mutluluğu, acılarınız hepimizin acısı!

Bu anlatacaklarıma hiçbir zaman gereksiniminiz olmamasını dileyip umsam da, yine de zihin dağarcığında bulunsun istiyorum. Birbirinize, her ne konuda ve koşulda olursa olsun, asla yalan söylemeyin. Güveni zedeler. Bir daha da onaramazsınız. Hele ki aldatmak... Hiçbir konuda aldatmayın birbirinizi. Aldatmak karşısındakini aptal yerine koymaktır. Ve aptal yerine konmuşluk kadar hiçbir şey yaralamaz insanı. Saygı, sevgi ve güveni de bir daha geri gelmemek üzere söküp atar yürekten. Hem zaten, aldatan aldanmıştır da aslında. Sonuçta hayretle görür bu gerçeği. Karşı cinsle olan aldatmalarda ise, kadın erkek ayrımı asla yoktur. El kiri gibi basit bir söylem olamayacağı gibi, kara her iki cinsin de alnında aynı lekeyi bırakır ve yürekteki yarası da her iki cinste de aynı kanar. Kadın veya erkek yaparsa bakış açısı, alt kültür insanlarına, bencil erkeklere ve kendini bilmezlere özgü bir düşünce biçimidir.

Gerek de yoktur bence. İnsan, bir başkasıyla olmak gereği duyuyor, onu istiyorsa, zaten birlikte olduğuyla paylaştığı bir şey kalmamış demektir. Böylesi birlikteliği, gönlündeki bir diğerine rağmen sürdürmek, şerefsizliktir bence. O takdirde, o birliktelik bitirilip, diğeriyle yaşanılır her ne yaşanacaksa. Birbirine saygısı olanların yapacağı şey değil böylesi düzeysizlikler. Karşısındakine saygısı yoksa, o zaman da kendisine saygısı engel olmalıdır, kendisini bilene.

Şayet bir gün, onarılamaz boyutta yaralanırsa birlikteliğiniz ki bu boyuta varmaya, sizin ne kişilik yapınız, ne sevginiz olanak vermeyecek gibi görünüyor. Kısaca, bir şekilde o noktaya gelirseniz, sakın çirkinleştirmeyin gelişmeleri ve hep dediğim gibi saygıyı elden bırakmayın. Koparken acıtmayacak hiçbir bağ yoktur. Acılarınızın, sonradan daha da çok acıtacak hatalara yol açmasına izin vermeyin. Ve konuşun, seviye ve terbiyeniz doğrultusunda. Kırmamaya, incitmemeye, yaralamamaya özen göstererek; herhangi bir ortaklığa son verircesine, ama hassas ve dikkatli. Boşanmak son çare olsun, onarmak, yenilemek, çözümlemekten tüm umudunuzu kestikten sonra.

Hele çocuklarınız varsa, sonradan pek çok vesileyle bir araya gelecek, yüz yüze bakacak olduğunuz gerçeğini unutmaksızın. Yaşadıklarınız ve kırgınlıklarınızı, kızgınlıklarınızı, suçlamalarınızı çocuklarınıza yansıtmaksızın. İnan onlar çok daha fazla yaralanıp, örseleniyorlar böyle durumlarda. Etkisi yıllarca sürüyor. Hatta ömür boyu yaşamını etkileyecek, hatalar yapmalarına sebebiyet verebilecek izler bile bırakabiliyor.

Unutmayın, sizin ayrılmış olmanız, onların anne - babası olduğunuz gerçeğini değiştirmez. O nedenle, çocuklarınızı birbirinize karşı, intikam adına silah olarak kullanmayın. Onların minik yüreklerinde açılacak yaraları düşünün, kendi yüreklerinizi ferahlatmaktan önce.

Mutluluğa paha biçilmez, özgürlüğe de. Satın alınamaz daha doğrusu. Paylaştığınız mutlu anlara bedel biçip, süpürge pazarlıkları yapma; özgür bırakmak adına da öyle. Onurlu ol gerektiği kadarının dışında. Eminim ki, oğlum da bu konuda onurlu ve adil davranıp, seni talepkâr tutumlara itmeyecek, gerektiğince davranacaktır. Her konuda olduğu gibi, bu konuda da, düzeyli ve onurlu tutum ve davranışlarda bulunacağınıza inanıyor ve güveniyorum.

Dilerim bunlara gerek kalmaz güzel yavrum.
Bugünkü mutluluğunuz daha da artarak devam eder, ölüm ayırana dek.

Yaşayamadığım ve özlediğim mutlu paylaşımları sizde görmek, tek mutluluğum ve amacım olacak bundan böyle…

Sana daha uzun ve detaylı yazdım, beni yanlış anlama.

Oğlumdan daha çok öğüde ihtiyacın olduğundan değil.

Evliliklerde, kadının rolü büyük ve görevleri biraz daha fazla olmak durumunda olduğundan sana daha uzun yazdım!

Ne derler?

YUVAYI DİŞİ KUŞ YAPAR!..

Tüm dualarım seninle de.
Sen de Allah’a emanet ol.

ALLAH SENİN DE HEP YANINDA
VE ELLERİNİ TUTUYOR OLSUN

p.r.alkan

*******************************************

NE ÖLÜYE NE DYRYYE SAYGI!

Ne kadar a?lak bir ki?i ve de memnuniyetsiz her ?eyden diye dü?ünüyorsunuzdur sürekli serzeni?ime bakyp da. Ya da i?i mi yok bunun her ?eyi dert ediyor kendisine de, sürekli bizim de canymyzy sykyyor, zaten gördü?ümüz bildi?imiz olumsuzluklar, hatalar, yanly?lary tekrar tekrar hatyrlatarak diyorsunuzdur. Güzellikleri, olumluyu da payla?aca?ym tabii ki yeri geldikçe. Ama insan önce canynyn acysyny dile getirmek istiyor. Cany yanarken, canyny yakanlar söz konusuyken, güzelliklerin farkyna varamyyor, varabilse de, acy baskyn çykyyor mutlany?a. O güzelliklerden alynacak hazzy ya?ayamaz oluyor. Ya da tam tersi bazen; Syradan, zaten olmasy gereken, insan olmanyn, düzgün, dürüst, erdemli olmanyn gere?i olany bile bir fevkaladelik, ola?anüstülük, bir meziyet gibi algylayyp abartyyla mutlanyyoruz; onca olumsuzluk, onca gayry ahlakilik ve pek çok erdemsizli?in bo?untusunda.

Hep derim ya canym soka?a çykmak istemiyor, görebileceklerim ve de onlaryn canymy yakaca?y ön görüsüyle diye. Y?te geçen gün yine canym, canymdan öte bir ?eyler acydy ve yandy içimde. Acy bir siren feryady trafikte, belli ki bir hastanyn aciliyeti. Zavally polis memuru, feryat figan gayretinin son çyrpyny?larynda yol açmaya çaly?makta. Ama kimsenin umuru de?il. Zar zor açylyyor yol bir iki duyarly sürücünün de gayretiyle. Ambulans göründü ilerden; olacak ?ey de?il, tali yolda bekleyen koca yolcu otobüsü, sanki bütün bu gayret kendisi içinmi?çesine, gayet fütursuz, son derece saygysyz çykty a?yr endam açylan yola ve de ambulans bir müddet bekleyip, ona yol vermek durumunda kaldy. Pes ki ne pes! Allah’tan beddua etmeyi de küfrü de sevmiyor, ba?ta kendim kimseye yaky?tyramyyorum. Y?te böylesi durumlar o a?zymyzdaki baklalary çykartacak boyuta getiriyor insany. O hasta sen de olabilirdin, ya da bir yakynyn. Üstelik öylesi durumlar var ki, bir dakika hatta saniyelerin önemi oluyor ya?amla ölüm arasynda. Hiç mi vicdanyn syzlamayacak o zavally ya?amyny yitirirse?! Aklyn syra açyk gözsün, aklyn syra uyanyk. Belki de çok akylly sanyyorsun kendini. Hayyr beyefendi, hayyr hiçbiri de?il. Çok ba?ka bir ?ey, ayypla tariflenecek pek çok çirkin ?ey bu yapty?ynyn ady. Anlatmayaca?ym, anlayamazsyn çünkü. Anlayabilenlerse çoktan anlady, hem biliyorlardy da zaten.
Daha sonra bir cenaze arabasy geçti. Bize ö?retilen, gerek ailemiz gerek ders kitaplarymyzca; durulur saygy duru?uyla cenaze selamlanyr, Allah rahmet eylesin diyerek daha da duyarlyysak fatiha okunurdu içimizden ailesine de sabyr dileyerek.

O gün de?il, ama syklykla tanyk oldu?um bir di?er saygy gere?inden de söz etmek istiyorum konu açylmy?ken. Bayra?a saygy efendim, milli mar?ymyza saygy. Öyle üzüyor ki bu konudaki duyarsyzlyk da beni. Bir okul, bir resmi daire ya da askeri kurulu? yakynyndan geçmektesiniz; istiklal mar?y e?li?inde bayrak çekilmekte göndere veya indirilmekte. Hiç kimsenin umuru de?il. Durup saygy duru?unda bulunan yok ne o ecdat kany ta?yyan bayra?a, ne de bir kary?yny bile vermemek u?runa kan dökenlerin, bu kutsal topraklaryn adyna, istiklal mücadelemizin mutlu sonu adyna yazylmy? o milli mar?a.

Bahsetti?im her üç konuda da saygymy ifade edi?ime ise, yoldan geçenler bir garip dönüp dönüp bakyyorlar. Anlam bile veremiyorlar belki de. Hatta “Deli mi ne, ne yapyyor bu?” diyorlardyr içlerinden belki de.

Geldi?imiz noktaya bakynyz. Do?ru olmak, dürüst olmak, düzgün olmak, saygyly olmak delilik diye, bazy durumlarda aptallyk diye tanymlanyr oldu. Ne kadar saygysyz, ne kadar bencil, üçkâ?ytçy, yalan dolanla i? çevirici, hatta dolandyrycy olunu?u ise akylly, becerikli, uyanyk olarak niteler olduk!

Pek çok konuda ne denli derin uykuda oldu?umuzun,
Ve…
Nice de?erimizi yitirmekteli?imizin farkyndasyzly?yyla!
:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::


DÜN İMKÂNSIZ, YARIN ÇOK GEÇ!

