Ana Sayfa
DİLİMİZİ KORUYALIM, ONA SAHİP ÇIKALIM
TÜRK DİLİ SEVDALILARININ BULUŞMA YERİ
Cevap Gönder
DİLİMİZİN BAŞINA GELENLER -3 yazı-
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 19 Şub 2005
Bildiriler: 289
Şehir: Yarımca-Körfez/Kocaeli
Alıntıyla Cevap Gönder
‘Ef Klavye’!...


Ne zamandır, bir dizüstü edineyim, diyordum. Yazlarımızı güneyde bir kasabada geçiriyoruz, bilgisayarı oralara taşımak pek zor oluyor... Her neyse... Geçen yaz Bodrum’a indim, araştırıyorum: öyle çok marifetli olmasın, klavyesi açık renkli olsun, e tabii bir de ‘fe klavye’ olsun... İlk iki isteğime yanıt bulmak kolay da, klavye işi bozuyor; derdimi anlatmakta zorluk çekiyorum: ben “fe klavye” dedikçe adamlar yüzüme garip garip bakıyorlar... Neyse ki, kimisi “ef klavye” diye yanlışımı düzeltiyor da lafın sonunu getirebiliyorum. Arada bir de, bu inadım karşısında sadece gülüyorlar. Bunlar, profesyonel bilgisayarcı olanlar... Baktım olmayacak, işi, sağlık kontrolü için Eylül ayında Yarımca’ya yapacağım geçici dönüşe erteledim.

Bu kez İzmit’teyim. Araştırmaya başladım. Ama ne araştırma!.. İzmit dediğin koca bir kent... Geniş ve zengin bir piyasası var... Ama sonuç yok. Bir an geldi ki, araştırma aramaya dönüştü, kısa bir süre sonra da arama aranmaya... Evet, basbayağı ‘aranıyordum’: fe klavye yokluğuna ‘bozulmuş’ bir durumdaydım.

Derken, genç bir bilgisayar mühendisinin makamında almıştım soluğu. İzmit esnafı, bu fe klavye işini ancak onun bilebileceği konusunda hemfikirdi. Yer, koca bir işletme ve o da pek belli ki burasının sahibi ya da tek yetkilisi. Telefonların biri bitmeden ikisi-üçü birden geliyor... Adamın başını kaşıyacak vakti yok; ama hakkını yemeyeyim, -yukarıda Allah var- sıcaktan börtmüş, dili damağı kurumuş, yağlı müşteri olmadığı her halinden belli, üstelik, o mekânla hiç de uyuşmayacak ölçüde yaşını başını almış bulunan ben fakire de onca işinin arasında göz atmadan etmiyor... Uzatmayayım, on üç-on beş dakika sonra sıram gelmiş olacak ki, “Evet” diyerek bana döndü. Ben, gösterişli işletmenin, özellikle de bu havalı delikanlının zamanını almamak için, “Dizüstü bilgisayar, ama fe klavye ...” diyerek konuya kısa yoldan girecek oldum; daha ağzımı açar açmaz, yurttaş, Tanrı bağışlasın pek zeki, ne istediğimi şıp diye anladı ve anlamasıyla gürlemesi bir oldu: “O devri seneler evvel aştık babacım” dedi. Ve, ne ‘bir zamanların Türk Dil Kurumu’nun kalıntıları’nı bıraktı haklarında atıp tutmadık ne de “Türkçenin içinde sıkışıp kalan ve ‘fe klavye’ diye tutturanlar”ı... Ona göre, ya dünyaya uyacaktık ya da yok olup gidecektik! Demiştim ya, “aranıyordum” ve işte birisi ağzımın payını verivermişti.

Ne diyebilirdim? Adam kendi çöplüğünde resmen ötüyordu işte!.. Ne var ki, burası da benim ülkemdi. Ona verebileceğim tek ve en iyi yanıt, “Kutlarım” deyip arkamı dönmek olmalıydı. Adam aptal değildi ya, neler demek istediğimi bal gibi anlardı. Öyle de oldu.

