Ana Sayfa
DİLİMİZİ KORUYALIM, ONA SAHİP ÇIKALIM
TÜRK DİLİ SEVDALILARININ BULUŞMA YERİ
Cevap Gönder
HEM DE ÇOK!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Üzdüler baba kızını hem de çok üzdüler…
Oysa ben onları sen gibi bilmiştim…

Hani demişsin ya doğduğumda: Eyvah, kız mı, devir çok kötü, ya üzerlerse kızımı? Malum mu olmuştu ki ya da sen insan gerçeğini, hele de erkek gerçeğini iyi biliyor oluşla mı söylemiştin bilemiyorum ama yanılmamışsın, haklıymışsın endişelerinde…

Üzdüler baba kızını, hem de çok üzdüler…

Devir o devir değil, bu gün o devre özlemle dolu insanlar, sen o devirde bile o endişedeyken, bu günü iyi ki görmedin diyesim geliyor çoğu kez. Yüreğine inerdi, dayanmazdı yüreğin bu devrin üzüşlerine, acıtışları ve acımasızlıklarına… Hele de yalan sevdalarına, hele de aşkı, sevdaları maske, basamak kullanışlara, kandırışlara, kandırılışlara dayanmazdı yüreğin.

Üzdüler baba kızını, hem de çok üzdüler…

Hele de kızına yaşatılanlara, hele de kızına söylenen yalanlara, kızının yüreğinin oyuncak edilişlerine, sevdasını, dostluğunu, tüm güzel ve insani duygularını kullanışlarına, yalanlara, dolanlara, en ihtiyacı olduğunda sırt dönüşlere, en görkemli yerinde sevdaların terk edilişlere hiç dayanamazdı.

Üzdüler baba kızını hem de çok üzdüler…

Sağ olup da bakabilseydin yine gözlerime, yüzümü izleseydin uzun uzun o ilk kucağına aldığın gün söylediğin sözler dökülürdü dudaklarından yine eminim. “Ne kadar masum, ne kadar temizsin, hep böyle kalırsın dilerim, hep böyle bırakırlar seni, dokunmasın sana hiçbir kem göz, uzanmasın kötülük dolu acımasız eller, Rabbim seni hep iyilerle, iyiliklerle karşılaştırsın.”

Derdin demesine ya, bundan sonrası nafile…

İlk kısmı gerçekleşti sadece dileğinin, çünkü ben hâlâ o tanımladığıncayım lakin duaların kabul görmedi baba, hem de hiç görmedi…

Acımadılar kızına, iyilikler, iyiler ulaşmadı hiç kızına, uzanan eller de hep acımasızlık vardı, hırpalamalar, epritmeler vardı, hep almalar, üstelik vermeksizin almalar bekleşmekteydi…

Üzdüler baba kızını, hem de çok üzdüler…

Her uzanan ele, başını uzattı kızın, hani belki sen gibi okşar saçlarını diye…
Her uzanan dudağa yanağını uzattı kızın, hani belki sen gibi öper diye…
Her uzanan omza başını yaslamayı düşledi kızın, hani belki sen gibi derde deva, sen gibi güvençlidir, durdurur kanamalarını yüreğinin, merhem olur yaralarına…
Her bakan göze sana baktığı gibi baktı kızın, hani belki sen gibi şefkat pırıltıları vardır, vicdan, merhamet, insanlık vardır, sen gibi sevgi fışkırıyordur, sadece doğrular ve sevdalar vardır diye…

Her sunulan yüreği gerçek sandı, hiç hesapsız öylece aldı, yüreğinin başköşesine oturttu, hani belki sen gibi sever, sen gibi bu devasa sevilişe değer diye…

Olmadı baba, olmadı, hiçbiri sen gibi olmadı…
Acıttılar, sadece acıttılar, yaralayıp kanatıp gittiler baba, hem de yakıp yıkıp gittiler.

Üzdüler baba kızını, hem de çok üzdüler…
Oysa ben onları biraz da sen gibi sevmiştim…

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
BENİM YOKSA HİÇKİMSENİN DE OLMASIN!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Var mı böyle bir mantık? Hele de bunu hayata yaydığınızda gülmezler mi adama?

Son günlerdeki yoğun DİN VE AHLAK DERSİ KALDIRILMALI – KALDIRILMAMALI tartışmalarının her iki görüşünün de yanlışlığını düşünüyor oluşum çağrıştırdı başlıktaki özeti…

Aklıma da Ortaokuldaki o hiç sevmediğim kızı getirdi. Kendisinde olmayana sahip herkese elinden gelen kötülüğü ardına koymazdı. Onların da elindekini almaya, yok etmeye, başaramıyorsa da dedikodularını bol iftirayla bezeyip en acımasızlarını bile gözünü kırpmasız uygulamadaydı. Pek çok kişi yanı sıra ben de epey nasip almıştım onun bu çirkin saldırılarından. Hele de biraz güzelseniz yandınız. Yazık, Allah öyle takdir etmiş, epeyce de çirkindi, bu gerçeğini kabullenemeyişinin isyanı da olsa gerek. Hepsini değil, sadece konuyla ilintilendirdiğimi anlatacağım, çağrıştırdı çünkü.

Bir gün annesi anneme gelmiş, “Kızınıza çok fazla harçlık veriyorsunuz, ben o kadar veremiyorum, kızım mutsuz oluyor ve evde huzursuzluk yaratıyor, iyice de agresifleşti, başa çıkamıyorum, bıktım isteklerinden. O nedenle bırakın fazlayı, hiç harçlık vermeyin kızınıza ki kızım mutlu olabilsin.” Demişti.

Annem çok şaşırmış bu ziyaret amacına lakin yine de harçlığımı tümden olmasa da kısmıştı. Acımışmış kıza ve annesine… Niyeyse; çünkü maddi durumları bizden farklı değildi, sadece annenin kişisel tercihiydi miktarı belirlemek; niyeydi o halde acımak, anlamamıştım ama iyice nefret etmiştim kendisinden. Tümden kesilmeyişiyle de harçlığımın, iyice kudurup nereden nasıl saldıracağının şaşkınlığıyla durmadan farklı iftiralarla saldırıp zindan etmişti o yıllarımı…

Aynen bu durum din dersindeki talepler de…

Farklı din ya da mezheplerden olanlara da çoğunluğun dininin bilgilerini vermek pek tabii ki doğru değil. Bir Müslüman olarak, benim çocuğuma din dersinde Hıristiyanlık öğretilse, gerekleri uygulatılsa ve sınansa bu konuda, ben de tepki veririm…

Lakin bu çıkıp da benim, “Din Dersi tümden kalkmalı.” Gibi bir savunuda bulunmamı haklı kılamaz, hakkım da yok. BENİM DİNİM DEĞİLSE, KİMSENİNKİ DE OLMASIN!

Olmaz böyle şey.

Kimileri de “Ben evde öğretirim.” Diyor. Belki birileri öğretebilir lakin öyle kişiler biliyorum ki daha kelimei şahadet getirmeyi bilmiyor, onu bırakın besmele çekemiyor doğru dürüst, abdest almayı, namaz kılmayı bilmeyen yaşıtım dolu etrafta. Evlendiğinin ertesi sabahı, “Gusül abdesti almayacak mısın?” diyen eşine, “O da ne, niye ki?” diye soranı bilirim. Kendi bilmiyor ki ne ve nasıl öğretecek bu ebeveyn çocuğuna dinini?

Bir de, evde alamadığı bu eğitimi ki yalan yanlış bilenlerin öğrettiği gençlerin de bu bilgileri nerelerden, nasıl almaya çalıştığı ve sonuçları da malumunuz!

O nedenle KALDIRILSIN diyenleri de KALDIRILMASIN diyenleri de tasvip edemiyorum. Bir orta yol bulunur mutlaka ve bulunmalıydı da yıllar öncesinden ve bunca çekişme de yaşanmazdı.

Hâlâ var mı bilmem, seçmeli dersler vardı bizim zamanımızda, o derste herkes tercihi olanın dersine girerdi. Yabancı dilde, hangi dili tercih etmişsek onun dersine girerdik. Müzik, resim ya da el sanatları, tercihimiz hangisiyse yine onların derslerine.

Demem o ki Din Dersinde de aynısı uygulanıp her öğrenci tercih ettiğinin dersine girebilir. Bu sürtüşmeler, tatsızlıklar da ortadan kalkmış olur. Bu kadar kolay ve uygulanabilir yani.

Tabi ki amaç iyice çözümsüzleştirmek ya da başka amaçlar değil de çözümlemekse ve birbirimize ve birbirimizin tercihine saygımız varsa…

Bir diğer yanı da var bu dersin, sadece Din Dersi değil verilmekte olan, Ahlak Bilgisi de var işin içinde. Hele bu yanıyla kaldırılmasını hiç aklım almıyor. Ahlak her dinde aynıdır, her din güzel ahlakı tesis için gönderilmiştir. Üstelik toplumca geldiğimiz boyutu da düşünürsek, bazı ailelerin yetersizliğini de bulundurursak göz önünde, hele de Ahlak Bilgisi dersinin kaldırılmasına kesinlikle karşıyım. Hatta kaldırılması şöyle dursun, sıradan, laf ola ve kredi yükseltme amacından çıkartılıp, doğru dürüst, layıkıyla ve ehil olan, donanımlı kişilerce çok önemsenerek uygulanmalı ve de, Din Dersinde seçkinin yanı sıra, Ahlak Bilgisini de ayrı bir ders olarak ele alıp tüm öğrencileri katılıma zorunlu kılmalıyız…

Ahlak, her şeyden önce insan olmanın gereğidir de çünkü!