Efendim; bugünkü paylaşımıma bir öyküyle başlamak istiyorum. Yanılmıyorsam Hasan Basri Hazretleri. Sayılan, söz ve önerilerine önem verilip tutulan bir kişilik oluşuyla, yaşadığı dönem, kendisine sıkça başvurulan bir kişiymiş.

Yaşadığı yerden oldukça uzak bir yörede, bu özelliğini duyan bir kişi; o güne dek ne yaptıysa bir türlü vazgeçiremediği huyu nedeniyle, oğlunu alıp yanına yola çıkmış. Oğlu çok fazla bal yemekte, öyle ki neredeyse her öğün bal dışında hiçbir şey yememekteymiş. Anne babası, her şeyin fazlasının zararlı olduğunu, sağlıklı yaşayabilmesi için diğer gıdaları da alması gerektiğini, defalarca söyleseler de dinletememişler. Onun sözünü dinler veya şifa sunucu bir yönü vardır, belki de duayla doğruya yöneltiyordur düşüncesiyle bu yola başvurmuşlar.

Hasan Basri Hazretleri: Gidin iki hafta sonra gelin demiş. Şaşırmış adam: Aman efendim, günlerdir yollarda sefil olduk, neyse şifası, okunmuş su mu, muska mı neyse yapıverin de boş çevirmeyin bizi demiş. Demiş ama dinletememiş, çaresiz geri dönüp iki hafta sonra tekrar gelmiş.

Hasan Basri Hazretleri; aynen anne ve babasının dediklerini söylemiş ve sıkı sıkı öğütlemiş bu huyunda devam etmemesi için. Adam bu defa daha da şaşkın: Aman efendim bunun için mi getirttiniz onca yoldan, geçen gelişimizde söyleyiverseydiniz ya. Hem bunları biz de sürekli söylüyoruz faydası olmuyor. Kerametinize güvenip geldik, hiçbir şey yapmadınız deyince; Hasan Basri Hazretleri: Siz de kahvaltıda bal yiyorsunuz değil mi? Sorusuna aldığı evet yanıtı üzerine: O geldiğiniz gün ben de kahvaltıda bal yemiştim, kendim yaptığım bir şeyi çocuğa yapma demem etkili olmazdı. İki haftadır bal yemeyip, sağladıklarının tümünün vücudumdan giderilmesini bekledim ki sözlerim etkili olup dinlensin; yoksa keramet ne bende, ne duada, ne muskada. Aynını siz de yapsanız olurdu demiş.

Ve ben bu öykü yanı sıra, çok beğenir, çok doğru bulunç olduğunu düşünürüm İngiliz’lerin meşhur sözünün de “Çocukları eğitmeye büyük annelerinden başlayınız”

Çocukları, gençleri kınayıp duruyoruz niye böyle oldu, ne oldu bunlara diye. Sorguluyoruz ne olacak bunların hali diye. Niye bu kadar saygısız, duyarsız, bencil bu nesil diye. Niye dostluklar geliştirip, sevgiler yeşertmiyor düşmanlıklar üretiyor diye.

Sorunun yanıtını yanlış yerde arıyoruz bence. Yanıt Hasan Basri Hazretlerinin sözlerinde! Biz değil miyiz ki, daha küçük yaşta, aman vuracağını hissettiğinde sen daha güçlü vur, dayak yeyip gelirsen ben daha fazla döverim diye okula gönderen? Biz değil miyiz yaptıklarımız ve yaşadıklarımızla onlara örnek olan? O vurdulu kırdılı filmleri yapan?

Çözüm? Çözüm ise, İngilizlerin o meşhur sözünde.

Büyükannelerimizin pek çoğu hayatta olmadığına göre ve henüz çok geç olmadan, çocuklarımızı durmaksızın, asla uygulamayıp hatta tam tersini yapacakları öğütler, yasaklar, kurallarla bunaltmak yerine; işe önce kendimizi sorgulamak, yargılamak; sonrasında da kurallar yasaklar koyup yine kendimize, güzeli doğruyu iyi olanı uygulamakla başlayalım.

Göreceğiz ki öğütlere, yasaklara, kurallara gerek bile kalmayacak. Ben oğlumun eğitiminde bunu yaptım. Hiçbir yasak koymadım, hiçbir kural koymadım. Önerdim, öğütler de verdim ara sıra, ama çoğuna gerek dahi kalmaksızın pek çok ahlâki değerde, insan olmanın, vatandaş olmanın, dost ve arkadaşlığın gereklerinde, erdemli ve adam gibi adam olmanın, insan olmanın ve hayata geçirmenin gereğinde, beni bile fersah fersah geçti. Öyle ki bazen o beni uyarır hale geldi.

Ne der eskiler: Ayinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz. Gerçekten de çocuklar lâfa değil, yaşayışımıza, yaşamın içindeki uygulamalarımıza bakıp örnek alıyor, söylemeye gerek bile bırakmaksızın bizim o güzel yanlarımızı alıyorlar. Ya da sözlerimiz ne kadar doğru olursa olsun; yaşamımız ve yaşamdaki ilkelerimiz hatalıysa, o hatalarımızı alıp uygular oluyorlar.

Sıkça dile getirdiğim gibi:

Çocuklar, ana babalarının küçük birer örneğidirler!

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::


ANTALYA’ DA KIRK FIRIN VAR MI?

Henüz pek çok ?eyini bilmedi?im gibi, Antalya’da kaç tane fyryn oldu?unu da bilmiyorum. Varsa bile bir insanyn, bir günde kyrk fyryn ekme?i yemesi olasy de?il. Olsa bile, bu gereksinim boyutunda olanlaryn sayysynyn çok fazla oldu?unu bilmekle birlikte, gerçek sayysyny da tam olarak bilmiyorum. Her birine kyrk fyryn ekmek gerekti?ine göre, sayylary ne denli çok olursa olsun, yine de Antalya’daki fyrynlar yeterli olamayacak, dolayysyyla da çok uzun bir süreç gerektirecektir, her gereksinimi olanyn kyrk fyryn ekmek yemesi.
Çok uzun süre olmasa da Antalya’daki yerle?ik ya?amym, kyrk fyryn gerektirecek yetersizlikleri görmeme kâfi geldi, gerçek sebeplerini henüz tam olarak bilemesem de az çok tahmin edebiliyorum. Ama kesin emin olmady?ym konuda ahkâm kesmek de istemem do?rusu.
Efendim, böylesi büyük bir kentte, böylesi yetersizliklere, böylesi eksiklere do?rusu pek ho?görülü bakamyyorum.
Günlerce, aylarca yazsam bitiremeyece?im ve yaky?tyramady?ym, üstelik her geçen gün bir ba?kasyny gözlemledi?im yetersizlikler; her gün hayal kyrykly?y ya?atyp, ziyadesiyle üzüyor beni.
Dedim ya aylar sürer, hepsini dile getirmeye kalkarsam. Bugün sadece iki tanesinden söz etmek istiyorum. Benim olmazsa olmazlarymdan biri, en güzellerinden biri, insany geli?tiren, ufkunu açan, sosyal ili?kilerini de sa?lykly kylan, sa?lykly dü?ünmeye yardymcy olmasy yany syra. Kitaptan, kitaplardan söz ediyorum. O en iyi dost olan kitaplardan.
Yeterince yok Antalya’da. Öncelikle yeterince kitapçy yok. Var olanlarynda da, güncellerin, moda olanlaryn dy?ynda, arady?ynyz pek çok kitaby bulamyyorsunuz. Süreli yayynlarda da, magazin içerikliler ço?unlukta. Pek çok ciddi, akly ba?ynda yayyna rastlamak mümkün de?il. Büyük bir ?a?kynlykla yöneltti?im sorulara aldy?ym yanyt ise, arady?ymy bulamamaktan daha çok ?a?yrtyp üzüyor ve büyük hayal kyrykly?y yaratyyor bende. (Efendim getiriyorduk ama hiç alan yok, satamyyoruz, o nedenle getirmiyoruz artyk.) veya (Ylk kez siz sordunuz, burada kimse okumaz o dergileri.) ya da (Ylk kez duyuyorum hangi yayynevinin bunlar?) (Bulamazsynyz hiç aramayyn, Antalya’da pek kitap dergi okuyan yok, syrf o nedenle ben de kyrtasiyeye a?yrlyk verdim, satylmyyor çünkü!)
Her aldy?ym yanytla biraz daha üzülüyorum. Ama yine de aly?kanlyk kolay kolay terk edilmiyor. Zaman zaman belki ümidiyle dola?yp kitapçylary sorularymy yineleyip duruyorum. Aldy?ym yanytlar ise de?i?miyor. Yazyk! Hem çok yazyk!!! Üzücü ve acy üstelik.
Acaba Antalyalylaryn dost’a gereksinimi mi yok? Ya da yeterince dostlary my var? Belki de kendilerini her konuda çok yeterli görüyorlar, hiçbir kitabyn verebilece?ine gereksinimleri yok! Kim bilir, bilemem?!
Ynsan ya?amynda ve sosyal ili?kilerde önemli, önemi yany syra, güzelli?i de tarty?masyz, ikinci üzücü eksik, çiçek.
Hele ki neredeyse yylyn on iki ay’y açyk havada bile bol bol, çe?it çe?it yeti?ebilen bir ?ehre bu eksi?i hiç yaky?tyramyyorum.
Hangi sebeple olursa olsun bir ziyaret, bir davet’e, hele ki yeni yeni tanydy?ynyz ki?ilere ki zevklerini, be?enilerini, evinin veya bürosunun dekorunu, gereksinimi olup olmady?yny bilmedi?iniz ama eli bo? da gidemeyece?inizden, üstelik ilk ziyarete en uygun seçenek çiçek, yok çevrenizde. Örne?in benim oturdu?um semtte tek bir çiçekçi yok. Oysaki ben evime de syk syk taze çiçekler almayy çok seviyorum, her gitti?im ziyarete oldu?u gibi. Ve gözüm her sokakta en az bir, her cadde üzerinde birkaç çiçekçi aryyor, tüm çyplak balkonlarda renk renk, hevenk hevenk, saksylar dolusu çiçek aramanyn yany syra.
Henüz bu gerçe?in buluncunda olmady?ym, yeni yeni yerle?mekte oldu?um ilk günlerdeki dü?üncemi acy bir tebessümle anymsyyorum ?imdi. O günlerde, çiçe?in böyle bol ve rahat yeti?tirilebildi?i bir yerde, çok çiçekçi vardyr ve ucuzdur da. Ne güzel, her gün çe?it çe?it çiçekler alyrym, bahar dolar evime diye mutlanmy?, Antalyaly kadynlar ne kadar ?ansly, e?leri, sevdikleri, neredeyse her ak?am çiçeklerle gelirler muhakkak ki diye dü?ünmü?tüm. Üç yyldyr Antalya’dayym, elinde bir buket çiçek olan bir tek erke?e rastlamadym, do?ru dürüst çiçekçiye rastlamady?ym gibi. Tevekkeli, syk syk bir yerlerden bulup bulu?turup, kyz arkada?yna çiçek alan o?lumu erkek arkada?lary, neredeyse tehdit ederek: Aly?tyrma karde?im, kötü örnek oluyorsun, bizimkiler de istiyor diye uyarmy?lardy!
Dedim ya ba?ta da, tahmin edebiliyorum, galiba biliyorum bile sebepleri, ama dedi?im gibi, kesin emin olmady?ym hiçbir konuda, fikir beyan etmeyi sevmiyor ve do?ru bulmuyorum.
Siz ne dersiniz, niye bu kitap ve çiçek yoksunlu?u Antalya’da?!
Ve kaç fyryn gerekli Antalya’ya?!