*
Kendi ülkesinde bir fe klavyeli dizüstü bilgisayar bulamamış olmanın kahrolmuşluğuyla eve döndüm.

*
O gün sabah evden çıkarken üst çapraz komşum, biz yazlıktayken gelmiş olan postaları tutuşturmuştu elime. Aralarında Çağdaş Türk Dili dergileri de vardı. Eve dönünce, biraz soluklanıp işe dergilere bakmakla başladım. Temmuz ve Ağustos sayıları, ‘günlük özel sayıları’ olarak çıkmıştı. Dergilere şöyle bir göz atıyordum ki, Temmuz’un son sayfalarında bir başlık: Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nun 72. Yıldönümü. İmza: Sevgi Özel. Özel, yazısının sonlarında, “Çağdaş Türk Dili’nin bu özel sayısı için notlarımızı karıştırarak bellekleri deşelemek, özellikle genç okurlarımıza onlardan saklanan gerçekleri anlatmak istedik” demiş. Şimdi size, Dil Derneği Başkanı Özel’in, yaşadığım İzmit bozgununa denk gelen yazısında anlattıklarından/anımsattıklarından birkaç alıntı yapmak istiyorum:

(Karşıdevrimcilerin 1950 ve 1980 ataklarına değindikten sonra) “Yeni bir ‘aydın’ tipi türedi; bunlar sözümona ‘demokrat’tı; düşünce özgürlüğünü, tüm hakları, emeği savunuyorlardı. Onlara göre, 1923 Devrimi başarılı olmamıştı. Harf ve Dil Devrimleri tutmamıştı, çünkü, tepeden inmeci bir tavırla, ‘zor’a dayanarak yapılmıştı.

Yalanlar öylesine allanıp pullanıyordu ki, eğitim düzeyi gibi yaşamsal olanakları da dondurulan halk, ‘televizyon’ denen çok etkili bir iletişim aracının karşısında kime, neye inanacağını şaşırarak izliyordu olup bitenleri. ... 12 Eylülcüler, yazık ki, karşıdevrimcilerin ekmeğine yağ süren, çıkar ilişkileri sonunda kimisi tümden yön değiştiren yeni aydın tipinin yolunu açtı. İşte böyle ortalığın toz duman içinde olduğu günlerde, Atatürk’ün kurulmasına öncülük ettiği Türk Tarih ve Dil Kurumları kapatıldı.

Harf ve Dil Devrimleri, topluma zorla giydirilmek istenen giysiler miydi? Toplum, yazısı ve dili değiştirilerek geçmişinden koparılmak mı isteniyordu? Bu sorular, yerden bitme yeni aydın tipinin sorduğu, yanıtı belli, kuyruklu yalanlardı. Ancak, toplum bunları ayıklayabilecek durumda değildi. Türkiye, bir ‘aydın ihaneti’yle yüz yüze idi, bu ihaneti topluma anlatmaya çalışan bir avuç yürekli devrimcinin ise ensesinde boza pişiriliyordu. ‘Gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olanlar’, ne yazık ki su başlarını tutmuştu.
.....
(Türk Dil Kurumu’nun 1932 Temmuzu’nda Atatürk’ün öncülüğünde başlatılan kuruluş sürecini anlattıktan sonra) Atatürk, ölümünden 65 gün önce el yazısıyla vasiyetnamesini yazmış, Türk Tarih ve Dil Kurumları’na kalıtından pay ayırmıştır. Bu çok anlamlıdır; çünkü, kendisinin ölümünden sonra da bu iki kurumun siyasal iktidarların güdümüne girmeden, gelir sıkıntısı çekmeden özgürce, güven içinde çalışmalarını istemiştir. Atatürk, gerçekten de öngörüsü, sağduyusu, sezgileri çok güçlü bir önderdir. ... Atatürk’e ve devrimlere saldıramayanların hedef tahtası TDK idi, ama bu kurumu kapatmak da ‘en Atatürkçü 12 Eylülcüler’e nasip oldu’.