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
İŞTE BUNA ŞAPKA ÇIKARTIRIM BEN!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Biliyordum gerçeğini ve de erdemini, yaşam öyküsünden pek çok parçayı da lakin bunu bilmiyordum. Bir vesile bu yaşanmışlığını da bu gün öğrenince, hayranlığım daha bir arttı insanlık adına ve işte bu dedim. Hep anlatmaya çalıştığım buydu. Lakin başka bir tezimi de bir nebze çürütmedi değil. Hani hep derim ya okullarda verilen öğrenimdir, eğitim çok başka bir şey, temeli ailede, hele de annededir, sonra yakın çevresinde ve yaşam sürecinde erdemin ve bilginin süzgecinden geçirdiklerinin de üzerine inşasıyla, kendinde, kendi gayretiyle vücut bulur diye…

Ama bu dafaki ve bu, böylesi Allah vergisi bu yanıyla ikinci görüşümü biraz çürüttü az önce de dediğim gibi. Yani ailesel temelin gerekliliğini… Kim bilir kendilerince vardı da belki…

Belli bir öğrenim görmemiş, anladığımız açıda eğitim de almamış, hatta okuryazarlığı bile olmayan bir Bey düşünün. Eşine deliler gibi aşık lakin malumunuz aşk her zaman karşılıklı sürekliliğini muhafaza edemiyor. Taraflardan biri, tüm güzelliğine, erdemine rağmen gün gelip kadir kıymet bilmezlikle mi, kendi cephesinde aşkın tükenişiyle mi, şeytana uygunlukla ya da karşısına çıkan birinin daha bir şeytan oluşuyla mıdır bilinmez bir başkasına aşık oluyor.

Bu kadarla kalıp o aşkı eşinin müstesna aşkına hürmeten içinde bir yerlerde yaşasa ya da, geçip karşısına “Üzgünüm böyle olsun istemezdim ama seni aldatmayı da ne sana, ne kendime yakıştıramıyorum, beraberliğimizin saygınlığına da yakışmaz bağışla ne olur, aldatmak da istemiyorum seni lakin ben başkasına aşık oldum, ayrılalım ve ben onunla evleneyim.” Dese sözüm olmayacak…

Lakin bu diğer aşkı, çıkar yol bulamamakla mı, daha da doğrusu, dürüst olmayı becerememek mi, cesaret edememekle mi, mevcut olan, her ihtimale karşı yedekte dursun düşüncesiyle mi bilinmez, gizli saklı yaşamayı tercih ederek, sonuçta da diğer erkekle kaçmayı uygun buluyor kadın…

Kaçıyorlar da… Yol boyu koşuyorlar el ele bir an önce uzaklaşmak, yakalanmamak için. Kadının takati kesiliyor bir noktadan sonra, köyden de uzaklaşmışlar epey, “Dur.” Diyor kaçmakta olduğu erkeğe, “Dur, yola çıktığımızdan beri ayakkabımın birinde bir tuhaflık var, daralmış sanki, zor duruyor ayağım içinde, tam oturmuyor da, zorlanıyorum ayağımda tutmaya, hem acıtıyor da, sanki bir şey var ayakkabının içinde.” Durup ayakkabısını çıkartıyor ayağından, bir şey yok, daha dikkatli bakıyor ki iç taban yüksek, astarı kaldırınca müthiş şaşırıyor ve de orada, o an hem hatasını, hem de gerçek sevginin ne olduğunu anlıyor.

Eşi aslında fark etmektedir bir müddet kadındaki değişimi ve başka erkeğe meyillendiğini lakin o kahrolası yürek o şekliyle bile olsa, yanında olmasının yeterliliğiyle mutlanıp yine de açık edemiyor, vazgeçemiyor bir türlü, görmezden bilmezden geliyor bağrına taş basarak ve sevdanın o kadarına da razı olarak.

Belki de diğer erkeğe güvençsizlikle, sevdiği kadın ortada kalmasın, rezil olmasın, belki hevestir ve geçer diye sabırla bekliyor. O gece artık yolun sonuna gelindiğini hissediyor, anlıyor ki dönüşü yok, gidici eşi. Olur da kaçıran adam yarı yolda bırakırsa ya da ne bileyim, başka bir nedenle kadın ortalarda kalır da sıkıntıya düşerse diye, ayakkabısının astarı altına elinde ne var ne yoksa bütün parasını koyuyor.

Ne devasa sevgi değil mi ve de sevgiye, sevilene saygı, sadakat?!

Böylesi bir durumda hâlâ sevmeye devamlılık ve saygının, sadakatin var oluş ve sürdürülüşü doğru mudur, olabilir mi, olmalı mı tartışılır şüphesiz lakin sevmenin hele de böyle devasa ve karşılık beklemeksizin sevmenin, her şeyden de öte insanlığın örneklenişiyle muhteşem bir davranış!

Kaç öğrenimli, hele de eğitimli erkek yapabilir ki bunu, bu asil ve saygın duruşu kaçı sergileyebilir, kaçı sevebilir böylesine ya da kadın ve de hoş görüyle bağrına taş basabilir?!

Kendisi ne denli acı çekerse çeksin, yeter ki sevdiği mutlu olsun diye kaç kadın ya da erkek düşünebilir?!

Terk edilen eşin daha başka ve çok güzel özellikleri, erdemleri dünyaca ünlü başarıları da var ve yerini doldurmasa da eşinden daha büyük sevdalara maruz, eşinin yüreğinde yer alamasa da, dünya çapında pek çok yürekte yer almakta…

Yani bu yanlarını hepimiz biliyoruz zaten o nedenle anlatmayacağım. Belki yaşamının bu dilimini bilenleriniz de var lakin ben bu diliminden yeni haberdar oldum, daha önce çıkarttığım şapkalara bir yenisini daha eklerken bir yandan da bilmeyenlerimize de duyurmak istedim.

Affedersiniz, heyecanımdan konuya öyle bir giriş yaptım ve de kaptırdım ki olayın o müstesna kişisinin kim olduğunu söylemeyi unuttum.

Affetsin beni…

Nur içinde yatsın değerli ozan…

AŞIK VEYSEL…

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
BİR AVUÇ HÜZÜN AVUÇLARIMDA SENDEN GERİYE KALAN!!!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Ay tutuk bu gece. Tutuklu güneşe. Kaç izleyeni var, göreni, bileni gecenin bu sabaha el verdiği saatlerinde. Ben tutuklu sana, bilinse ne bilinmese ne. Pırıl pırıldı gecenin ilk saatlerine en dolun haliyle ve odamın tam orta yerinde. Gittikçe ufaldı, gittikçe karardı morardı bu gece.

Sen gibi tıpkı. Tıpkı sen gibi eridi, sen gibi geçti güneşimin önüne. Kararttı ben gibi bendeki her şeyi de.

En güzel mevsimi bitiyor ömrün görmüyor musun, görmüyor musun bir aşk bitiyor. Göçüyor tüm kuşlarım, kanat çırpışlarını, yürek kıpırtılarını da takıp peşlerine görmüyor musun?

Görmüyor musun sevgili gidiyor…

Ağla gözlerim zamanıdır, sırasıdır sağanakların, yeşerir mi bilmem kurumaya yüz tutmuş dallarım?

Buharlaşan acıların kalan tortularıydı şimdi yüreğimi acıtan, hatta yakan. Onca gözyaşı bile dindirememişti ki bu yangının ateşini.

Yağmur değil de sen yağardı bu şehrin üzerine, sokağa atardım her defasında kendimi, ıslanmak güzeldi sende, sırılsıklam olmak sen yağdıkça üzerime.

Yağmur değil de sen yağsan yine şehrin üzerine, ıslanmak kim bilir nasıl da güzel olurdu bu sensiz gecede…

Yine yağmur dövüyor camları bu ürkünç gecede… Yoksun, yağmıyorsun artık sen bu şehre.

Her bir şeytanminaresinde ayrı bir şarkım yankılanacak bundan böyle. Her birinden seslenecek ayrı bir şiirim, ses soluk kesildiğinde sahillerinde Akdeniz’in. Dalgalar konduracak buselerini sahile saygılarından. Ve her saniye ayrı bir seslenişi yankılanacak sevdamın, ayrı bir feryadı duyulacak özlemimin, avazı saracak yeri göğü her bir şeytanminaresinden ayrı yankılanan.

Sensizlikle içilen şarabın kalan yorgun yarısına ulaşmaya çalışacak her bir martı pike pike. Şaraptan sanacaklar, güzel sanacaklar, hazlı ve de seninleliğin hayali sarhoşluğunu.

Gece boyu mehtabın, sabahına güneşin yansıyışını, gözyaşımda inci oluşuyor sanacaklar.

Deniz, martı, çakıllar, şeytanminarelerinden yankılanan şarkılarla, şiirlerimin solgun renkleri bundan böyle 24 saat ağlaya


p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
UFKU DAR DEMEK Kİ BAZILARININ!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Uzun süredir yazmayı düşündüğüm konuydu, zaman zaman başka açılardan, başka vesilelerle ele almadım değil ama bir kez daha ve bu defa görmeyi de katarak ele almak istedim. Hem zaman zaman hatırlamakta ve de hatırlatmakta fayda olduğu görüşüm her geçen gün biraz daha kuvvetleniyor.

Bakıyoruz yaşam boyu, her şeye, her yere, her olguya, herkese, okuyoruz, kitap, gazete, mektup…

Peki kaçımız baktıklarımızı görüyoruz ya da neler görüyoruz o baktıklarımızda veya gereğince görmekte miyiz asıl görüneni? Düşünüyor muyuz ardından gerçekten görebildim mi ya da gördüklerim doğru muydu diye?

Okuduklarımızı anlıyor muyuz, düşünüyor muyuz ardından anlatılmak istenen nedir diye?

Hayır, sanmıyorum; pek çoğumuz bakıyor ve okuyoruz sadece, hatta sadece şöyle bir bakıp, şöyle bir okuyup geçiyoruz ve hiç düşünmüyoruz üzerinde ama o baktığımız ve okuduğumuz üzerinde anında fikir sahibi oluyoruz bilmeksizin. Bununla da kalmayıp anında yanıtlıyor, karşı duruyor hatta suçlayıp yaftalıyoruz da kimi zaman anlamasız dinlemesiz. Çoklukla da gülünç oluyor, karşımızdakine çok farklı mesajlar veriyoruz kendimizle ilgili…

Konuya geçmeden başımdan geçen bir olayı aktarmak istiyorum ki neyi anlatmaya çalıştığıma ışık da tutmuş olayım bu vesileyle.