En son perihan reyhan alkan tarafından Prş Hzr10, 2010 12:58 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi.
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
TÜFEK İCAT OLDU…
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
TÜFEK İCAT OLDU…

Yozlaştıkça değerler, kaybettikçe gün be gün erdemlerimizi ve güzellikleri, daha bir anıyor daha bir çınlatıyorum kulaklarını Köroğlu’nun.

Mertliğin bozuluşunun şikayetlenişini avazlıyordu üzüntüyle. Ah Köroğlu ah, olanağın olsaydı da ulaşabilseydin bugünlere; tel kalmazdı sazında hırsla seslenişinden ve zaman yetmezdi, kelime yetmezdi dile getirmeye.

Bir bilsen, bir bilsen neler bozuldu, neler neler yok oldu! Daha doğrusu bozduk, yok ettik onca güzelliği.

Evet, şu teknolojik icatlar, pek tabii ki çok şey kattı yaşama, pek çok kolaylık getirdi ve daha bir yaşanılası kıldı, kolay kıldı yaşamı. Yararları tartışılmaz, getirdikleri, sağladıkları… Ama götürdükleri, yok ettikleri, silip süpürdükleri?

Doğrusu ben pek de memnun değilim bu gelişmelerden işin bu tarafını düşününce.

Hangi birini ele alsam ki?

İnsan olmanın gereğini, erdemini unuttuk öncelikle. Sonra da duygularımız, duyarlılıklarımız cımbız cımbız çekilip alındı içimizden. Ufkumuz daraldı.

Belki de haksızlık ediyorum. Biz bu teknoloji nimetlerinden yararlanmanın adabını, nasıl, niçin, ne şekilde ve nereye kadarını pek bilemiyoruz. Tembellik ve kolaycılık da var olunca serde, işte durum ortada.

Evlerimize televizyonu soktuk, oturttuk başköşeye, önce evlerimizde başlattı kopmaları. Sohbetler kesildi, paylaşımlar kalktı ortadan, acıdan sevinçten yana, bilgi aktarımından yana. Kullanmayı bilemedik çünkü aslında çok yararlı olabilecek bu aleti. Ne zaman açıp, ne zaman kapatacağımızı, neyi izleyip, neyi izlemememiz gerektiğini bilemedik.

Komşuluklar bitti ardından, dostluklar, yardımlaşmalar, hatta selamlaşmalar. Sinemalardan koptuk, ardından da tiyatrolardan, sergilerden, operalardan, ayağımıza geldi çünkü hepsi, hem de bedava, üstelik pijamayla izlenebilen. Sonra da kitaplardan koparttı. Hayal gücü gelişemedi çocukların, tembelleştiler, hazırcı oldular, üretkenlikleri gelişemedi, ufukları gelişemedi. Vurdulu, kırdılı filmlerle gelişip, Miroğlu oldular bir dönem, sonra da Kurtlar Vadisinde dolaşıp birer Polat giyim, takı, bakışlarına kadar. Harry Potter olup gerçek dışı, ürkünç dünyalarda yer aldılar oturdukları yerden, hep intikam, hep savaş ve entrika öğrenerek. Özendiler tele vole güzellerine, giderlerse, gidebilirlerse öylesi mekânlara, ulaşabileceklerini sandılar o uzaktan bakışla tatlı görünen hayata ve hayatı o kadar kolay, o kadar renkli, gerçekten o kadar güzel sandılar. Harcandı pek çoğu bu özlemle, her görüneni gerçek, her gördüğünü, görünenden ibaret sandılar.

Bilmiyorlar mektup nasıl yazılır, bayram tebriki nedir ve kime nasıl yazılır, neler getirilir dile. Birileri birkaç dize dile getiriyor, bir bakıyorsunuz başkasına ait bu sözcükler, kısa bir sürede tüm ülkeyi dolaşıp, onlarca kişinin mesajıyla bir o kadar kişiyi dolaşıyor ülke çapında. Sözler ne kadar güzel de olsa, sıcak da olsa, menşei yabancı olduğundan, yabanıl, suni, soğuk, hiçbir değer ifade etmeyen.

Kitap okurduk çokça çocukluğumuzda, ne hayallerle, duygularla bezerdik insanlığa, insan olmaya, güzelliklere davet eden her bir satırı. O nedenle ki dostluk doldu, sevgiler doldu avuçlarımıza o günlerde. Kimden ne alabilirim, ne kadar alabilirim telaşları, gayretleri akla bile gelmeksizin.

Oyuncaklar, oyunlar üretirdik, spor da yapmış olurduk böylece. Bilgisayar başında geçmezdi günlerimiz hazır oyunlarla, hamburger kola eşliğinde, cips atıştırarak bir yandan da. Annemizin yaptığı mis gibi kurabiyeleri, börekleri, süt eşliğinde yer, kitaplarımızı okur, nerelere gider, ne dünyalar yaratırdık paragraf paragraf. Mektuplar yazardık sevgi dolu, duygu dolu, kendi içimizden, bağrımızdan, yüreğimizden kopup gelen.

Bir gün görmesek komşumuzu merak ederdik, çalıp kapısını sorardık. Bir tas çorba, götürürdük hastaysa, varsa bir derdi paylaşırdık, imkânlarımız nispetinde giderirdik. Sıcak sohbetlerle bezerdik dost ziyaretlerini. Herkesin gözü televizyonda, hatır sormakla sınırlı kalmazdı şimdiki gibi. Bir bardak çayın hesabı yapılmazdı ilişkilerde.

Dostlar, akrabalar aranıp sorulur, ziyaret edilirdi. Bayramlar, düğünler, cenazelerde birlikte olurduk; sevinçleri, mutlulukları paylaşıp çoğaltmak, ya da acıları yükleri hafifletmek adına. Oysa şimdi çocuklar nerdeyse kuzenlerini tanımıyor, ya da yanında adı geçen bir kuzeninizi veya çocuğunu, o kim diye soruyorlar.

Ah ah yazık ettik velhasıl kendimize!

Bir takım şeyler icat ettik, bozduk pek çok şeyi bilinçsizce!
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
PROF.TÜRKAN SAYLAN BYLE...
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
TÜRKAN SAYLAN BİLE!..


O günlerde, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Sayın Saylan’ın gazetelerdeki açıklamasını okuyanların pek çoğu eminim ki bir hayli hayrete düşüp, -Hadi canım, yok artık- demişler ve bir müddet donup kalmışlardır.

Maalesef ve maalesef durum sanıldığı gibi değil. Yani sadece yoksunlukları olan kadınlar değil dayak yemekte olan. Ve o baygınlık getiren ve uyutan, zaman zaman da düzeysizleşen kadın programlarının bir yararlı yanı, kadın gerçeğinin bu boyutunu, hem de çok vahim, çok ibret verici bu boyutunu gözler önüne sermesi.

Orada, cahil cesareti mi dersiniz, çaresizliğin hat safhası mı bilemem, bardağın haddinden fazla taşması, maddi ve eğitim yoksunluğu, ailevi ve yöresel kurallar, töreler, dile getirilmesine, sergilenmesine sebebiyet veriyor, ellerinden tutabilecek güvenilesi tek seçenek görülüyor sanırım.

Ya söylenemeyenler; saygınlıkları, kariyerleri, imajları, konumları v.b. pek çok nedenle söylenemeyenler…

Kocasının soyadıyla ancak toplumda bir yer edinebildiği, saygınlık kazanabileceği için, ya da sağladığı maddi olanakları, o rahat hayatı kaybetmekten korkup, her şeye katlanan ve söylemeyenler.

Onurları nedeniyle, maddi ya da kişisel yeterlilikleri, kendi soyadlarının yeterliği ve yeterli saygınlığı ve de tek başlarına da bastıkları yerlere sağlam basabileceklerinin inanç ve güvenciyle, daha ilk tokatta çekip gidenler de var şüphesiz.

Lakin tehditler, aileden kabul görmeme, maddi yoksunluk, her ne koşulda olursa olsun çocuklarının yanında olmak adına gidemeyen ve söyleyemeyen, susan yüzlerce kadın var inanın!

Peki, niye bu erkeklerin dayak sapkınlığı? Bilinçsizlik, cahillik, eğitimsizlik nedeniyle aşağılık duygularını baskılamak adına, kadına üstünlük sağlama içgüdüsüyle, bilinçaltı bir davranış dışa vurumu diyeceğim, ama diyemiyorum. Çünkü okuryazar dahi olmayanla, birkaç üniversite bitirmişi de, bu konuda yan yana geldiğinde eşitleniyorlar. Demek ki, bu konuda öğrenim bir şey vermiyor erkeğe; terbiye de gerekiyor yanı sıra. Kısası, terbiye meselesi bu demek ki! Terbiye de eğitimle sağlanır. Okulların verdiği öğrenim sadece, eğitim değil. Dolayısıyla da hangi okulun bitirildiği, ya da kaç okul bitirildiğinin hiçbir önemi yok bu konuda.

Temelsiz bina ne kadar sağlıklıysa, temelsiz eğitim de o kadar sağlıklıdır. Ve temel eğitimin okulu yoktur. Temel eğitim evde ve de ailede, hele ki annededir. Çocuk söylenenlere değil, gördüklerine, yaşadıklarına itibar eder. Çocuklar, anne babalarının küçük birer örnekleridir sonuçta.