Karşıdevrimciler, bu kurumun Türkçeleştirme eyleminde çizmeyi aştığını, uydurma sözcüklerle dede ile torunun anlaşamadığını, genç kuşakların eski yapıtları okuyamadığını ileri sürerek ‘yaşayan Türkçe’ gibi yutturulması kolay bir yalanla eğitim kurumlarına yerleşmeyi başarmıştır. Bir başka büyük yalan da, Atatürk’ün dilde devrimden caydığı, Türk Dil Kurumu’nu dil akademisine dönüştürmek istediği doğrultusundadır. Bu yalanı, kurumlara kalıtından pay ayırarak Atatürk kendisi çürütmüştür. Ancak, Kenan Evren ve arkadaşları bu yalanlara sığınanlara ödün vermiş, Atatürk’ün kalıtı yok sayılarak 1983 yazında Türk Tarih ve Dil Kurumları kapatılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün kurumlar aracılığıyla Türk ulusuna bıraktığı kalıtı da böylece iç edilmiştir.

... Yaşayan Türkçeciler, elli yıldır açıkça ya da gizlice sürdürdükleri savaş sonunda kavuştukları Türk Dil Kurumu’na yerleştikten sonra, bu utkunun tadını çıkarırcasına uzun zaman suskun kalmış, derken toplumun dayatmasıyla önce sözcük uydurmaya, giderek ‘dilimiz kirleniyor’ demeye başlamışlardır.

Bugün Türkçe İngilizcenin saldırısıyla yüz yüze kalmışsa, buna, Dil Devrimi’ni ve devrimle gelen sözcükleri reddeden ‘milliyetçi muhafazakâr’ siyasa, bu siyasayı savunanlara destek veren sözümona aydınlar, bilimciler neden olmuştur. ... Haksızlığa uğrayan yalnızca Türkçe değildir, halktır, çocuk ve gençlerimizdir. Geleceğimizdir. Bilimdir, sanattır. Ulu Önder Atatürk ve devrimleridir. ...
.....”


* * *
“Kutlarım” deyip arkamı döndüğüm bilgisayar mühendisi genç işadamı ve aynı telden çalanlar için Dil Derneği’nin bir anlamı var mıdır? Özel’in bu dediklerinin? Hadi, iyi niyeti elden bırakmayıp “Bilemiyorum” diyeyim. Ama şunu biliyorum, sokaktaki adam doğrulara açıktır. Yeter ki, ona doğruları anlatan birileri çıksın.


Yarımca, 5 Eylül 2004

-----------------------------------------------------------------------------


Virgül


Virgül, bu boynu bükük im, bütün yazım kılavuzlarında noktadan sonra ele alınır. Bu sıralama, önemlilik ölçütüne göre midir? Belki. Virgülle karşılaştırıldığında, nokta genellikle onu birkaç kez katlar.

Bu iki im, kimi zaman noktalama dışında da işe yarar: “Noktayı koydum.” Böyle bir tümce, söylenme bağlamına göre bir romandan ağır olabilir. ‘Virgül koyma’nın da böyle ağır anlamlar taşıdığı durumlar olmaz mı? Niye olmasın? Örneğin, bir kişi yaşamının olabilecek en yoğun ilişkisini yaşarken karşısındaki ile arasına ‘bir şeyler’ girmiştir ve bu olağanüstü ilişkiye bir ‘virgül’ konmuştur. Bu virgülü kim koymuştur? O kişi ya da karşısındaki... Fark etmez. Önemli olan, o güzelim ilişkiye virgül konmuş olmasıdır. Nokta koymaktan daha da ağır bir durum değil midir bu sizce de? Her gün ölmekten beter...

*
Virgülün yazıdaki anlamı ile mecaz anlamını bir yana bırakalım. Onun bir de sayıların içinde yer alışı var.