Bir resim sergindeyim, köşede bir girintiye yerleştirilmiş siyah beyaz bir tablo var, kimse oralı değil, yokmuş gibi geçiyor karşısından ziyaretçiler, hatta belki farkında bile değiller…

Yalan olmasın ama yaklaşık yarım saat durdum karşısında. O ana kadar baktıklarım silindi, sonrakilere ise öylesine baktım etkisinden kurtulamayıp. Sadece birbirleriyle alakasız üç objeden ibaretti, konuşlanışları çok ilginç olsa da.

O yaklaşık yarım saatte öyle çok şey algıladım, düşündüm kendimle tartıştım ve nelere, nerelere gitmedim ki o resim karşısında. Ayrılamıyordum da karşısından, çağrıştırdıklarıyla birkaç şiir dizesi döküldü dudaklarımdan, ardından birkaç öykü sökün etti, birkaç da makale, hemen notlarımı aldım eve dönünce yazmak üzere.

Çok merak ettim, kimdi ressamı, nasıl biriydi, neler anlatmak istemişti ne gibi duyguların sarmalındaydı da böylesi ilginç ve de pek çok mesajlı bir tablo oluşturmuştu? Ah ressamı burada olsa da, sorularıma yanıt alabilsem diye hayıflanırken, omzuma dokunan elle irkildim. “Özür dilerim, rahatsız ediyorum, merakımı bağışlayın, ne buldunuz o resimde de böylesi uzun süre izlediniz, yetmedi notlar da aldınız, ne olur açıklayın bana, çok önemli benim için.” Dedi. Anlattım o yarım saatteki duygu ve düşüncelerimi, her anlattığımda yüzündeki şaşkınlık ve hayret ifadesi daha bir büyüdü. Ardından da kendini tanıttı: Bu benim sergim, ben yaptım o resmi, o nedenle de çok merak ettim zaten diye ilave etti.

Çok sevinmiştim, az önce zihnimde gittikçe çoğalan ama yanıt alamadığım sorularıma kendimce bulduğum yanıtlardan hangisiyle örtüşecekti resmedeninin yanıtları?

“Hiçbiri.” dedi, “Hiçbir şey düşünmedim, hiçbir amaç ya da kaygım yoktu, ne bir düşünce, ne de bir duygu… O gece yağmur yağıyor, ben ise içimden hiçbir şey yapmak gelmeksizin, pencere kenarındaki koltuğumda, kâh dışarıdaki yağmuru, kâh şöminedeki alevleri izleyip seslerini kendime musiki yaparak şarap içiyordum. Birden içimden geldi, öylesine, laf olsun diye, olmuş olsun diye, rast gele yaptım o resmi. Söylediklerinizden ise hiçbiri geçmedi aklımdan, yine o söylediğiniz duyguların da hiçbirine sahip değildim o anda. O nedenle ki çok şaşırdım anlattıklarınıza. Neresinde gördünüz onca şeyi?” diye sordu. Tek tek anlattım göstererek yerlerini, hayreti iyice arttı. “Bu resmimi başta ben olmak üzere, hiç kimse beğenmez, hatta arkadaşlar koyma şunu, sergiye gölge düşüreceksin, ya da gizle bir yerlere pek göze çarpmasın dediler.

Uzun süredir izliyorum, bırakın bakmayı, fark etmiyor bile hiç kimse, oysa siz hem fark ettiniz, hem baktınız, hem de gördünüz, üstelik de uzun uzun baktınız ve ayrılamadınız başından. Sizin kadar ufku geniş ve baktığını görmekten öte gören birine rastlamadım ve hayretler içerisindeyim, hayal gücünüze de hayran kaldım, siz yazar olmalıymışsınız, eminim harika eserler verirdiniz ya da ressam… Bu tablomu asla satmayacağım ve salonumun da başköşesine asacağım, hatta o koltuğun tam karşısına ve de baktıkça sizi, size çağrıştırdıklarını ve çok daha başka pek çok şeyi düşünüp göreceğim bu tabloda, ayrıca eminim pek çok kez ilham verecek bana. İyi ki rastladım size, öyle çok şey öğrendim ki bu gün sizden, hiç unutmayacağım sizi ve bu günü.” deyip teşekkür etti.

Yazılarıma yapılan yorumlarda hep bu olayı anımsarım. Fikir paydaşım oluşlarından onur ve haz duyduklarım yanı sıra, bazılarına da önce kızarım, sinirlenirim benim anlattığım bu değil, neresinden böylesi bir anlam çıkardı bu yazının diye. Sonrasında da, herhalde iyi okumadı derim ya da üzerinde hiç düşünmedi, anlamaya çalışmadı veya anlayışı, algılayışı bu kadar, ne anlatırsam anlatayım anlayamaz bu der üzülürüm. Ardından da, dediğim gibi bu anı gelir aklıma yatışırım.

Lakin algılayabildiğince veya farklı algılayışıyla bazen de hiç anlamayışıyla ya da bilmeksizin eleştirenler neyse de, hele bir de suçlayarak, azımsayarak, hakarete, küfre varır yorumlar olmuyor mu, işte onlar karşısında ne bu anı kâr ediyor, ne hoş görü, ne de anlayışım…

Kızıyorum, sinirleniyorum ve hiç ama hiç affedemiyorum…


p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
YÜREĞİM ÇOK ACIYOR…
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
O gelirmiş gibi, dönmüş gibi yapmaların yok mu, hele de her defasında daha da güçlü terk edişlerin, her defasında daha da güçlü dönüşlerin sözlerinden…

O sevmiş gibi, seviyor, sevecekmiş gibi yapmaların yok mu hele…

Ya ben, ben ne yapıyorum yaşattığın gelgitlerin çalkantılarında, ulaşmak istediğim her bir yanıtta savruluşumun yorgunluğuyla, yüreğim isyanlarla sana çarpmalardan her gün biraz daha bitap...

Sen yoktun hiç, hiç olmadın. Avaz avaz yokum derken, hiç olmadım, olmayacağım derken sen; ben en ufak bir ümitte bile sarmaş dolaş oldum yalanlarımın var sanılı büyülerine. Yanıt alamadıkça her bir soruma, kendimce, olmasını istediğimce, düşlediğimce, özlediğimce yanıtlarla kandırdım kendimi sürekli. O nedenle ki senden önce ben aldattım kendimi, ben söyledim yalanların en büyülüsünü kendime senden önce.

Kaçmaktan mıdır haz alışın koşmaktan mı özlem bürümüş devasa adımlarla bilemedim. Bilemedim hangisi kavuşturur, o nedenle ki kâh durdum soluksuz bekleyişlerde, kâh tüm zorluğuna rağmen kaçtım senden taşlar basarak bağrıma. Kimi de koştum, deliler gibi, divaneler gibi koştum sana kavuşmalara, sevdiğimi sayhaladım tüm dünyaya avaz avaz. Seversin sandım, belki de budur beklediğin, benden gelsin özlemlerin dillenişi, sevdaların, özlemlerin sayhalanışıyla mutlanırsın sanısıyla koştum. Duvar gibiydin her birinde de geçit vermesiz. Taş gibi, kaya gibi bir yürekle hep durdun bu devasa sevdanın karşısında. Sustun, hep sustun…

Bir kez yanıt verseydin, böylesi perme perişan yürümezdin sevdanın yollarında, bir yanım umarlı, bir yanım umursuz. Koşmazdım o yollarda baş açık, ayak yalın perme perişan.

Her umutlandırışında, her sevince boğuşunda o gelirmiş gibi yapmaların, gelmiş gibi, hiç gitmeyecekmiş gibi yapmaların, ya da daha güçlü dönüşlere gebeymiş gibi gitmelerin inandırıcılığında sen değil, ben kendimi sarhoş edip kandırdım.

Öylesi avazlıyordu ki her bir geliş gidişin hiçliğimi, öylesi haykırıyordu ki yalanım, yokum, olmadım, olmayacağım da asla diye. Ah bu söz dinlemez akılsız yürek, yine de kendini kandırmaktan geri durmayı beceremedi. Kendine senden daha büyük yalanlar söyledi. Kendini tüketti her bir yalanının büyüsünde biraz daha, darmadağın, perme perişan, bitap düşmelerin yorgunluğunda kendini yok etti.

Gelişlerin gelmek değil, gelmişken uğramaktan öte değildi, gelmek olamadı hiç bir zaman gerçeğince. O nedenle mış gibiden öte de gidemedi…

Bir daha asla derken bir yanı avaz avaz, daha bir inandı bu defa gelişinin kendince yalanlığına. Oysa o kadar da görülür, o kadar da avaz avazdı ki bu defaki gelişinde de yalanlığı ama niyeydi onu bilemedim. Niyeydi bu mış gibi yapmaların, o kadar mı zordu doğru olmak, dürüst olmak çok mu zordu? Hiç mi rahatsız etmedi bu güne dek, yalanların büyüsüyle aşk bürümüş bir yüreği yıkamak, sonrasında yakıp, yıkıp yaralayarak gözyaşına beleyip hiç acımasız, hiç ardına bakmaksızın dönüşü belirsiz, daha bir yalana bürünüp gelişlere çekip gitmek?

Doğru olsun istedim her defasında olduğu gibi; bu defaki geliş gerçek, bu defa hiç gitmeyecek, bu defa arayıp arayıp bulamamaktan bitap düşmeyeceğim, özlemle sarmal acılı bekleyişli gecelerin sabaha ulaştığı her bir defada daha da kaynar olmayacak özlemin damarlarımda süzülüp beynimi paramparça, yüreğimi darmadağın etmeyecek sandım; her defasındaki aldançlığımı unutarak. Her defasında yine gözyaşına boğacağını sanmayarak ya da mutluluktan olacak bu defa diye inançla…

Yok, bunun dönüşü yok özlediğimce, olmayacak da biliyorum. Ah o yüreğimde hiç durmaksızın öten minik umut kuşu bir sussa…

Ah o yüreğimde sürekli kanayan devasa yara kapansa, biraz hiç değilse…

Bu defa ağlamayacağım…

Ağlamayacağım diyorum ya…

Yine de ağlıyorum nedense…

Kendi düşen ağlamazmış lakin yalan, hem de yalanların en büyüğü. Ağlanırmış her düşüşte de, düşüren her kim olursa olsun.