O nedenle ki erkekleri, tü kaka ilan edip, erkek milleti diye başlayan sıfatlar yükleyerek, durmadan söylenmek yerine, biz kadınlar, şapkalarımızı önümüze koyup, esaslı bir şekilde düşünmeliyiz, nedenlerini, niçinlerini erkeklerin bu insanlık dışı davranışlarının!

Sağlıklı ve öz eleştirel bakabilirsek olaya, gerçeği ve hatanın nerede olduğunu, dahası kaynağını, kaynağında da kendimizi, yani kadını göreceğiz!

Çocuklarımızı büyük bir aymazlıkla yanlış eğittiğimizi, eğitirken kız-erkek ayrımı yaptığımızı, oğlumuzu ayrıcalıklı yetiştirdiğimizi ve üstün kıldığımızı pek çok konuda ve ona sunduğumuz ve sağladığımız olanaklardan, kızımızı yoksun bıraktığımızı!

Dolayısıyla da bu doğrultuda yetişen erkek, hayatına giren kadınlara, konumu ve yanındaki yeri ne olursa olsun, annesinden aldığı bu paye ile üstün olma çabası gösterecektir.

“Erkek döver de sever de, kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” de diyecektir, yeri geldikçe yaptığına gerekçe göstererek bu utanmaz düşünceyi. Hele ki evde, annesinin babasından dayak yediğini ve evliliklerinin bu minval üzere sürüp gittiğini gözlemlemişse o yaşa gelene dekki süreçte.

Lütfen, erkekleri suçlayıp yargılamayı ve söylenmeyi bırakıp, aynayı kendimize tutalım, öncelikle kendimizi, sonrasında erkeği suçlayalım.

Ve unutmayalım.

Doğurmak değil, yoğurmaktır analık!

.
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
ÇOLAK HASANLARA FIRSAT VERMELY KY...
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
ÇOLAK HASAN’LARA FIRSAT VERMELİ Kİ…

Efendim tarihe biraz merakı olanlar bilirler Hoca Sadettin ile Çolak Hasan’ın öyküsünü. Hoca Sadettin bir akşam yanında hizmetkârıyla evine dönerken, komşu evden genç bir erkeğin hıçkıra hıçkıra, feryat figan ağlayışının sokaklara taşan sesini duyar ve hizmetkârına: Git bak bakalım ne derdi varmış da bu kadar acıyla ağlıyor der. Hizmetli gider ve dönüşünde “Efendim malumunuz, Avusturya seferi için asker kaydediliyor, komşu genç de askere yazılmak için bugün başvurmuş, lakin bir eli çolak olduğu için askere almamışlar, onun için ağlıyormuş” deyince, Hoca Sadettin, git çağır o genci der. Genç gelir “Hocam askere gitmeyi, diğer gençler gibi savaşa katılmayı çok istiyorum ama almıyorlar” diye yanıtlar hocanın sorusunu hâlâ ağlayarak. “Bak evlat” der Hoca Sadettin, “Askerde sadece kılıç sallayıp at sürülmez, yan hizmetler de, geri hizmetler de vardır, oralarda görev yapmak da en az meydanlarda düşmanla savaşmak kadar önemli ve şereflidir, oralarda görevlendirilirsin sen de. Yarın bana gel, gidip yaptıralım kaydını.” Ve o gece bu defa sevinçten uyku tutmaz Çolak Hasan’ı.

Kayıt yaptırılır ertesi sabah ve mutfak hizmetine verilir Çolak Hasan. Mutludur, çok mutlu, işe yaramanın mutluluğudur, askere alınmanın mutluluğu yanı sıra. Eee malum, Türk genci için çok önemlidir askerlik. Kız vermezler askerliğini yapmayana, erkekten bile sayılmaz yapmadıkça askerliğini, hele ki vatanseverlik duygusu hepsinin de önündedir. Öyle bazı ülkelerdeki gibi para karşılığı, ya da zoraki yapılmaz. Özlemle, onurla, şerefle, gururla koşa koşa gidilir o kutsal göreve, hiçbir çıkar gözetmeksizin, vatanın çıkarı dışında.

Ve bilirsiniz ki, işe yaramazlık kadar insanı çürüten, yıpratan, epriten bir duygu da az bulunur!

Avusturya seferi düzenlenmiş, Haç-Ova’da otağ kurulmuş, ancak Osmanlı ordusu geri çekilmekte ve bozguna uğramak üzere, yani savaş kaybedilmek üzeredir. Avusturya ordusu, padişah çadırına kadar yaklaşmış ve padişahı esir alma hevesindedir ve de ramak kalmıştır bu emellerine ulaşmaya.

Mutfak çadırını aralayıp, bu vahameti buruk bir çaresizlik ve dehşetle izleyen Çolak Hasan döner çadıra ve bağırmaya başlar: Arkadaşlar, ordumuz yenilmek üzere, neredeyse devletlü padişahımızın çadırına varmak üzere düşman askeri. Biz ne güne duruyoruz? Kılıcımız yoksa da bizim de kendimizce silahlarımız var. Biz de kendimize düşeni yapabiliriz, böylece durup hepimizi esir almalarını ve savaşı kaybetmeyi mi bekleyeceğiz? “Yürüyün” der. “Ya Allah” diyerek satırı kapıp fırlar çadırdan. Ardından satır, bıçak, balta, kepçe, tava ne bulduysa kapıp fırlar mutfakta görevli iki yüz asker de. Saldırırlar düşmana. Ne olduğunu şaşıran ve bir an bocalayan Avusturya askerini gören, geri çekilmekteki Osmanlı askeri, bu mutfak personelinin azim ve cesareti ile toparlanır, tekrar hücum eder kaçmakta oldukları Avusturya ordusu üzerine.

Bir Çolak Hasan, o askere alınmak istenmeyen, o işe yaramaz görülen, o özürlü denen Hasan, koskoca Haç-Ova meydan muharebesinin seyrini değiştirir bir anda!
Demek ki; özürlü deyip geçmemeliyiz! İşe yaramaz görmemeli, onları bir kenarda mutsuz ve sadece tüketici durumuna düşürmemeliyiz! Vardır her bir engelli kardeşimizin yapabileceği bir şeyler. İşe yarayabileceği, üretebileceği bir şeyler. Yeter ki fırsat verilsin!

Ya da ekonomik durumu iyi olan aileler, el bebek, gül bebek, bir kenarda atıl bırakmamalı engelli çocuklarını. “Yediği önünde, yemediği ardında, ne gerek var, üstelik ayıp, el âlem ne der bu durumda bir çocuğu çalıştırırsak.” ya da “Kendince görevler, sorumluluklar verirsek” dememeli. Veya başkalarından hep hazır beklemeye, bazı kesimler gibi dilenmeye hatta sevk etmemeli. Mesele karnı tok, sırtı pek olmaktan ibaret değil. Ruhları aç olan, üretmeye, işe yaramaya, bir şeyler yapmaya, o hazza, o doygunluğa aç olan mutsuz ruhlarını neyle doyuracağız?

Vardır hepsinin kendince yapabilecekleri bir şeyler. Yeter ki düşünülsün, yeter ki ciddiye alınsın, yeter ki adam yerine konulup, adam gibi davranılsın. Yeter ki ruhsal durumları da düşünülüp, bir de ruhsal engelliler yaratılmasın!

Haydi, el birliğiyle; devletin yetkili mercileri, iş adamları, işletmeciler, aileler, hepimiz düşünmeye ve kaderin seyrini değiştirip, yeni yeni muharebeler kazanmaya!

Bu vesileyle davet ediyorum; askerden kaçanları, sahte çürük raporu alan ve aldıranları ve de kendi çocuklarına ve yakınlarına ayrıcalıklı, el bebek gül bebek askerlik yaptıranları. Yüzlerce evlâdımızın şehit oluşunu görmezden gelip, gazilerimiz ve ana babaların, hepimizin feryadına kulak tıkayarak, hâlâ rahat uyuyabilenleri de düşünmeye!..
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
SYZCE DE DELY YBRAHYMLER GEREKLY DE?YL MY BU MEMLEKETE?
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
SİZCE DE DELİ İBRAHİMLER GEREKLİ DEĞİL Mİ BU MEMLEKETE?!!


Efendim, deli deyip geçmemeli bazı kişilere. Nice deliler var ki akıllıdan ziyade… Biz, bana dokunmayan… Ve neme lazımcı zihniyetlerimizle, ya da kör gözlerimizle, nice akıllıya, nice gerçeği görüre ve yürekliye, ülke ve insan çıkarını düşünene deli deyip çıkıyoruz hiç düşünmeksizin, hiç irdelemeksizin, kendimizi çok akıllı görerek!

Bilirsiniz deli İbrahim diye anılan bir padişahımız var geçmiş tarihimizde. Pek çoğumuz da onu gerçekten aklı kıt sanırız bu sıfatından dolayı, deliliğinin nerden kaynaklandığını araştırmaksızın.

Bilinenin tersine, akıllıdır sultan, hem de çok akıllı, üstelik cesur, yürekli, hem de adil. Dürüsttür, doğrudur çünkü. Adam gibi adamdır velhasıl. Bileniniz çoğunluktadır, adam sözcüğü, Öz Türkçe bir sözcük olup, “Doğru, düzgün, dürüst insan, doğru yolda giden insan demektir. Cinsiyet belirleyici bir kelime, yani erkek anlamında değildir bu gün bilindiği ve galatı meşhur olup kullanıldığı gibi.

Olayın aslı; yani Sultan İbrahim’e deli yaftasının yakıştırılmasının aslı şöyle tarihi kaynaklara bakıldığında: Sultan İbrahim’e bir gün Karaçelebizade namlı bir zat gelir ve der ki “Sultanım beni Şeyhülislam yap.” Lakin bu zat, o makama layık yeterlikte değildir. Donanımı, bilgisi yetmez o makamda olmaya. Kabul etmez Sultan İbrahim. İsteği yerine gelmeyen Karaçelebizade oturur bir kitap yazar o hırs, o kin ve nefretle. Ve kitabın bir yerinde, Sultan İbrahim’in deli olduğundan bahseder.

Padişahın o güne dek ki uygulamalarını gözlemleyen halk da inanıverir hemen Padişahın deli oluşuna.