Ben, ilköğrenimimi ‘1936 Programı’ adlı müfredat programına, yani, Cumhuriyetimiz’in, ilkokulda okutulacak dersleri ve o derslerde ele alınacak konuları belirleyen ilk izlencesine göre yaptım. Öğretmenliğim sırasında da, önce 1948, sonra da 1968 programına göre çalıştım.

Bir zaman geldi, sigortacılık sektörüne yönelik bir dergide görev aldım. Yıl 1984... Ve işe başladıktan birkaç gün sonra da o güzelim virgülle başım derde girdi: düzeltisini yapayım diye önüme gelen bir yazıda ‘537,875 dolar’ çapında bir primden söz ediliyordu; yazı, ilgili sigorta şirketinin üst düzeyde bir yetkilisince kaleme alınmıştı ve bu yuvarlak hesap 540 dolarlık işin önemli olduğunu (!) vurgulamaktaydı. İşte buna ben kesinlikle bir anlam veremiyordum. Diyeceğim, koca bir şirket açısından 540 doların önemli bir anlamı olamazdı.

Öyleyse...

Virgülün matematikteki işlevini, sözünü ettiğim programlarda gördüğüm anlamıyla ‘tam sayı ile kesri birbirinden ayırmak’ diye bildiğim için, pek doğal olarak, o prim miktarını ‘537 dolar, 87 onda 5 sent diye anlamıştım. Bu durumda ne yapmalıydım? Değil mi ki söz konusu olan ‘önemli bir başarı’ idi, ‘dikkatli bir düzeltmen’ olarak virgülü noktaya çevirmeliydim; evet, o büyük başarının boyutuna ‘537 bin 875’ sayısı yakışırdı: 537.875 dolar!...

Meğerse...

Meğerse, hanidir para-pul piyasalarında sayı bölükleri virgülle ayrılır olmuşmuş. Ondalık kesirler de noktayla... Memuriyetten gelen ben garip ne bilirdim işlerin değiştiğini!?... Yaptığım yanlışlık, derginin reklamverenleri arasında önemli yeri olan bir şirketle ilgiliydi. Adamlar pek bozulmuşlardı bu işe... İşten kovulmadım ama, cahilliğimden (!) ötürü yerin dibine girdim. Evet, sigortacılarımız da, sayıları yazarken bölükleri virgülle ayırıyordu. Bu durumu kendi kendime şöyle açıkladığımı anımsıyorum: “Sigorta İngiliz icadı” deniyor ya, sigortacılar buna hürmeten sayıları böyle yazıyor olmalı...

Sonra sonra, mahalle bakkallarına kadar yaygınlaşan yazarkasalar da böyle sayılar döktürmeye başladı da yurt yüzeyinde denge sağlandı... Tabii, bu sonuca ulaşmada spor yarışmalarının, Örovizyon yarışmalarının falan da büyük katkısı oldu; ama, izninizle o konulara girmeyeyim, çünkü asıl diyeceğimi unutmak üzereyim:
Efendim, 2005’e YTL’yle girmiştik ya, bu yeni paranın yasasından, lira ile kuruşun virgülle ayrılacağı anlaşılmaktaydı. Bu demekti ki, bölükleri ayırma işi noktaya düşüyor. Yani, her şey hâlâ benim öğrendiğim ve öğrettiğim gibiydi. Ayrıca, merak ederek incelemiş, şimdiki öğretim izlencelerinde değişmiş bir şeyin olmadığını da görmüştüm: sayı bölükleri noktayla, sayıların ondalıkları da tam sayıdan virgülle ayrılıyordu. Öte yandan, YTL’ye ısınma döneminde, etiketlerde, satış fişlerinde falan noktalar, virgüller çoğunlukla doğru kullanılmıştı.

*
YTL’yle birlikte işler düzelir gibi olmuştu ama, bugün, nokta ile virgülün bu işlevleri konusunda para-pul piyasalarının etkisiyle yine bir karmaşa yaşanıyor.