Ayrıca bu yalanın bir ucunda sen vardın ta başından beri…

Velhasılı…

Birlikte düşürdük biz beni…

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
YOLUNDA MI YÜRÜYORLAR,YOLLARINDA MI?!!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Şüphesiz ki bu sorunun yanıtını sen de, bizler de çok iyi bilmekteyiz sevgili Atam. Ne güzel anlatmıştır böylesi durumlar yanı sıra bu gerçeği de Ziya Paşa iki cümleyle: AYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN LAFA BAKILMAZ. GÖRÜNÜR KİŞİNİN RÜTBE-İ AKLU ESERİNDE.

Doğaldır ki herkes herkesi sevemez. Sevenlerimiz yanı sıra sevmeyenlerimiz de olacaktır. Kimseyi, kimseyi sevmeye de zorlayamayız tabii ki; seni bile. Adam sana, fikirlerine, yaptıkların ve yapmak istediklerine karşıdır. Adam seni de, vatanını da sevmiyordur. Zorlayamayız sevmek zorundasın diye, hesap da soramayız, yaptırım da uygulayamayız bu kadarıyla.

Sorarız sadece, niye diye insana yakışır, bize yakışır şekilde. Anlatırız, açıklarız, gerçekleri, nedenlerini sereriz gözünün önüne sevmenin gereğinin, belki bu güne kadar görememiş anlayamamıştır onca görünürlüğüne rağmen diye yine de iyi niyetle. Hâlâ anlayamıyor ya da anlamıyorsa; Allah akıl fikir versin der, bir gün görebilir temennisiyle acır geçeriz. Bu kadarla sınırlıysa, bu sevgisizliğin tohumlarını ekmeye çalışmıyor, bu uğurda yanlışlar yapmıyor, düşmanlıklar üretmiyor, işi hakaretlerle başkalarına zararlar verecek, yakıp yıkacak alanlara taşımıyorsa. Sadece kendine saklıyor, içinde taşıyorsa sevgisizliğini.

Buraya kadar tamam, pek sorun yok, yine de var bir yerde ama yok.

Lâkin bu kadarla sınırlı değilse; yani sadece sevmemekten ibaret değil de bir de üstelik düşman ve nefret ediyorsa, kusuyorsa bu nefreti her vesile, tohumlarını saçıyorsa her bir beyne ve de bu beyinler birleşip senin var ettiğin ve etmeye çalıştıklarını, yok etmeye, yakıp yıkmaya çalışıyorsa, orada saygı, orada hoşgörü falan beklemesin. Yakasındadır iki eli her yakısına yapışması gerekenin. Dur derler adama, hesap sorarlar: Ne yapıyorsun diye ve orada işte uygularlar yaptırımını.

Bu da tamam, bu da hallolur bir şekilde.

Ama adam sevmiyor, nefret ediyor, hatta can düşmanıysa; lakin ilk iki gruptaki gibi mert değil, ben buyum deyip kendini ortaya koymuyor ve açıkça söylemiyorsa gerçek düşünce ve niyetini ve de gözünüzün içine baka baka yalan söylüyor, seviyorum diyor, hatta sizden çok daha fazla Atatürkçü görünümündeyse?

İşte vahim olan bu, işte esas tehlike bu!!!

Bu gibilere bir şey de diyemiyor, bir şey de yapamıyorsunuz, özü başka, sözü başka olmasına rağmen. Adam: Kardeşim ben Atatürkçüyüm, severim ben Atatürk’ü, onun açtığı aydınlık yolda yürüyorum, ilkeleri doğrultusunda hareket ediyorum ve edeceğim de, onun bıraktığı yerden daha da aydınlığa taşıyacağım ülkemi, nurlu ufuklara ulaştıracağım yalanını söylüyor büyük arlanmazlıkla. Hadi buyurun bakalım, ölür müsün, öldürür müsün, ne yapabilirsiniz bu durumda?!

Böyleleri üstelik bir hayli fazla, riyakârlar, takiyyeciler yani. Zaten, hırsızı, arsızı, soyanı, satanı, kaçanı bu nevi kim varsa hepsinin yüzünde Atatürk maskesi, elinde Atatürk kalkanı, üzerinde de Atatürk zırhı, saklanmış bunların ardına, iki lafın biri: Ben Atatürkçüyüm… Ben bir Atatürkçü olarak… Atatürk… Atatürk… Atatürk… Her lafa böylesi başlayan…

Ne yaparsınız şimdi bu adama? İnkâr etmiyor ki adam. “Seviyorum, yolundayım” diyor. Bitti, yapacak bir şey yok, yürüdüğü yollar söylediği yollar olmasa da, başka başka, karanlık, puslu da olsa yürüyor adam, Görüyorsunuz, sesleniyor, bağırıyorsunuz ardından: Dur yanlış yoldasın o değil Atatürk’ün yolu, burası, gel buradan gideceksin diyorsunuz.

Nafile!..

Aslında yanlış yolda değil. O Ataya göre yanlış, bize göre yanlış, onun gittiği kendi doğrusunun yolu, kendi gitmek isteği yol. Varmak istediği yer o yolun sonunda. Taşıdığı, kalkanlara maskelere, sırtındaki zırha ne bakıyorsunuz, göstermelik her biri. Ama o yolun sonundaki yangında sadece yanacak olan kendisi olsa, “Adam sende, ne hali varsa görsün, yanarsa yansın, madem laftan anlamıyor, kalın kafalı madem, benden bu kadar, ben insanlık görevimi yaptım, gösterdim doğru yolu, benden günah gitti” der, döner sırtınızı gidersiniz. Lâkin giderken sizi de götürüyor, hepimizi, gitmek istemeyenleri de, tüm ülkeyi takıp peşine gidiyor, onun yolunda yürümekte değiliz ama bu yolun özelliği bu, sonuçta oraya çıkıyor bir şekilde!

Sevgili Atam, her defasında daha da büyüyerek yeniden doğduğun bu ölüm yıl dönümünde de bir kez daha rahmet diliyor, nurlar içinde yat deyip tüm dualarımızı gönderiyoruz sana.

Ve rica ediyoruz: Ne olur kalk, bir defacık kalk da bir sor, o seni çok sevdiklerini söyleyenlere:

YOLUMDA MI YÜRÜYORSUNUZ, YOLUNUZDA MI???


p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
SEN!..
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Ucuz romanlar gibisin, hani şu çalakalem yazılmış, anlık, ne idiğü belirsiz, yazmış olmak için yazılan.

Sanırım, Allahın telaşlı bir anına denk geldin, yaratmış olmak için yarattı seni, laf ola, yaratmış olmak için…

Bakma sen son sözüme, o sana olan öfkemden, Hiçbirimizi laf ola yaratmadı O Yüce, araya sıkıştırmadı, hiçbirimizi yaratmış olmak için yaratmadı!..

Sen, sen yaradılış gayenin dışına çıktın!..

Sen, sen kendin bozdun mayanı!..

Oysaki O öyle özene bezene, öyle donanımlı ve öylesi fevkalade yarattı ki her birimizi…

Kimimiz sadık kaldık o yaradılışa, o doğrultuda dantel dantel, ilmek ilmek ördük ve bezedik kendimizi; kimimiz ise sen gibi, unutarak insan oluşumuzu, insan olmanın gayesini, erdemini, otlar gibi yaşar olduk.

Aslında ota da hakaret oldu benzer buluşum seni…

Hiçbir yaratılmışın sınıfına koyamıyorum ki seni. Hepsinin kendine özgü bir yaratılış gayesi var, hepsi bu gayeye hizmetle ömür tüketmekte ve inkâr etmemekte aslını ve Yaradanını…

Sen?!

Seni hiçbir sınıfta nitelendiremiyorum…

Kusura bakma bile demeyeceğim, istediğince bak, istediğin kadar bak…

Kusurun büyüğü sende… Göremiyorsan, görememenin kusuru da sende…

Aklım almıyor fütursuzluğunu, saygısızlığını, yaşamının anlamsız gayesizliğini…

Hiç mi düşünmüyorsun ben niye geldim dünyaya ve bu dünyada görevim ne, borcum ne kendime ve insanlığa? Yaradana şükranımı nasıl dile getirmeliyim diye?..

Sahi mutlu musun bu benmerkezciliğinle? Kimseyi umursamasız, her acıya sırt çevirerek, uzanan hiçbir eli tutmaksızın ve boş çevirerek; hiç oralı olmaksızın dünyadaki acılara, açlıklara, talanlara, vurgunlara, soyup satmalara, ağlayan gözlere, aç midelere, çıplak, üşüyen bedenlere…

Hiç mi sızlamıyor vicdanın onca yalanı sıralarken çıkarlarına çanak adına?

Hiç mi rahatsız olmuyor, ürpermiyor, üzülmüyorsun insanları her vesile, her şekilde kullanışla?..

Farkında değil misin ayıbının? Farkında değil misin düzeysizliğinin? Farkında değil misin ne denli insanlık dışına çıkmakta oluşunun?

Ah, kime ve niye soruyorum ki boşunalığını bile bile?..

İnsanda…
İNSANLIK…

İnsanda…
HAYSİYET

İnsanda...
ŞEREF…

İnsanda…
ONUR…

İnsanda…
ERDEM…

İnsanda…
ETİK DEĞERLER…

İnsanda…
EMPATİ…

Velhasılı kardeşim…

İnsanda…
Suretle siret eşitliği…

Ve bu eşitlikte de…
ADAMLIK olmalı…

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
YÜK YİNE KADINDA AMA…
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Erkeklerin hastalıklı saplantılarını kadınlara mal etmekten öte gidemeyen Freud un etkisinde kalınışın sonucu mudur bilemem…

Erkeklerin tümü Freud’dan haberdar olmadığına göre ya da derinlemesine okumadığına göre, Freud, her erkekte bir Freud yaratmıştır tezini savunmak pek doğru olmayacaktır.

Okuyanlarının işine gelmiştir, okumayanlarının da zaten mayasında vardır o bakış açısı…

Önce evde mayalanmıştır, hele de kendisinin de kadın olduğunu unutan annelerce, sonra da çevre genel geçerler ve toplum iyice mayalamıştır. Her iki durumda da işine gelmiştir velhasıl erkeğin. O nedenle düşünmemiştir bile pek çoğu üzerinde, doğru mu eğrimi, yaptığım diye…

Erkeklerin büyük çoğunluğu da birer Freud’dur belki de. Lakin hepsi de yanılmaktadır tıpkı Freud gibi.