Padişah İbrahim deli değil, deli dolu bir insandır aslında. Deli doluluğu ise düzgün, dürüst insan oluşundadır, gözü karalığında, adam gibi adam oluşundadır. Haksızlık, adaletsizlik, yolsuzluklar karşısında delirmesi, çıldırmasındadır. Her verilen görevin doğru, dürüst, adaletli ve lâyıkıyla yapılmasını ister ve bekler, mazeret kabul etmez.

Sözünü tutmamışsa biri, yerine getirmemişse vaatlerini, yapmamışsa lâyıkıyla görevini, hemen oracıkta neyi gerektiriyorsa verir cezasını. Öyle zindanlara koyup da, sonra tekrar padişah olabilmek için ödün ve ödül olarak aflar çıkartmaz, devleti, milleti soyana, cana, mala, ırza tecavüz edene. Her gün bir askeri şehit olurken kendi neme lazımcı bir tavırla adeta, sarayında oturup oğlunu da başka ülkede saklayarak, o ülkeden icazet beklemez vatan hainleriyle ilgili nasıl bir tutum sergilemesi konusunda. Başka ülkelere gırtlağa kadar borca batırmazdı ülkeyi bedelini halkına ödetip kendi ve çevresi katlayarak hangi yollardan teminli belirsiz servetine servet katarken. Yıllardır gözü toprağında olanlara ödünler vermez, dost elleri uzatmaz, ayaklarına kadar gidip pazarlıklar yapmazdı adeta. Karış karış satmazdı vatanını, her bir karışında dedelerinin kanının var olduğunu ve o toprağın ne zorluklarla geri kazanıldığını, düşmandan arındırıldığını unutup ta o toprakları o kovduklarının torunlarına eliyle sunmazdı bir şekilde, her bir kurumunu, her bir işletmesini, bankalarını satmazdı onlara. Petrol kuyularını kapamaz onlar izin vermedi diye, yeraltı kaynaklarını onlara kiralamazdı bize geriye çok büyük bedellerle satsınlar diye.

Ve sokakta gördüğü anda bir haksızlığı hemen orada adam döven tek padişahtır. Gerçi Fatih de daha önce dövmüştür ama ortalıkta değil kapalı mekânda makamındadır onun dayakla kişi cezalandırması.

Deli İbrahim düzgünlüğüyle, dürüstlüğüyle kendi adını deliye çıkarır hiç umursamasız, hiç hesapsız. Ama halkını delirtmez, çıldırtmaz yoksulluklarla, yoksunluklarla, adaletsizlik, haksızlık, işsizliklerle, ağlatmaz anaları tüm ülkeyle birlikte her gün şehitleriyle.

Varsın tarih beni deli lânse etsin, varsın bana deli desinler. Bir kişi, bir tek kişi bile olsa, Allah razı olsun diye dua edip seviyor olsa da yeter bana. Yalancı durumuna düşmüyor, tutamayacağımı bile bile sözler vermiyor, halkımı kandırmıyor, oyalamıyorum ya, yandaşlarıma, yakınlarıma, en başta da kendime çıkar sağlamıyor, kendi küpümü doldurmuyorum ya. En önemlisi de sırtımda hiçbir kul hakkı yok ve Allah’ın huzuruna alnı ak çıkacağım ya diyor, huzurlu ve rahat uyuyordu başını yastığa koyduğunda.

Ne dersiniz, sizce de Deli İbrahimler gerekli değil mi bu memlekete?!!
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
HANGYSYNDEN BA?LASAM KY?!!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
HANGİSİNDEN BAŞLASAM Kİ?!!

Epeydir gündeme yönelik yazamamanın üzüntüsünü yaşamaktayım. Tek elle yazmak çok zor. Bir yandan da canınız yanıyor, çok da ıstırabınız varsa, gördüğünüz diğer acıları ele almakta gecikiyorsunuz maalesef üzülerek.

Günlerdir ne isyanlar sayhalıyorum kendi kendime. Aman Allahım ne de çok yazacak şey var ortalıkta. Nerden buluyorsun bunca yazacak şeyi diyenlere de şaşırıyorum bir kez daha bir yandan da. 24 saat oturup yazılsa bitmez konu. Sinirlenmeye de, kızmaya da, kahrolmaya, üzülmeye, aşlamaya da yetecek ne çok şey var gündemde. İnsan yazabilirken bir nebze rahatladığı, içini boşaltabildiği için bu denli fark edemiyormuş. Eliniz, kolunuz, diliniz bağlıysa; kendi kendinize çatlıyorsunuz paylaşımsızlıkla.

Dün dikişlerim alındı, diren de çıkartıldı, biraz rahatladım hâlâ çok canım yanıyor olmasına rağmen. Artık yavaş yavaş yazmalıyım, dayanamayacağım yoksa tek kelime etmeksizin bomboş bir evde yatmaktan. Biraz daha kendi kendime konuşmaya devam edersem, yine kendim çıkaracağım adımı deliye üstelik.

Hangisinden başlasam ki hepsi birbirinden önemli ve de vahim. Yine şehitler var. Yine büyük küçük, sivil asker ayırmaksızın katliamlar, insan dışılıklar, acılar, gözyaşları, isyanlar.

Diğer bir yanda bildim bileli gündemde, duyulmasa da bu denli var olan imam ya da benzerlerinin ilginç yumurtaları var, her gün yenilerini yumurtladıkları, Kur’anla, dinle, İslamiyet’le hiç de bağdaşmayan. Pazaryerlerini denetlemesi adına ilk kadın zabıta memurunu atayan, kızının o gün bir nevi doktorluk yapmasını destekleyen bir peygamberin, elçiliğini yaptığı dinin adına konuşabilen, üstelik yalan yanlış konuşan imamlar var. Ki adına görev yaptıkları bu dinde, imamlık diye bir ücretli, atanılabilen görev mercii de yok.

Bilir bilmez bu konuları ele alanlar var. Eline bir kez Kur’an alıp da ne diyor acaba, bunca yıldır bize söylenenler, mahalle hocalarının anlattıkları, ana babamızdan duyduklarımız doğru muydu ki diye düşünmeyenler var. Ya da maksatlı kişilerce ortaya konulmuşlar ne denli doğruydu diye düşünmeksizin bilir bilmez düşmanlıkla, sapla samanı ayırmaksızın aynı kefede veryansın edenler var. Ulema kesilenler var. Had bilmez, düşünce ve inanca saygısızlar var, eleştiri ya da uyarmanın adabından yoksun, mahalle kavgasına dönüştürerek ağız bozanlar var!

Diriltip diriltip binlerce kez öldürsek hırsımızın geçmeyeceği, ellerinde bebeklerin kanı hâlâ tazeyi beslememize, vekillerini meclisimize kadar getirmemize rağmen hâlâ nankörlükle çoluk çocuğumuzu katledenler var.

Başörtüsünü kalkan yapanlar, namus simgesi görenler, ayırdına varamayıp da, ninesinin namaz örtüsüyle, tarlasında çalışanın başına bağladığı oyalı çemberi ve de diğerini aynı ele alıp hepsine saldıranlar var. Her örtüsüz başı namussuz sayan kadar, her örtülünün içini de boş ya da sadece belli birikimli sanan cahiller ve körler var.


Fütursuzca ağaç kesmelere devam, hayvan itlafları, gasplar, tacizler, havayı hâlâ aymazlıklarla kirletmeler, suyu fütursuzca harcamalar, yetiştirme yurtları, huzur evleri, ABD, AB, IMF, zamlar, Tarkan olayı pek çok yanıyla ele alınabilecek, vb…

Of, of, offfffffffff…

Hangisinden başlasam ki?
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 17 Eyl 2005
Bildiriler: 605
Şehir: Istanbul
Alıntıyla Cevap Gönder
Sayın Perihan Hanım,

Yazılarınıza devam ediniz lütfen. Günümüzdeki yaraları göstermeye devam ediniz. Yazılarınız gören göze de lazım göremeyen gözlere de!

Bu arada size 'geçmiş olsun' da diyorum.
Kullanıcı kimliğini gösterErtuğrul ÖLCE tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Sayın Ölçe, iyi niyet ve temennilerinize teşekkür ederim efendim. Aslında herkes herşeyi görüyor da, biliyor da lakin kiminin işine gelmeyip görmezden geliyor, kimi görüyor, biliyor elinden bir şey gelemiyor. Benim yapmaya çalıştığım ise, nacizane görebildiklerimi kağıda dökerek paylaşmak. Dilerim, görebilen gözler çoğalır, görmekle de kalmayıp doğruya, iyiye, güzele eğinip eğindirebilmek adına yapabilecekleri bir şeyleri de olur. Saygıyla efendim.
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
VURUR ZEHYR TADINDA DÜZENYN YANKISI!!!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
VURUR ZEHİR TADINDA DÜZENİN YANKISI!


Ne yapıyoruz biz? Nereye gitmekteyiz gün be gün? Geçmekte olduğumuz yollardaki tüm güzellikleri, tüm değerleri, canlı cansız her varlığı yakıp, yıkıp yok ederek, acımasızca. Gün gelir kendi canımızı da yakar ulaşılan sonuç düşüncesini hiç getirmeksizin aklımıza. Zaten düşünebilsek, bir kez düşünebilsek: Bana yapılsa, benim başıma gelse diye; ürker, acır, içimiz ve daha yarısında düşüncemizin, dönüveririz hiç çıkmaksızın o batak, çamur, dikenlerle, taşlarla örülü çirkin yollardan.

Ne alabilirim, ne elde edebilirim hesaplarıyla, yüreğinde sevginin kırıntısı olmaksızın yüze gülmeler, seviyor görünmeler, sahte aşklar, sahte dostluklar sunmazdık. Alacağımızı alınca da arkada bıraktığımız yıkıntının, yok edip, ezip geçtiklerimizin umursuzluğuyla.

Dolandırmazdık önümüze her çıkanı, dostu, kardeşi bile hiç vicdanımız sızlamaksızın.

Doğurup doğurup sokağa bırakmazdık evlatlarımızı akıbetini düşünmeksizin. Yazık etmezdik onlara, gençliğe düzgün bir harç koymaksızın, yol çizmeksizin.

Gasplar yapmazdık, belki de aybaşına kadar bile yetmeyecek parasını çalmazdık hiç vicdanımız sızlamaksızın. Belki de bir yakınının ilaç parası olduğunu düşünmeksizin. Bir de bedenini yaralamazdık sonuçta da.