Freudun bu hastalıklı cinsel tezleri üzerine konuşmak değil amacım. Çünkü gerçeği görürlerce de saptanmıştır, bu kadınlara mal edişlerin kadınlar tarafınca hiç benimsenmediği de, gerçekleri olmadığı da… Kadınların pek çoğu da katılmazlar o nedenle kendisine.

Bu konuda ayrıca ve uzun uzun yazılabilir. Kim bilir, fırsatım olursa onu da ele alırım bir gün. Ama bu gün yazın hayatındaki kadın-erkek gerçeğinden söz edeceğim ki bu sahada da Freudcu ruh sıklıkla çıkmakta karşımıza.

Kitaplar çoğunlukla kadın ruhuyla değil, erkek beyni, bedenselliği ve bencilliğinin yarattığı kafalarla yazılmıştır. Erkekler tarafından kaleme alınmıştır tarih boyu çoklukla. O nedenle erkek bakış açılıdır ele aldıkları her bir konu, hatta romanlar, hatta ve hatta Kutsal Kitabımız bile… Çünkü tefsirini de, mealini de erkekler yapa gelmiştir bu güne dek ve nalıncı keseri gibi kendi cinslerine yontarak ele almışlardır yüce Yaradan’ın her bir sözünü…

Çoğunlukla yazın sahasında da erkek egemen bir hâkimiyet söz konusu kısaca ve sonucu olarak da kadının bastırılmışlığı gerçeği görülmektedir.

Kadınlarımız düşün açıklamaya korkmuşlardır çevre erkeklerinin tutumlarıyla. O nedenle ki 19.YY da erkek mahlasıyla yazmak durumunda kalmışlardır çoklukla ya da sadece bir kadın ibaresiyle, adlarını açıklamaktan çekinmişlerdir çünkü.

Bu gün bile tanımaktayım öylesi pek çok kadını; öylesi eserleri var ki yastık altında, eminim ki gün yüzüne çıkartabilse, basımı yapılabilse, büyük ses getirip satış patlaması yaratacaktır da. Ama konuşmalarımızdan edindiğim intiba çekinmekte oluşları. Eşlerinin kabul etmediği ya da etmeyeceği, şiirlerim başka birine aşık olduğum kanısı uyandırırsa, yazdıklarım benim başımdan geçmiş zannedilirse, kendi tecrübelerim olarak algılanılırsa, ya başıma iş açarsam ve de el alem ne der, ne duruma düşer, ne gözle görülürüm endişesi…

Çok şükür ki günümüzde ürkenler yanı sıra, pek çok kadın kalemi ele almış cesurane yazabilmekte, hem de kendi ismiyle…

Ama yetmez…

Hele de bilimsel alanda hiç yetmez…

Görüşler, tespitler dolayısıyla kaleme alınanlar erkek beyninin ürünleri oluşuyla, kadınımızın kalem sesi cılız kalmaktadır.
Şöyle bir bakalım sadece internetteki işin gerçeğine; Ülkemizde yaklaşık onbeşbin kişi internet ortamında yazıyor…75.000.000/l5000=5000 kişide bir kişi yazabiliyor demektir bu ki ayıptır.

O yazanları kaç kişi okuyor, okuyanların da kaçı anlıyor okuduğunu o da ayrı bir yazı konusu ve ayrı bir ayıp, bu yanına da değinip uzatmayacağım konuyu.

Bir de Edebiyat dergilerindeki bir acı gerçek var bilimsel sahada da yazılmışlar yanı sıra... Yazanların da yüzde onu, onbeşi ancak kadın.

Keza gazete, süreli yayın ve kitap satışlarına ve alınanların, hele de kadınlarca alınanların isimlerine bakınız, durum bundan daha kötü.

Erkeği kadınıyla, hepimiz hangi sahada diploma almış olursak olalım, gördüğümüz öğrenimler öncesinde aldığımız ilk öğrenim ve eğitim annelerimizden, dolayısıyla da ilk öğretmen ve eğitimcimiz annelerimiz…

O halde pek çok konuda olduğu gibi iş yine kadına düşüyor lakin tek başına özgür hareket etmesi pek çoğu için mümkün değil, kısıtlılar; kimi de yeterli bilgi ve donanıma sahip değil, o nedenle her ne kadar kadınsa da sorumlu olan, iş erkekte bitiyor yine de… Ama baba sıfatı, ama kardeş ya da eş…

Kadının yanında durması, destek olması, yardımcı olması ve yüreklendirmesi gereğiyle…

Lakin kaç erkek bu olgunlukta ve ürkmemekte ki kadının kendini geliştirmişliğinden?!

Kaçı rakip görmeyip de yoldaş kabul ederek ellerinden tutmakta ya da kollarına girmekte beraber yürümek, beraber gelişmek, beraber üretmek, dolayısıyla da güzelliklere, doğrulara, yetkinliğe beraber varmak adına?!

Yanında yer almasından, yazıp çizmesinden, kendisini geliştirmişliğinden rahatsızlık duymak bir yana, yüreklendirecek, elinden tutabilecek, omuz verecek kaç erkek var ki?!

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
SEÇİME ÇEYREK KALA KADIN!!!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Az bir süre kaldı malumunuz seçimlere. Düşünülecek, muhakemesi yapılacak, ölçülüp tartılacak, kıstas alınacak ne kadar da çok konu var karar vermeden önce. Futbol takımı tutarca fanatikler dışındaki pek çok kişi de eminim benim durumumda uzun süredir olduğu gibi bu süreçte de.

Bir de üşengeç taifemiz var, “Şunlar bir gitsin de kim gelirse gelsin.” diyen aymazlar, neme lazımcılar, bana neciler, ülkesi umurunda olmayanlar, yaşadığı bu güzelim ülkeye düşman olanlar…

İşimiz zor doğrusu!

Ben kendi gerçeğimi söyleyeyim; Allahın bildiğini kuldan saklayacak değilim. Uzun uzun düşünüyorum, her bir adımı ve söylemi, uygulanılanlarını takip ediyorum… Yok, bir tane bile, hah işte bu denilecek bir lider göremiyorum… İnanırlıkları da kalmadı çünkü gözümde o arenaya soyunanların, güvencim hele hiç yok.

Denenmişleri biliyoruz artık iyiden iyiye, yeni adayları da düşündükçe, eski hah işte bu dediklerimizin sergiledikleri aklıma geliyor, ııh diyorum yine, ııh yok elle tutulur biri.

Kimlere umut bağlamadık ki, kimler için bu evet, kesin bu, yaparsa bu yapar dedik de ne hayal kırıklıkları yaşadık! Ne yetersizlikler, ne soyup soğana çevirmeler, ne yolsuzluklara, yalanlara, talanlara şahit olduk ve de ne denli çok kirli çamaşırlar döküldü de şaşıp şaşıp kaldık.

Güçlü bir muhalefet de göremedik yıllardır. Mahallevari atışmalardan öte gidemeyen tartışmalarla sınırlı kaldı hep.

Oysa; İktidar kadar, muhalefetin de hizmeti gerekir ülkeye, muhalefet muhalefetliğini yapacak, sesi gür ve doğru çıkacak ki iktidar biraz kendine gelsin, meydanı boş bulup gönül rahatlığıyla at oynatıp cirit atmasın!

Herkes kendince olanlar yanı sıra, daha da önemlisi ülke adına beklentiler, özlemler içinde. Çoğu umutsuz, bu minval üzere gidecek endişesinde. Lakin çok iyi düşünmek, her detayı hesaplamak gereken bir dönemdeyiz, gözlerimizi ve kulaklarımızı dört açmalı, aklımızı iyi çalıştırmalıyız…

Ele alınacak çok konu var lakin ben sözü fazla uzatmadan büyük yara ve eksiklerimizden olan meclisteki kadın sayısına değinmek istiyorum. Onca sorun arasında bu yanı işin gene gözden kaçmada ve hiç önemsenmemekte çünkü. Beyler kendi derdinde, kadın umurları değil. Bu güne dek de hep adet yerini bulsun kabilinden kota ayırdılar kadına…

Hele de bu açıdan benden hiçbir erkek oy beklemesin. Madem çağdaşlar, madem eşitlikçiler, madem demokratik ülkeyiz diye avazlanıyorlar yeri geldikçe, o halde kadına da gereken değeri vermeli, yandaş görüp yanlarında % 50 oranla yer vermeliler. Eşitlik anlayışım budur benim…

Öyle göstermelik üç beş sayı arttırıp ağızlarımıza bir parmak bal çalarak paye çıkartmaya çalışmasın hiç kimse…

Versin bana istediğim ve hakkım olan kotayı alsın benden oyu. Al gülüm, ver gülüm…

23. Dönem Milletvekili Genel Seçimi'nin ardından meclise giren kadın milletvekili sayısının artış göstermesi birçok kesim tarafından olumlu karşılanmıştı, memnundu da pek çok kişi lakin ben hiç de memnun olmadım, yetmedi bana ortaya çıkan tablo, hele de oranlandığında.

Gerçi kadın milletvekili sayısı ikiye katlandı. 22. dönemde Meclis'te 4.2 oranla 24 kadın milletvekili görev yaparken, yeni Meclis'e 46 kadın milletvekili girmeyi başardı. Böylece Cumhuriyet tarihinde 1935-1939 döneminde yüzde 4.51 oranıyla yakalanan en yüksek kadın milletvekili oranı 23. dönemde ikiye katlanarak yüzde 9.1'i buldu. Ancak bu oranla bile Türkiye, parlamentodaki kadın temsili açısından Avrupa'nın en alt barajı olan yüzde 10'u aşamadı!

Yeter mi?! Yetmez tabii ki! Hele de orada bazılarının sessizce oturmakta oldukları düşünüldüğünde…

Toplam milletvekili sayısı: 542, kadın sayısı 46 = 496 erkek! Adalet mi şimdi bu, hak mı, eşitlik mi, demokrasi mi?.. Üstelik ülke nüfusu göz önüne alındığında, kadın nüfusu erkekten fazlayken!

Bu başarıda AKP nin payı büyük lakin onların kadınları, kadın aleyhine olan pek çok yasanın onay süresinde bile gıklarını çıkartmadı ve erkeklerin her önerisine he deyip geçtiler, göstermelik süs bebeği ve propaganda malzemesi olmaktan öte gidemediler malumunuz!

Gerçi seslerini çıkartmış da olsalar, değişen bir şey olmayacaktı erkek oylarının çokluğu ve egemenliğiyle!

Görülüyor ki biz kadınların temsil edilirliğinin azlığı devam ettiği sürece, asla temsil edilmiş olamayacağız milletin meclisinde, asla sesimiz duyulmayacak ve erkek egemenliğinde devam edeceğiz yaşamaya, onların arzusu, düşüncesi ve değerleri doğrultusunda yaşamaya, hatta yok sayılmaya devam edeceğiz!!!

Avrupadaki duruma şöyle bir bakacak olursak; İsveç Parlamentosu'nda 1971'de kadın temsili yüzde 14'lerde… Kota uygulamalarının sistem içine iyice yerleştiği İsveç’te parlamenter kadın oranı 1987’de yüzde 32 ye ulaşırken, 1995’te yüzde 40’a ve 2000’de yüzde 42.7’ye yükseldi. 2006'da ise, 349 sandalyenin 164'ünde kadınlar vardı.

İsveç Sosyal Demokratlarının da desteğiyle, parti listesinde en önemli görevde bir erkek varsa, ikinci en önemli görevde bir kadın, sora üçüncü en önemli görevde bir erkek olmasını sağlayan. "Fermuar Sistemini" benimsedi.

Finlandiya ve Norveç, parlamentoda kadın oranının en çok olduğu ilk on ülke arasında yer alıyor. Finlandiya'da kadınlar kabinenin yüzde 60'ını oluşturuyor. Finlandiya'yı aynı oranla Belçika'daki Fransız Topluluğu Hükümeti (French Community Government) izliyor.

Fransa, Şili ve Avusturya'da da kadın bakanların oranı yüzde 40'ın üzerinde.

Norveç'te bir “Cinsiyet Eşitliği Anlaşması” var. Buna göre, kabinenin yüzde 40'ının mutlaka kadınlardan oluşması gerekiyor. Bu 2004'te kamu şirketlerinde de geçerli oldu.

Ancak yine de Kuzey Avrupa'da sermaye yönetiminde kadınların yer alabildiği pek söylenemezdi. Bunun üzerine 2006'da devlet Norveç'te kamu işletmelerine 1 Ocak 2008’den beri işletme yönetimlerinde en az yüzde 40 kadın yönetici olması gerektiği yönünde bir kesin uyarı verdi. Bazıları bundan rahatsız oldular, ekonomiyi kötü etkileyeceğini iddia ettiler ama hiç de öyle olmadığı görüldü…

Diğer yandan; Güney Afrika Cumhuriyeti’nde, siyasal partilerin uyguladığı zorunlu kotayla, kadın parlamenter oranı 2000’de % 30’a çıktı. Şu anki temsili ise, yüzde 46. Kabinede 13 kadın ve 15 erkek bulunuyor.

Norveç yüzde 45'le Güney Afrika'nın ardından geliyor. Norveç kabinesi 9 kadın ve 11 erkek bakandan oluşuyor.

Uganda, ulusal düzeyde kota uygulayarak 1987’de % 1 olan kadın parlamenter oranını 2000’de % 18 e çıkarttı.


Peki biz kadınlar neden kota uygulaması istemekteyiz?

—Siyasal alanda yaşadığımız eksik temsil sorununu çözmek.
—Her tür siyasal sürece katılımın belli bir cinsin tekelinde olmasını engellemek.
—Karar alma süreçlerinde cinsler arasında dengeli bir dağılımı ve eşit temsili sağlamak.
—Siyasal partileri ve parlamentoyu kadınlara hazırlamak.
—Siyasetin erkek egemen ortamını, davranış alışkanlıklarını, dilini ve gündemini değiştirmek için kota istiyoruz.

Üstelik sadece siyasette de değil, kadının olduğu her yerde istiyoruz… Partilerin kendi arzu ve kararlarına bırakılmayıp siyasi partiler yasasıyla belirlenerek tüm partilerin uygulaması zorunluluğu getirilmesini de istiyoruz.

Sadece, meclisteki sayıyı göstermelik arttırarak, esasta kadını eve kapatmaya çalışan Recep Tayyip Erdoğan ve taifesinden değil, tüm siyasilerden de, eşcinseller, Basklılar, Katalanlar yanı sıra, kadınlara yaklaşımı göz önüne alındığında; Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte Medeniyetler ittifakı projesinin kurucusu ve eş-başkanı olan bir İspanya Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero olmalarını umamasak da, beklemekteyiz!!!

Türkiye'de kadın temsilinin, daha da fazla gecikmeden, hız kesmeyen tüm olumsuzluklara rağmen ivme kazanmasını, kadın mücadelesinin tek başına değil, kadını erkeğiyle yükseldiğini ve kadını layık olduğu yerde görmeyi istiyoruz artık.

Ayrıca hatırlatmak isterim ki o girmek için helak olduğumuz, Avrupa Birliği’nin 1999 yılında yürürlüğe koyduğu Amsterdam Anlaşmasının 141. maddesi, eşitliğin sağlanmasını gerektirir pek çok konuya değinmektedir. Bu eşitliğin sağlanması konusundaki yaptırımlar, kadınlara özel avantajlar sağlanması gibi görülse de erkeklerce, bunlar özel avantajlar değil, kadınla erkeği eşitlemenin çabaları ve eşit olunması gayretleridir.

Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim; Lütfen bir de o her parayı bastıran ya da ahbap çavuş ilişkisi, kan bağı olanlar aday bile kabul edilmesin!..

Biz vatandaş olarak; Mecliste Üniversite mezunu, en az bir dil bilen, konusunda liyakatli, donanımlı, en önemlisi de güzel ahlaklı ve o koltuklarda vatan aşkıyla oturacak vekiller görmek istiyoruz.

Ben asılım, vekilim benden az özelliklere haiz olmamalı, benimkilerden başka erekleri, hesapları olup benim istemediğim amaçlara hizmet etmemeli, verdiğim vekâleti yerinde, doğru ve önce ülke, sonra da benim yararıma kullanmalı…

Kendisi ve yandaşları için değil, hele de ülkem ve benim aleyhine hiç değil!!!

Seçim kapıda, eli kulağında; karışmam, vekâletimi geri alırım sonra!!!

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
MÜSLÜMAN MÜSLÜMANIN CHIRISTMASINI…
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Birkaç gün değerli arkadaşlarım ve okurlarımla bu konuyu tartıştık; her birimizin farklı görüşleri vardı ki olacaktır, sevindirici yanı, pek çoğuyla başta olmasa bile, birbirimizi saygıyla dinlemeyi bilişimiz ve fikre hürmetle, sonuçta ortak noktada buluşup hemfikir olabilişimiz.

Bu önemli ve hassas konuyu o nedenle yazıya dökme gereği duydum. Şüphesiz ki her okuyanın da kendince görüşleri oluşuyla, onayanlar olduğu kadar, karşı çıkanlar da olacaktır…

Ben sadece görüşümü ele almaktayım, amaç ve görevim, doğru bildiğimi paylaşmak okurla, kabul edip benimsemek ya da reddetmek onların tercihi…

Konu başlığı pek çok kişinin bilmemesi ya da üzerinde durmaması, önemsememesi, en önemlisi de altında bekleşenleri görmemesi nedeniyle ya da unutanlara hatırlatma niteliği taşıyan NEYİ NEDEN YAPTIĞIMIZI BİLEREK HAREKET EDELİM’di.

Çünkü görmekteyim ki pek çoğumuz, NEYE NEDEN İNANDIĞIMIZIN DA FARK YA DA BİLGİSİYLE BİLİNCİNDE DEĞİLİZ!

Bu özenti davranış ve yaşam biçimlerimize de bu vesileyle dikkat çekmekti amacım.

Her nedense, toplumun büyük kesiminde, neredeyse aslını inkâra varır boyutlarda, benliğinden, kimlik, dil ve dininden utanç duyma, azımsama ve inkârla, Batıya bir özlem, özenti tavrı görülmekte.

İş öylesi boyutlara vardı ki kendi dinimizi beğenmeyip hatta inkâra vararak Batı ya da Doğu dinlerine özenir ve uygular olduk. Kendi Peygamberimizi unutup anmayarak, başkalarının kabul ettiği Peygamberleri ya da feylesofları kutlar ve kutsar olduk.

Demiyorum ki diğer peygamberleri reddedelim. Bizim inancımızın gereklerinden olduğunca, hepsi peygamberimiz, hepsine saygı ve itaatimiz aynı boyutta. Çünkü hepsi de özde Allahın dinini iletmek ve yaymak, üzere görevlendirilmişler, o halde hepsi kabulümüz. Hatta hepsini analım çeşitli vesilelerle, hepsinin yaşam biçimlerinden, dönemlerinden alınacak çok fazla ders var çünkü!

Başka dinlere saygıyla yaklaşırken kendimizinkinden gün be gün uzaklaşarak, inkâr ederek hatta başka dinlere ve felsefelere eğinmeyelim. Kendi değerlerimizi, örf, anane ve özel günlerimizi unutmayıp unutturmayalım!

Cristmas kutlamalarına taktım son günlerde…

Bazı Hıristiyan arkadaşlarımdan geldi, hoş göremesem de nezaketle karşılamayı yeğledim, sevincine, kutlamalarına beni de paydaş etmiş nezaket gösterip kutlamış, benim bayramım olmayıp kutlanmaması gerektiğini düşünememiş. Varsın olsun dedim, hem ne de olsa Hz. İsa da bizim peygamberimiz, ben de aynı nezaketle mukabelede bulundum. Zaten bazı Hıristiyan arkadaşlarımızın da bayramını ben öncelikle kutladım. Çünkü onlar da benim Ramazan ve Kurban Bayramlarımı kutlamaktalar…

Anlayamadığım; hepsini de yanıtsız bırakıp, kırılıp incindiğim, üzüldüğüm, hatta sinirlendiğim, bana küfür gibi gelen ise, Müslüman arkadaşlarımın Cristmasımı kutlayış mesaylarıydı!!!