Yaşlılarımızı atmazdık huzur evlerine, işin bitti artık düşüncesiyle ya da yük oluyorlar diye. O yaşa gelmemizin maddi manevi maliyetini, yemeyip yedirmelerini, giymeyip giydirdiklerini düşünmeksizin. Kaç çocuğu büyütüp yetiştirdikleri ve o kaç çocuğun bir araya gelip, bir ana, bir babaya bakamadıklarının ayıbını taşımaksızın.

Tam yetişmiş, yılların tecrübesi ve bilgi birikimiyle üretmenin en verimli noktasına ulaşmış elemanımızı işten çıkartıp, daha az ücretle çalıştırmak amacıyla, daha tecrübesiz, daha yetersiz elemanları alıp da iş yerlerimize kaliteyi, müşteriye hizmeti düşürmezdik.

Meydanlarda tutamayacağımız sözler vermez, kendi küpümüzün hesabını perdeleyerek nabza şerbetler sunmazdık. Hortumları göz ardı, yolsuzlukları görmezden gelip hatta aklamaz, ensesinden kör testereyle kesilesi suçlar işlemişleri affetmez, ya da değerli bir konuk gibi ağırlamazdık.

Rüşvet almazdık, yapılması doğal görevlerimiz karşılığında bile, olmayacak işlerin yanı sıra, ya da ayrıcalık, öncelik tanınması adına, vermezdik veya.

Erkeksek kadına, güçlüysek güçsüze, zenginsek fakire hor bakmaz, ezmezdik. Bilirdik yaratılış itibariyle eşit ve öncelikle insan olduğumuzu hepimizin.

Hiç aklımdan çıkmayan, hep içimi acıtıp yaralayan, kanatan, hatta hayattan ve insanlardan soğutan daha o kadar çok şey var ki şu an aklıma gelmeyen. Eminim ki akıl, gönül ve vicdan gözü açık olan, görebilenlerinizin şu an daha pek çok işlersizlik gelmiştir aklına listeler dolusu.

Gözün kör olsun para, hep senin uğruna, senin yüzünden bunca çirkinlik. Her şeye kadir olmadığının bilincinde olmayışımızla

Sen belki çok şeysin, çok şeye kadirsin ama her şey değilsin! Her şeye yetmez gücün. Bunu bilmeyenler, ya da seni her şey bilenler, her şeye gücünün yeteceğine inananlar ve seni bu kadar değerli kılıp baş tacı ederek, tek değer gören zihniyet utansın ve kahrolsun!

Sensiz de olmaz, bizi sensizliğe itenlerin, bu sonuçları doğuranların vebali senin değil. Sensizliğin, sensiz bırakanların suçu!

İşin içine eğitimsizlik, işin içine ahlâki yoksunluk v.b girince de baş tacı olup çıkıyor, yok ediyorsun en güzel ilişkileri, değerleri. Dünyayı yaşanılasılıktan çıkartıyorsun!

Dediğim gibi suç sende değil aslında, seni maşa kılanda, seni yanlış kullananda, seni değerli kılan, tek değer görende ve böyle düşünülmesine sebebiyet verenlerde!

Yüreklerimize, beyinlerimize kürtaj yapanlarda!

Lütfen güçlü olalım, bilinçli olalım ve kıralım ellerindeki o kürtaj aletlerini bize daha fazla zarar vermesinler diye.

Güzellikleri küreyip küreyip yok etmesinler diye!
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 04 Ekm 2004
Bildiriler: 109
Şehir: Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Sizi candan kutluyorum. Ellerinize sağlık. Ne güzel yansıtıyorsunuz.

Sağlık sorununuzun varlığı anlaşılıyor. Konuyu bilmiyorum ama şifa diliyorum.
Kullanıcı kimliğini gösterİ. Özsoy tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Görüş ve iyi dileklerinize teşekkür ediyorum Sn Özsoy. Sağlık ve sağlıklı bir yaşam dilerim ki hepimiz için söz konusu olsun inşallah efendim. Çağın illeti kenarından köşesinden beni de yakaladı maalesef. Dilerim bende son bulur, Allah hiç kimseye, düşmanıma bile vermez bir daha. İyilikler dilerim efendim. Saygılar.
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
KULAKLARIN ÇINLASIN BİNBAŞIM!!!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
KULAKLARIN ÇINLASIN BİNBAŞIM

Bugün bir vesileyle kulaklarını çınlattığım dostum, arkadaşım, kardeşimin sözcüklerinin çağrıştırışıyla, şişede durduğu gibi durmayan alkolü ve beni iten, rahatsız eden boyutunu ele almak istedim.
Gerçekten de şişedeki gibi durmuyor mideye ulaştığında, hele ki damarlarda yolculuğa çıktığında. Ama ne demiş üstat: Şarabı şerli görüp de şaraba olma kızar, şarap testisi içinde ne varsa dışarı o sızar.
Gerçekten de ne varsa içinde insanın, gerçek kişiliği neyse, onu çıkartıyor bu meret ortaya. Tek iyi yanı da bu olsa gerek insanları tanımak adına.
Örneğin tanıdığım biri vardı bir zamanlar; acımasız, asan, kesen, megaloman mı megaloman, saygısız da üstelik herkese, her şeye. Ama içti mi bir iki kadeh, gözlerinize inanamazdınız, dünya iyisi, şeker mi şeker, duygu yüklü duyarlı, insan ötesi bir güzellik, öl deyin ölsün sizin için. Bir işiniz, bir sorununuz mu var, Fizan’da olsa gider halleder, gerekirse cebindeki son kuruşa kadar harcar sizin için, yarın aç mı kalırım açık mı düşünmeksizin. Ama ertesi gün tavrı geri gelse de, o masada verdiği söz orada kalmaz, unutmaz sözünü. Ölümüne yerine getirir vermişse o sözü.
Bu akşamın ilk saatlerinde, bir yazar dostumla yaptığım telefon görüşmesinde kulaklarını çınlattığım o eski dost beni nerelere götürdü. Sağ olasın arkadaşım, sağ olasın kardeşim, sağ olasın Binbaşı Necati bugün de sayende bir konu oldu yazacak.
Efendim ikinci üniversiteye 27 yaşında başlamıştım. Dolayısıyla da sınıf arkadaşlarım benden yaklaşık 10 yaş gençtiler. Uzun yıllardan sonra, onlardan orduda görev alan, bu Necati kardeşimle Ankara/ Kızılay’ da karşılaşmış, ayaküstü hâl hatır sorup, kenarından köşesinden geçen süreçteki yaşamımızı birbirimize özetledikten sonra, telefonlarımızı da vermiştik birbirimize. Bayram, yılbaşı gibi özel günler yanı sıra, zaman zaman da hâl hatır sorardık birbirimize. İlkelerine, yaşam felsefesine, duygu ve düşüncelerine saygı duyup, paylaştığım bu kardeşim; bir görüşünü, bir düşünce ya da duygusunu dile getirir bir cümleyle, siz ne dersiniz veya sizce de öyle değil mi diye bir mesaj gönderir. Bazen de şu görüşü, şu düşünceyi veya şunu yazar mısınız diye mesajla bir lâf atar ortaya ben de oturup başlardım yazmaya. Esin kaynağım da oluyordu böylelikle. Güzel şeyler yazdım onun sayesinde. Sağ olsun.
Kitabımın yazımına hız verdiğim, 3 ay eve kapanıp hiç çıkmadığım günlerde, o boğucu yalnızlığa paydaş ediyordum her akşamüzeri bir iki kadehi. Her aradığında içtiğimi öğrenince, üzülüyor, yapmayın hocam yazık bırakın şunu, nereden çıkarttınız bu kötü alışkanlığı, ne olur sağlığınızı düşünün hiç değilse diye dostane uyarır dururdu beni.
Yaklaşık bir yıl kadar sonra bir gün, paylaştığı bir düşüncesinin yanlışlığını vurgulayarak, abla konumum güvenciyle karşı çıkıp, kulağını da çekmiştim telefonda sözcüklerle. O dönem yazamıyordum da tek satır bazı sorunlar ve koşturmam gereken işler nedeniyle. Bana aynen şöyle söyledi, hâlâ içiyor musunuz sorusuna hayır cevabım üzerine: Size bugüne dek hep içmeyin diyordum, üzülüyordum ama siz yine için bence. Siz içmeyince yazamıyorsunuz. Güzellikler dile getiremiyor, katılaşıp acımasızlaşıyorsunuz. Sizin içmeniz gerekir, için için, bu haliniz hiç güzel değil.
Kahkahalarla güldüm son derece safiyane dile getiriş biçimine. İşine gelmemişti dediklerim. İlk kez kınıyor, ilk kez serzeniyordum kendisini ama bunun içip içmemekle bir ilgisi yoktu. İlk kez kınanacak, kendisine de yakışmayan bir felsefi bakış açısı getirmişti bir olguya ve uyguladığında da kendisi üzülecek, incinecekti o an göremese de olabilecekleri. Her halükarda aynı olacaktı söylemim. O öyle algılamış, içmemekle ilintilendirmişti kulakları çınlasın.
İşin çirkin yanı, vahim olanı ve benim en kızdığım ve affedemediğim yanı, içmeyi bilmeyişi bazılarının ve de çirkinliklerine kılıf kılmaları içtiklerini!
-Efendim çok içmişim, ne dediğimi bilmiyorum, ne yaptığımı bilmiyorum özür dilerim hiç hatırlamıyorum-
Hayır yalan, koca bir yalan, alkolün rehaveti, cesur kılışı, kolaylaştırışı bir takım şeyleri doğru ama ne kadar içerse içsin kişi yaptığını da, ettiğini de pek alâ biliyor. Sığınıyor alkolün ardına, onunla maskelemeye çalışıyor bazı çirkinlikleri ve çirkinliğini, ayıbını ona yüklüyor fütursuzca, pek ala biliyor olmasına rağmen ne yaptığını ne söylediğini.
Erkek adam merttir, sığınmaz şişelerin ardına. Söyler söyleyeceğini, yapar yapacağını ama her akla gelenin söylenmeyeceğini, her istenenin yapılmaması gerektiğini de bilir. Ne zaman, nerede, ne kadar içmesi ve nerede durması gerektiğini de. Ve suçlamaz şişeleri.
Ha bilmiyorsa, bilemiyorsa, irade devreye girmeli ve bu mereti içmemeli.
Durur efendim durur.
İnsan isterse ve bilirse içmenin adabını, durur midede de şişedeki gibi!..
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
A?KI YSTEYEMEZSYNYZ ALLAHIN EMRYYLE!!!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
AŞKI İSTEYEMEZSİNİZ ALLAH’IN EMRİYLE!!!