Cristmas kutlaması bir Müslüman’dan geldiğinde, hiçkimse kusura bakmasın, bir önceki satırda da dediğim gibi, bana küfür gibi geliyor ve kabul edemiyorum. Nezaket göstergesi de kabul edemem bunu.

Kimi de yeni yılla aynı şey olduğunu düşünüşle yeni yıl kutlamalarına da karşı olduğum şeklinde düşündü tepkimi. O çok başka bir şey. Tüm dünyada kutlana gelmekte olan, yeni bir yıla neşeyle girme, umutlarla merhaba deme partisine eş değer bir şey ve hepimiz birbirimize, gelen yıl için iyi dileklerimizi sunmaktayız, hangi din, dil ya da ırktan olursa olsun. Hem de birbirimizi anma, hatırlama ve sevgiyle yaklaşmamıza da vesile olmakta. Bunun dini bir içeriği yok, sadece yeni bir takvim yılı başlangıcı ve insanlar birbirlerine iyi dileklerini iletmekteler. Dolayısıyla, yeni yıl kutlaması kimden gelirse gelsin baş göz üzere ve mutlandırıcı…

İşte bazı arkadaşlarımın tümüne evrensel boyutlu bakarak değerlendirişlerine katıldığım yanı bu, Cristmas kutlamaları değil.

Ayrıca üzüldüğüm, Müslümanlık dendiğinde mangalda kül bırakmayan, Hz Muhammed’in doğum gününün farkında bile olmayıp kutlanıldığında kıyametler kopartanların, Hz. İsa’nın doğumunu vaveyla ve şevkle kutlamaları.

Ona da karşı değilim, Hz İsa da peygamberimiz, onu da kutlayıp analım ama Hz. Muhammed’i de o denli dışlamayalım, o güne hakaret, hatta küfür etmeyelim…

O nedenle dedim NEYİ NEDEN KUTLADIĞIMIZ diye.
Biz kendimize özgüleri süratle dışlayıp yok ederken, yabancıları canı gönülden benimseyip bağrımıza basmaya başladık, üzüntüm bu.

Size kendimden bir iki örnek vereyim; Ben Anıtkabire her gittiğimde ki Ankara’dayken sıklıkla giderdim, açar ellerimi dua ederim, garip garip bakar insanlar, gülerim hallerine. Ataya, saygımızı göstermeyi, kazık gibi dikilmekten ibaret, borcumuzu sadece övünerek ödemekten ibaret sanıp marifet addetmelerine. Hele de bazılarının gülerek duyurmaya çalışıp, “Aaa şuna bak, Anıtkabirde dua ediyor…” demelerine…

Meryem anaya her gidişimde de, Hıristiyanı, Müslümanı garip garip bakar yine, Hıristiyanlar birer köşede İncil okurlarken ki kadını erkeği başları da kapalıdır çoklukla, ben de karşısına geçip yine ellerimi açarak hem kendisine, hem oğluna, hem de tüm peygamberlere dua ederim. O garip garip bakan, hatta küçümseyip dalga geçen Müslümanları da, dışarıda mum yakarken, eline geçirdiği her tür malzemeyi, adaklar adayıp umutlarını dileklerini duvar boyu, üst üste iliştirirken görürüm, bu defa da ben garip garip bakıp gülerim hallerine.

Kilise ziyaretleri konusunda da üzgün ve rahatsızım. Ziyaret amaçlı ben de giderim nedir, nasıldır göreyim, bilgim olsun diye ama mum yakmam, şaraplı ekmek yemem ibadet biçimlerini paylaşmam onlarla birlikte.

Lakin insanlarımız, özel günlerde gidip kiliselere mum yakmaya ve orada dua etmeye Meryem Ana’dan, Hz. İsa’dan istemeye başladı, hatta daha ileri giderek bazıları, papazlardan bağışlanmayı, af dilerek günah çıkartmalarını istemeye başladı ceplerindeki Müslüman kimlikleriyle! Kimileri moda, kimileri entelektüellik, çağdaşlık, modern olmak ya da evrensellik adları altında!

Diğerleri de sözde Müslümanların, bu âdeti türbelere taşır oldu, adak bağlamalar, adamalar, mum yakmalar ve bir ölüden medet ummalarla...

Ben de giderim türbe ziyaretlerine ama ne mum yakar ne de o rahmetliden talepte bulunurum. Amaç kabir ziyaretidir, ruhu için duamı eder, Allaha kendisininkiyle birlikte benim selamımı da iletmesini rica edip çıkarım oradan.

NEYİ NEDEN YAPTIĞIMIZI da NEYE NEDEN İNANDIĞIMIZI da bilemez hale geldik ne yazık ki ve de özenti, taklitçi bir yaşama büründük, her gün biraz daha benliğimizden uzaklaşarak.

Üzüyor beni ziyadesiyle bu özenti paylaşım ve uygulamalar. Dil konusunda da üzüyor, YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN diye Türkçe kutlamak varken, neden illa da İngilizce?!

Gülüyorum buruk buruk bu ağlanası hallerimizi gözlemledikçe!..

GELEN YIL, TÜM DÜNYAYLA BİRLİKTE SİZLERE DE HAYIRLAR, İYİLİKLER VE GÜZELLİKLER, EN ÖNEMLİSİ DE SAĞLIK GETİRSİN GÖNLÜNÜZDEKİ TÜM ARZULAR EŞLİĞİNDE VE DE KUTLU OLSUN ŞİMDİDEN.

Selam ve saygımla efendim…

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
O BENİM HER ŞEYİM!!!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
O benim çocuğum, düşündüğüm her an esirgeyerek, her daim emanet ederek Allaha, ona bir şey olacak diye ödüm koparak… Saçlarını okşadığım şefkatle, hayalen bile olsa uzaktan uzağa… Doyduğumda doyduğuna inanıp acıktığımda aç kaldı diye sızılayışı yüreğimin… Azıcık üşüsem donuyor sanıp ona uygun hırka kazak nevi bir şeyler arandığım, çok uzaklarda olmasına rağmen… Ona bir şey olacak, üzülecek, canı yanacak, kıracak birileri, incitecek diye korktuğum…

Kardeşim o benim; aynı çocuğuma taşıdığım duygu ve endişeleri taşıdığım…

O benim ağabeyim; hani şu olmayan, hep özlemini duyduğum, olsaydı her şey ne kadar da farklı olurdu, ne kadar da güvençli basardı ayaklarım yere ve ne kadar da dik dururdu başım sayesinde diye özendiğim, sığınma gereksinimlerimin en sakin ve güvenli limanı ağabeyim. En ufak sıkıntımda koştuğum, dertleştiğim, herkesten yakın, sırlarıma vakıf olan, o herkesin ağabeyinden daha yakışıklı, herkesinkinden güçlü ve güvenilir ağabeyim o benim…

Babam o benim yeri geldiğinde de. Varlığının güvenciyle, dünya yansa umurunda olmadığım… Hani şu çocukluğumuzdaki, “Babama söyleyeceğim seni, görürsün sen.” demenin gurur ve inancı vardır ya hak arayışlarımıza, sırt dayayabilme güvençlerimize… Hani bana bir şey olmaz, nasılsa babam var arkamda, o korur beni, o esirger, halleder o her şeyi… Babam o, babam var benim diyebilmenin hazzı, güvenci, onur ve gururu, hele de mutlanışı vardır ya… O işte o duygunun adı, o baba o…

Arkadaşım o benim, kelimenin tam anlamıyla… Arkadaş, yani sırtımı güvençle dayayabileceğim, dönebileceğim, yanında gözümü tereddütsüz kapayabileceğim en ufak kuşku duymaksızın, yanında rahat uyuyabileceğim tereddütsüz ve güvencin huzuruyla…

Dostum en önemlisi… Baştan beri tüm saydıklarımın yerini alabilmiş… Hepsinin yerine birden koyduğum ya da ne zaman hangisine gereksinim duymuşsam onun kişiliği ve kimliğiyle her an yanımda hissettiğim…

Dedim ya annesiyim ben de onun, çocuğum gibi hissettiğimde…

Kızı, kız kardeşi, ablası, arkadaşı, dostu…

Hangimizin hangimize hangi sıfatla ihtiyacımız olursa olsun, birbirimizi o sıfatla her an yanımızda bulduğumuz, hissettiğimiz çok uzaklarda da olsak, yaşadığımız o her bir duyguyu ayrı ayrı ve yaşattığımız…

Cinsiyeti mi?
İlahi… Var mı bir önemi?!

Yaşı mı?
Önemli mi sizce?!

Adını mı merak ettiniz?
Adı bende saklı…

O bir insan her şeyden önce…
Dost ve arkadaşın, yaşı ve cinsiyeti olmaz bence…

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
LÜTFEN ULAŞABİLDİĞİMİZ HERKESLE PAYLAŞALIM!!!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Damlaya damlaya göl olur malumunuz!
Kim bilir belki de duyan olur sesimizi…

Günün tümünü kadın, evlenme ve saygısız yemek programlarıyla, akşamları dizilerle doldurup insanları her anlamda uyuttuktan sonra yayınladıkları, TARTIŞMA PROGRAMLARI, AÇIK OTURUMLAR VB. DİZİ SAATLERİNE ALINSIN!!!

Hem belki zorunda kalıp izleyerek, biraz haberdar olurlar ilkokul çocuklarının bile sahip olduğu bilgilerden!!!

Baksanıza; insanlara:

İstiklal Marşımızı ve yazarını…

Türkiyenin kaç bölgesi olduğunu…

İlk Cumhurbaşkanının kim ve bu güne kadar kaç tane olduğunu ve isimlerini, hatta şu ankini…

İsmet İnönü’nün kim olduğu ve yaşayıp yaşamadığını…

Kimlerin ve neden şu an tutuklu olduğunu…

Salıverilenlerin kimler olduğunu ve neden salıverildiğini…

Wikileaks, Ergenekon, Savunma Kalkanı, AB, Nato vb pek çok şeyin ne olduğunu bırakın, pek çoğunun adını bile bilmediğini…

Ülkede ve dünyadaki pek çok olay ve gerçekten bihaber olduklarını…

Ülke ve dünya nereye gidiyor, ben neyim, neredeyim ve nereye gitmekteyim sorusunun yanıtını aramıyor, öğrenmiyor ve bilmiyor…

Elhamdülillah Müslüman’ım deyip sorduğunuzda, ne dört halife ve isimlerini, ne İslam’ın, ne imanın, ne abdest ve namazın şartlarını bilmiyor!..

Dizi ve kadın programları izleme arzusunda olanlar, lütfen o gece yarılarını beklesinler özel ilgi alanlarıysa…

Uyumakta ısrarcıysalar…

Ülke sorunlarından haberdar olmak istemiyorlarsa…

Dünyadan bihaber olmak arzusundaysalar…

En azından kendi sorunlarına sahip çıkmak istemiyorlarsa!..

Kendilerine ve ülkelerine, hatta yaşadıkları dünyaya saygıları yoksa!!!

Perihan Reyhan Alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
ELEK YILLAR…
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Sevinemiyor insan belli bir yaştan sonra…

Doğum günleri, yeni yıl kutlamaları eski hazlı mutlanışlarla kıpırdatmıyor yüreği. Yeni bir sayfa açıldı önümde sevinçleri sarmıyor yüreği artık…

Hüzün, hazan…

Bir yılı daha bitti bana biçilen ömrün hayıflanmaları karışıyor, çok şükür bir yıl daha yaşayabildim mutlanışlarına…

Buruk oluyor kutlamalar…

Umutlara olduğu sanılamıyor yeni bir yıl ya da yaşa yürüyüşün. Atılan her bir adımın ölüme daha bir yaklaştırdığını hissediyor insan.

Sevinemiyor, mutlanamıyor, kutlayamıyor doğrusu şöyle dolu dolu ve ağız tadıyla…

Umuntular yerlerini kendince hesaplaşmalara, hayatla muhasebeleşmeye, ardınca da umutsuzluklara terk ediyor mutluluğun umursuzluğu yanı sıra…

Yahudi züğürtleyince eski defterleri karıştırırmış ya hani, birilerinden bir alacağım var mıydı diye…

O eski defterleri gözden geçiriyorsunuz, bir güzellik, bir mutlanış, bir yerlerde gözden kaçmış ya da unutulmuş dostları, sevgileri, sevdaları arıyorsunuz umutla sayfalarında geçmişin…

Bulamadıkça, rastlayamadıkça ya da bulduklarınızın sahteliğini veya bu gün yok olduklarını görüşle, daha bir yıkılıp daha bir epriyorsunuz mutsuzluğunuza mutsuzluk katmerlenerek…

Yalnızlığım yeni değilmiş, hep yalnızmışım meğer ben de, görememişim şimdiye dek, var sanmışım, varlar sanmışım onları meğer diyorsunuz…

Anlıyorsunuz ki zaman elekmiş, zaman içerisindeki yaşamlar sınavıymış hayatınızdakilerin.

Acıyla görüyorsunuz zamanın eleğine o hayatınızdakileri koymuş oluşunu…

Yıllar değilmiş meğer geçen, eleğin savuruşu, silkeleyişiymiş…

Yüreğiniz daha bir acıyor, her bir hücrenizde ayrı bir acı, ayrı bir sızı hissediyorsunuz…

Hayretle fark ediyorsunuz umutlarınızı da yitirmişliğinizi…

Meğer ben umutla yaşadığım sürece yalnız değilmişim, umutla yaşadığım için yalnız değilim sanıyormuşum. Umutları yitirmişliğim şimdi yalnızlığımın nedeni...

İşte şimdi yalnızım diyorsunuz!

Eleğin altındaki o devasa yığına bakıp gözyaşlarınıza engel olamazken, üzerindeki birkaç güzide var oluşun daimiliğiyle şükrediyorsunuz içiniz buruk da olsa…

Lakin kimi yok artık, başka bir dünyaya göçmüş, kimi çok uzaklarda sizden, sadece hissedebiliyorsunuz, var olduklarını bilmekle de yetinmeye çalışıyor, varsın uzaklarda olsunlar, varsın ellerinin sıcaklığını duymayayım, var olsunlar, varsın uzak olsunlar, yeter ki sağ ve sağlıklı olsunlar diye dualarınıza şükürleri paydaş ederek yalnız ve soğuk yüreğinizi ısıtmaya çalışıyorsunuz…

Yalnızlık daha bir büyüyor, bel büküyor, epriterek daha bir çörekleniyor yüreğe…

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
YOLUNUZ AÇIK OLSUN!!!
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 26 Ksm 2007
Bildiriler: 243
Şehir: Antalya-Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
Yaşamı tren kabul ederim ben, bizler de içindeki yolcular. Hepimiz ayrı birer vagonundayız, kimimiz birinci mevki, kimimiz ikinci…

Trene bindiğimiz an, sanırız ki üzerinde gittiği raylar dümdüz sorunsuz ve sonsuz…

Oysa gideceğimiz yöne göre makas değiştirir tren çeşitli fasılalarla. Bazen durması lazım gelir, yol trene kapatılışla bir müddet. Bazen hızlı, bazen de hız kesmek durumunda kalır.

Ara istasyonlarda durur bir müddet, kimini alır yolcuların, kimini indirir… Birileri eksilirken, birileri ilave olur yolculuğumuza.

Yol boyu, gideceğimiz yer vardır hep aklımızda, her ne vesileyle gitmekteysek, onların kurguları ya da özlemleriyle dalar gider, onlara yoğunlaşırız. Dışarıda hızla akan görüntülere ise öylesine ve dalgın, sadece gidilecek yerin düşünce ve özlemleriyle dolu bir bakışla ve de görmeye çalışmaksızın duyarsız kalırız. Oysa o akıp giden de zamanın ta kendisidir ve de biz o akıştaki hiçbir güzelliği göremez, hiçbir güzelliğin hazzına varamayız aklımızın varış noktasında oluşuyla ve de trende oluşun o anki hazzını yaşamanın unutuluşuyla…

Hiç de hesap etmeyiz varıp varamayacağımızı. Binmişsek o trene, mutlaka gideceğiz sanırız arzuladığımız yere… Hiç beklenmedik ve alakasız bir yerde, hiç beklenmedik şekilde durmuşsa tren, bir telaştır kaplar, ne oluyoruz, neden soruları eşliğinde.

Bilinçsizce, salımına binmişsek, bir amaç, bir varış noktası belirlemeksizin binmişsek, doğaldır ki yolculuk boyu karşılaştıklarımızla şaşırır, sorularımıza yanıt bulamayız; neden durduk şimdi, neden makas değiştirdi bu teren, neden bu yana döndü, nereye gitmekte şimdi. Neden indi bu yolcular, nereye gitmekteler ve binenler nereye gitmek üzere ve neden bindi, yanıt arar ve şaşkınlığını yaşarız. Kimimiz ise düşünmeyiz bile üzerinde, merak da etmeyiz ki zaten araştırma gereği duyabilelim.

Oysa terenin nasıl bir araç olduğunu ve nasıl çalışıp nasıl bir seyir izlediğini bilerek ve de bilinçle çıkmışsak yola, varacağımız yeri bilmekteysek ve de oraya neden gitmek istediğimizi, bindiğimiz trenin dümdüz bir yol izlemeyeceğini de biliriz…

Zaman zaman duracağını, o yola ulaşmak için makas değiştireceğini, bazen başka araçlara geçiş izni vermek gereğince duracağını, bazen yavaşlayıp bazen hızlanacağını biliriz.

Kimi kısa, kimi upuzun kaprakaranlık tünellerden de, göller, denizler kenarından da, köprüler, ormanlardan da geçeceğimizi biliriz…

İnenlerin yerine yeni yolcuların geleceğini ve bu yolculukta pek çok farklı kişilikte insanlarla tanışacağımızı, kimini sevip iyi de anlaşacağımızı ve onlarla keyifli bir yolculuk yaparak zamanın nasıl geçtiğini anlamayacağımızı, kimini sevemeyeceğimizi ve onlarla yolculuğun ıstırap olacağını…

Kimilerinin paylaşımcılığını ve dostane yaklaşımcı, kiminin benmerkezci, duyarsız, hatta saygısız olacağını ve hatta bizi o terenden atmaya bile çalışabileceğini biliriz…

Her istediğimizi yiyip içemeyeceğimizi, bunun terendeki hizmetle ya da yanımızda getirebildiklerimizle sınırlı olduğunu…

İstediğimiz konforu ve rahat bir uykuyu bulamayacağımızı kimi de…

Tıpkı, mutlanışlar, hazlar, güzel paylaşımlar, hoş anlar olabileceği gibi, olumsuzluklar, nahoşluklar, mutsuzlanışlar, tatsızlıklar da yaşanabileceğini de biliriz.

Treni istediğimiz yerde durduramayacağımızı, kendi arzumuzla mola verdirilemeyeceğini de biliriz…

Yine biliriz ki gideceğimiz yön her ne kadar bizim tercihimizde de olsa, dış etkenlerin varmaya engel olabileceğini de biliriz. Hastalıklar, kazalar da vardır bu yolda bazen, hatta ölümle sonuçlanan…


Trenleriniz güzel konforlu…
Yolculuklarınız hazlı, başarılı ve keyifli, güzelliklerle, mutlanışlarla bezeli…
Yola çıktıklarınız her daim güzel ve sevgiye değer paylaşımcı...
Treninizin değiştirdiği her makas iyiye güzele…
Duraklamalarınız sadece keyifli dinlenceler adına…
Mutlaka ve mutlaka da gitmeyi arzuladığınız yerde sizi bekleyen, güzellikler, mutluluklar, iyilikler olsun yüzünüzü güldüren ve de gönlünüzce gelişen…

Yolunuz açık olsun efendim…
Selametle…

p.r.alkan
Kullanıcı kimliğini gösterperihan reyhan alkan tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
PERİHAN REYHAN ALKAN KÖŞESİ
Bu yazışma ortamında yeni konular açamazsınız
Bu yazışma ortamında bildirilere cevap veremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri değiştiremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri silemezsiniz
Bu yazışma ortamında anketlerde oy kullanamazsınız
Tüm saatler GMT +2 Saat  
16. sayfa (Toplam 18 sayfa)  

  
  
 Cevap Gönder  
Yeni Sayfa 2