Teknolojinin henüz bu günlere ulaşmadığı günleri düşünün. Hatta daha öncesini, o çarkların dişlerini gıcırdatmaya başlamadan önceleri; her şeyin bu kadar kolay, bu kadar zahmetsizce elde edilip, önümüze konulmadığı günleri. Erkeğin bunları kadından beklediği günleri ve o nedenle evine bir kadın alıp getirdiği günleri.

Buğday ekilip biçilecekti. Öğütülüp un yapılacak, kırılıp bulgur yapılacaktı. Undan ekmek, börek, çörek, makarna, tarhana yapılacaktı. Sebzeler yetiştirilip, kurutulacak, konservelenecek, hayvanlara bakılacak, sütü sağılıp peynir, yoğurt, tatlılar yapılacaktı. Yünleri eğirilip yatak yorgan düzülecek, hırkalar, kazaklar, çoraplar örülecekti. Kumaşlar dokunacak tezgâhlarda, sonra da onlar kesilip biçilip dikilecek, eskiyenleri onarılacaktı. Yine tezgâhlarda halılar, kilimler dokunacaktı, evine sermek, sıcacık yapmak için. Odunlar kesilip kırılacak, ocaklar yakılacaktı yemek pişirmek, çamaşır yıkamak için. Akşamdan küllü suya yatırılacaktı daha iyi arınması için. Daha sonra da ocaklar pompalanacaktı saatlerce yakabilmek için. Eller moraracak, şişecekti buz gibi sularla çamaşır, bulaşık durulamaktan.

Erkekler hazır bulmalıydı eve geldiğinde her bir şeyi. Kadını da dâhildi buna. Yorgunum, çok yoruldum diyemezdi kadın. O da göreviydi. Hayır demek gibi bir keyfiyeti yoktu onun. Öyle eğitilmiş, öyle yetiştirilmişti çünkü. Her şeye, kocasının istediği her şeye evet demek, peki demek, sen nasıl istersen demek üzere kodlanmıştı sanki daha doğmadan.

Sorulmadığı gibi, söylemeye de hakkı yoktu. Ayıptı, dile getiremezdi isteklerini, özlemlerini. Kendi içinde, bastırarak, özleyerek, saklayarak kendince yaşamak zorundaydı kadınlığını.

Bıktım artık, yoruldum, ben beni yaşamak istiyorum deyip de çekip gidemezdi. Ne haddine!..

Erkek de kadın için güvenceydi. Eve para getiren, esirgeyip gözeten, başında bir güç, soyadı alınan. Kendisini ana yapacak olan. Erkek olmazsa olmazdı. Eksik kalır kadın, tek başına bir hiç, yaşayamazdı onsuz.

Öyle öğretilmiş, kendisi de hiç sorgulamasız, hiç denemesiz, kiminin de işine geldiği için, yasaymışçasına kabullenivermişti eksik etekliğini, saçı uzun, ama o oranda aklının kıt olduğunu. Erkek gibi güçlü olmadığını, onun aklının yettiklerine kendisininkinin yetemeyeceğini. Erkek düşünürdü onun yerine de, erkek karar verirdi. Ona düşen uygulamaktı erkeğin yasalarını.

Çalışır, üretir, yorulurdu, ama kendi evinde, bahçe veya bağında, tarlasında. El kapılarında direnemezdi her zorluğa. Hakkını da arayamazdı gerektiğinde yumruğunu vurup da masaya. Aklı kıttı ya ezerlerdi, kullanırlardı. Ayıptı, maazallah kötü yola bile düşerdi. Bilemezdi ki gittiği yol eğri mi doğru mu, aklı yoktu onun, gözü kördü göremezdi. Güçsüzdü her konuda olduğu gibi. Bacakları da sağlam basamazdı. Dik tutamazdı başını. Eğik olmalıydı hep, öyle görmüş öyle bilmişti çevresinden de.

O aylarca bin bir zahmetle karnında taşıyıp, bin bir acıyla doğurduğu çocukları üzerinde de, hiçbir konuda söz hakkı yoktu, kendisinde de olduğu gibi. İsim koyamazdı çocuğuna, hayır benim çocuğum okuyacak, sonuna kadar okuyacak. Alıp da okuldan çalıştıramazsın tarlan veya iş yerinde çırak olarak diyemezdi. Oğluna alınacak kız, kızının verileceği erkek, babanın beğeni veya hesaplarıyla tayin edilirdi.

Erkek uzmandı da her konuda, erkek doğuramamışsa, kabahat kadınındı, ayıbını da taşımalı cezalandırılmalıydı hatta bir şekilde. Karar vermişse doğuramayacağına, bir kadın daha gelmeliydi eve, çocuk doğurmak üzere; her iki kadının da duyguları, düşünceleri, arzularının olup olmadığına bakılmaksızın. Kadın üretmek için yaratılmıştı sadece. Hem içinde, hem dışında, sadece üretmek, gerisini düşünmeye gerek yoktu. Kadınlığı mı bastırılmış, duyguları mı yoksanmış, sanki hiçbir beklentisi olmamış!

Şimdi öyle mi ya, sağ olsun gelişen teknoloji, sağ olsun kadının aklını başına alıp geldiği, ben de insanım, ben de zeyreğim, hata bazılarınızdan erkeklerin daha da ileri düzeyde, kendime yeterim dediği nokta. Erkeğe de; kadına gereksinimim yok dedirten nokta.

Erkekseniz, daha da kolay yine her zaman olduğu gibi. Üç beş kuruş ver bir hizmetli kadına gücünce, her gün mü, hafta ya da ayda bir mi, sen yokken gelsin evine. Silsin, süpürsün, yıkasın, ütülesin, yemeklerini de yapsın. Eve geldiğinde neredeydin diyen yok. Niye geç geldin diyen yok. Gün boyu birikimlerini dertlerinin dırdırlanan yok. Para isteyen, giysiler, takılar, kürkler, yeni eşyalar, seyahatler, gezmeler isteyen yok. Otur yemeğini ye, uzan televizyonun karşısına maçını izle, yine mi diye söylenen biri olmaksızın. Gazeteni, kitabını oku, bir iki telefon görüşmesi yap, smslere, maillere yanıt ver. Kimdi, neydi sorgulanmaksızın. Canın sıkıldıysa, saat hiç önemli değil, soran da yok nereye, çık git dolaş gönlünce.

Sabah uyandığında, gardırobun ütülü giysiyle dolu, giy birini, eskileri onarmaya da gerek yok at gitsin çöpe, akşam gelirken yenisini alır koyarsın yerine. Oh dünya varmış diye işe koyul. Yol boyunca hafta sonunda kiminle, nereye kısa bir yolculuk yapsam’ın düşlerini kurgula. Akşama yemek yok, çok mu dert, al marketten hazır bir şeyler, koy mikro dalgaya şıp diye hazır. Salatayı da hazır al. Çamaşırı, bulaşığı koy makineye yıkanır. Ütü, eh alışmışsındır artık, eline mi yapışır bir gömlek, bir pantolon. Üşeniyorsan da dışarıda ye, çamaşırı da ver bir çamaşırhaneye. İşte bu kadar. Bu kadar kolay, güzel ve rahat.

Kadınsan gerek yok onca yüke, didinmeye, ağız kokusu çekmeye. Senin zaten doğanda var. Bu saydıklarım çocuk oyuncağı, yaparsın. Ha sen de mi üşeniyorsun, ya da istemiyor mu canın? Kazanıyorsun artık, başın dik, ayakların da basıyor yere, kendi soyadını taşıyorsun gururla, kendin veriyorsun kararlarını, istediğin gibi uyguluyor, yönler veriyorsun kendine. Sen de erkeğin yaptığını yap, satın al o hizmetleri gönlünce. Oh ne rahat. Erkek kadar özgür olamasan da pek çok konuda, yine de rahat, yine de güzel.

İyi güzel de, hani birliktelik isteği diyeceksiz, o da kolay erkek için, ister bir gün, iyi hoşsa bilemedin birkaç ay ol birileriyle gönlünce. Ya da o hizmeti de satın al bir şekilde. Ya kadın? O zaten alışık baskılamaya, kendi içinde, kendince yaşamaya bazı duyguları. Hem kadın için ayıp hâlâ. Hâlâ alnında kara onun, erkeğin ellerindeki yıkanınca temizlenip giden kir. Aşabilenleri ise bazı şeyleri, onlar da yaşıyor zaten erkekler boyutunca bir şeyleri.

Her şey halloldu mu, bu kadarla mı sınırlı insanoğlunun gereksinimleri? Karnı tok, sırtı pek olmak yetiyor mu? Doyuruyor mu duygusuz, duyarsız birkaç dakikalık birliktelikler.

Ya ruhumuzun açlığı? Ya yüreğimizin açlığı? Onu neyle doyuracağız? O gereksinimi nereden satın alacağız?

O yalnızlık, bir insanın, bir sevilenin, sevenin yoksunluğunun verdiği yalnızlık. Hiçbir şeyle giderilemeyen, yerine hiçbir şeyin konulamadığı. Boşluğunu hiçbir şeyin dolduramadığı!

Hasta yatağımızda uzatılan bir bardak su, bir tas çorba, alnımıza konan, saçımızı okşayan şefkatli bir el, uyuyup kaldığımızda kanepede, üzerimize örtülecek battaniye, bizim için telâşlanan, kaygılanan, özleyen, seven çok seven bir yürek. Sevgiyle saracak kolların sıcacık güvencine sokulmak, sohbet etmek onunla, içilen çayın, kahvenin bir kadeh içeceğin eşliğinde, ya da özenli sofralarda baş başa yenen yemek. Kısaca paylaşmak yaşamı ve yaşanılır kılanları. Yürümek güvenle, sevgiyle, aşkla el ele yaşam denen yolda.

Çalıp da bir evin kapısını, Allah’ın emri Peygamberin kavliyle aşkınızı aşkıma istiyorum diyebilir miyiz?

Bir markete girip, yüreğimi, dünyamı, evimi her noktasına kadar dolduracak sevgi satın almak istiyorum deyip, bir fiyat biçebilir ve ödeyebilir miyiz kasiyere, ne ödersek ödeyelim satın alabilir miyiz var olsa bile.

Ya da, duygularımızı, özlemlerimizi koyup bir kaba, mikro dalga fırında 1,2 saniye ısıtarak, buram buram sıcacık harikulâde doyurucu bir sevda elde etmek mümkün mü?

Çamaşır makineleri, bulaşık makineleri vs vs, kolay kılar mı tertemiz aşkları sağlamayı?
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
HARVARD'DA MUTLULUK DERSİ

Evet, böyle başlıyordu o gün gazetelerin birindeki haberin başlığı. Son günlerde iyiden iyiye emin olduğum bir olgunun, bulunduğum yerden kilometrelerce uzak bir kıtada da sorgulanıyor oluşu, uygulanışıydı bu haber. Sevindim, yanılmamıştım buluncumda. (Dünyanın en saygın yüksek öğretim kurumlarından olan, ABD’ deki Harvard Üniversite’sinde bu yılın en popüler dersi “Mutluluk” Tal Ben Shahar tarafından öğretilen, “Pozitif Psikoloji” dersine tam 855 öğrenci kayıt yaptırırken, daha önceleri en kalabalık sınıf olan “Ekonomiye Giriş” dersi, 669 öğrenci ile ikinci sıraya indi ) diye devam ediyordu.

İsrail doğumlu Tal Ben Shahar, mutluluk dersinde, hayatı daha dolu ve anlamlı yaşamayı öğretiyor, pozitif olana odaklanmayı öğretiyor. Pozitif psikoloji, hızlı tempolu, aşırı rekabetçi ve iletişim teknolojisinin öne çıktığı bir dünyada, insanlara biraz durup nefes almasını ve aldığı nefesten de zevk duymasını öğretmeyi amaçlıyor. Bunu yaparken de “Hayatım nereye gidiyor” ya da “ Bugün neyi doğru yaptım” vb sorularla, kendilerini sorgulamalarını sağlıyor.

Pozitif psikolojinin babası olarak kabul gören, Pennsylvania Üniversitesi Profesörlerinden Marty Seligman: 15.yy daki Floransa gibi uluslar, varlıklı ve de savaş ortamlarında olmadıkları zamanlarda, hayatı nelerin değerli kıldığını sormaya başlarlar. İşte pozitif psikoloji budur. Der.
Hayatı anlamlı kılmak, yaşanılası kılmak, tümüyle elimizde değil, dışımızdaki onca olumsuzluğa rağmen. Üstelik çevremiz sürekli savaş içinde. Bahaneleri inandırıcı olmasa da, bu sözde iyi niyet, uzlaşmacı küpü güçlerin aslında gözleri ülkemiz üzerinde. Dost görünümlü adımlarla her gün biraz daha yaklaşmaktalar, kendileri ortalarda görünmese, farklı farklı senaryolara da bürünse.
İçimizdeki çatışma ve olumsuzluklar ise hiç de azımsanacak ölçüde değil. Dünyanın hali de malûm. Yoksulluk, işsizlik diz boyu bizde de. Üstüne üstlük dalga geçmeler vatandaşla. Göstermelik sahte, düşük enflasyon oranları. Onca işsiz ve yoksula rağmen kişi başına düşen milli gelirdeki artış. Büyüme oranları beklenenin çok üzerinde ve daha nice yalanlar; dünyada emeklisine en yüksek emekli maaşını veren ülkeyiz diye, halk IMF’nin kuklası olduğumuzu görmüyormuşçasına. Ve daha pek çok acı, acıtan gerçek herkesin bildiği, lâkin açıkça dile getiremediği.
Yoo amacım sizleri daha da mutsuzluğa boğmak, kara kara tablolar çizmek değil. Bunca olumsuzluğa rağmen yine de yapabileceğimiz bir şeyler var gibime geliyor.
Her birimizi hayata bağlayan bir bağ vardır muhakkak; hayatı anlamlı kılan, değerli kılan, yaşanılası kılan, ama küçük ama büyük.
Gerçi bizim dışımızdaki etkenler, her gün birini kopartıyor, her gün bir yaşanılasıyı yaşanılsılıktan çıkartıyor ama direnelim derim ben yine de!
Önce kendimizden başlayalım. Kopmasına izin vermeyelim. Bunu yaparken de, bir yandan minik minik ama güçlü bağlar oluşturup tutunalım hayata kenarından köşesinden. Göreceğiz ki, küçük bir kartopu gibi yuvarlana yuvarlana ve gayretimizin yankısıyla koca bir çığ olup ezerek geçecek olumsuzlukları. Sonrasında da, çevremize daha büyük boyutta yansıtalım bu bakış açımızı, daha pek çok çığlar oluşturmak adına. Yapalım bunu lütfen. Göreceğiz olumlu etkilerini.
Onca dış gücün yanında benim minicik adımımın, minicik bağımın ne değeri, ne gücü var ki demeyelim. Her şey o ilk adımla başlar ve arkası gelir çığlar, çağlayanlar oluşturarak.

Ulaşılamasa da düşlenen boyutta güzelliklere, kendimizi iyi hisseder, kendimizi mutlu kılarız ya. Umutlar yeşertiyor olmanın hazzını yaşar, umunulan noktaya ulaşamasak da, karınca misali o uğurda ölürüz ya. Ve mutlaka o elimizdeki bayrağı tutup kaldıracak, kaldığımız yerden koşmaya devam edeceklerin huzuruyla rahat uyuruz ya. O aydınlığı çevremize de yayarak, bir mum ışığı kadar da olsa. Ama milyonlarca mumun bir arada oluşunu ve aydınlığını da unutmaksızın!
“Bir tel kopar, ahenk kopar” der Yahya Kemal. Ne doğru söyler, ne güzel anlatır bir cümleyle.
Haydi, hemen bugün başlayalım, önce hayatı, hayatımızı, erdemlerimizi, insanlığımızı, kısaca kendimizi sorgulamakla başlayalım.
Sonra da birer tel bağlamaya, hayata tutunmaya, Hayatı yaşanılası kılmaya!
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
BEN OLMAK!!!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
BEN OLMAK!!!

Olmak, ya da olmamak. İşte asıl mesele bu. Ben mi olacağız, yoksa başkası mı? Yani Kendimiz gibi, kendimize özgü, kendi istediğimiz gibi mi, başkaları gibi, başkalarına özgü, başkalarının istediği gibi mi?

Kaçımız düşündük bunu. Kaçımız serdik kendimizi önümüze de düşündük tüm yanlarımızla. Nasılız; kendimiz gibi mi, kendi istediğimiz gibi mi? Ya da başkalarının istediği, başkaları gibi mi? Kendimiz miyiz, başkaları mı kısaca?

Yaşam biçimim, tercihlerim; yani saçımın rengi, şeklinden tutun da, ne yiyeceğime, kaçta yatıp kalkacağıma, bu kadar eve kapanmayıp, nerelere seyahate çıkmam gerektiğine kadar fikir beyan edip neredeyse yaptırım uygulama girişimlerine çevremin hep sinir olmuşumdur.

Koskoca kadınım yahu, bu güne dek bir yanlış, bir hatam mı görülmüş ki? Hem öyle de olsa benim yanlışım, benim hatam. Çok büyük olup, çevremdekilere, yaşadığım ülkeye, değerlerine de zarar vermedikçe, bu açıdan yanlış olmadıkça, beni bağlar benimle sınırlı yanlışlarım. Aklım yerinde şükür. Bunak değil, alil değilim. Dostane uyarırsınız kendinizce doğruya eğindirme adına; dahası benim bileceğim şey. Benim de kendimce doğrularım var. Sizin doğrularınız doğrultusunda yaşamak zorunda değilim ki.

Yazılarıma gelen eleştirilerde de beni ben olmaktan çıkartma yönlendirmelerine, başkaları gibi görmek istemelerine de rastlayınca, yeter artık dedim kendimce.

Evet yeter. Halide Edip gibi yazarsam, sonlamalarım Halit Ziya gibi olursa, Yahya Kemal öyle yapıyordu diye yaparsam, Ömer Seyfettin’in tarzı o diye öyle olursam ne anlamı kaldı ben olmamın? Yazmamın ne anlamı kaldı? Onların birer kopyası olmaktan öte ne anlamı kalır ki yazdıklarımın? En önemlisi de, beni okumaya ne gerek var yazmamın da yanı sıra?

İlk mektup roman yazıldığında hayır yazamazsın, edebiyatımızda yok bu denilip karşı çıkılsa ve edebiyata kazandırılmasa, bu gün o güzelim eserleri okuyabilmiş olamayacaktık, böyle bir tür olamayacaktı edebiyatımızda.

Bir ara değişik bir yazın şekli denemiştim o sıralar yazmaya başlayacağım gazete için. “Olmaz; gazetecilikte olmaz böyle şey, görülmüş değil. Çift başlık yapmışsınız, hatta üç, dört. Üstelik tümünü başlıkta özetlemişsiniz, gerek duyulmaz okunmaya” demişlerdi. Yine de bırakmıştım birkaç örnek. Bir müddet sonra gelen telefondaki ses: Bu günkü yazınızı okudunuz mu diyordu. Şaşırdım, “Nasıl oldu, hani olmazdı?”dedim. “Yazılarınızı okuyunca, başlıkta kulağı ters gösterip, yazıdaki süreçte yol aldıkça düzelterek, en doğrusunu da son cümlede verdiğinizi gördük. Gazetecilikte bir ilki yapmış oldunuz, hoş da oldu” dedi. Sevindim. Olabilmeliydi. Kurallar Tanrı buyruğu değildi, gelişebilir, değişebilirdi, iyiden, doğrudan, güzelden yana.

Hep denenmişi dener, hep geçmişi tekrar eder, hep benzerlerini bezersek sıkılmaz mıyız zamanla? Dolap beygiri gibi hissetmez miyiz kendimizi sürekli aynılar etrafında dönmekle?

İnsanoğlu tekâmül eden bir varlık olduğuna göre, her alanda olduğu gibi yazında da bu kuralı hayata geçirebilmeli, yazılarında kendisi olabilmeli. Ben diyebilmeli, ben buyum, bu benim diyebilmeli ve okunulduğunda, okuyanlarca daha kim olduğu belirtilmeksizin bu o denilebilmeli.
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
PERİHAN REYHAN ALKAN KÖŞESİ
Bu yazışma ortamında yeni konular açamazsınız
Bu yazışma ortamında bildirilere cevap veremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri değiştiremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri silemezsiniz
Bu yazışma ortamında anketlerde oy kullanamazsınız
Tüm saatler GMT +2 Saat  
1. sayfa (Toplam 18 sayfa)  

  
  
 Cevap Gönder  
Yeni Sayfa 2