Değil mi ki bu ülkede ‘k’ harfini ‘ka’, ‘h’ harfini ‘ha’ diye adlandıranlar çoğunlukta, -bu alandaki öteki yanlışlara değinmeyeceğim- bize de, doğrusu, nokta ile virgülün bu durumu yakışır (!?).

*
Noktalama imleri bütün dillerde var. Türlü türlü... Ve dilin ayrılmaz parçasıdır bu imler. Kimi zaman matematiksel anlamlar kazansalar da... Dilimize sahip çıkarken onları unutmak olur mu hiç?!...


Yarımca, 23 Aralık 2004

-----------------------------------------------------------------------------


AS’nin Troykası



Çok zaman var ki bir “AS’ye katılalım” sözü edilip dururdu bizim burada. Ve ne zaman bu laf açılsa, asıl konu bir yana bırakılır, birbilerine karşı olmaktan başka ellerinden bir şey gelmeyenlerimiz arasında bir ağız dalaşıdır başlardı; sonunda taraflar yorulur, bir ‘bağımsızlık türküsü’ çevresinde birleşlerdi. Böylece, AS’ye katılma konusu gündemden düşmüş olurdu...

İşin garip yanı, AS’ye katılma fikrini kimi zaman taraflardan biri, kimi zaman da öbürü ortaya atardı. Ve her iki durumda da ortada eşit güçte yandaşlık ve aykırılık olurdu. Bu neden böyleydi? AS’de hem ötekilerin hem berikilerin yakınları vardı da ondan... AS’de yönetim bir onların eline geçer bir bunların.

Bizim AS’ye katılmak isteyenlerimizin gerekçesi neydi? Bir sürü neden ileri sürmekteydiler: merkezi ısıtma, fosseptik, kapıcı, yöneticilik, bahçe bakımı, hidrofor, çöp, bakım-onarım, aidat, otomat, komşuluk hukuku, temizlik.. bunlar, bizde adı hiç okunmayan şeylerdi; -şimdi şimdi işler biraz düzeliyor gibi; bunun nasıl olduğunu az sonra anlayacaksınız- AS yandaşlarımız, AS’ye katılınırsa, işte bu işlerin düzeleceği kanısındaydılar. Çünkü, söylediklerine bakılırsa, o yanda işler tıkır tıkır yürümekteymiş: kalorifer aksamadan çalışırmış; en üst katta bile sular akarmış.. üstelik her an sıcak su varmış...

AS’nin oralardan geçenler imreniyor, bahçeleri pırıl pırıl, bakımlı; binalar da öyle... Hem dışları hem içleri... Sonra, AS’de kimse kimseyi rahatsız etmezmiş. Çalışkan bir kapıcıları var... Adamın işini nasıl canla başla yaptığını cümle âlem görmekte... Sözün kısası, imrenmemek elde değil. Ha, az daha unutuyordum: bu AS’nin bir de troykası var ki, sormayın... Nasıl desem, krallara seza... Süslü mü süslü... Gece mavisi üzerine yıldızlı armalar... Sorguçlu üç at çekiyor... Mevsimine göre araba ya da kızak biçiminde oluyor bu troyka dedikleri. Pek güzel, pek şirin araç... Baksanıza, adı bile güzel... Troyka... AS’nin yöneticileri ara sıra atlıyorlar işte bu troykalarına, oralara buralara gidiyorlar. O zaman kurumlarından geçilmiyor. Ama demeden edemeyeceğim, bu durumu görünce bizim aykırılar başlıyorlar şu şarkıyı söylemeye: “Onun troykası var, cakalı mı cakalı... / Paldır küldür gider, şaklattı mı kırbacı... / .....” Mustafa Sandal’ın o bildiğiniz şarkısının makamına uydurmuşlar... Alaylı, hatta ayıp lafları da var, ama hem terbiyem müsaade etmediği için hem de hakarete falan girer diye yazmıyorum.

Derken...

Derken, birkaç AS yanlısı onların yöneticilerine gidip “Biz size katılmak istiyoruz” dedi.

Söylendiğine göre, AS’liler bu katılma isteğine hiç olumlu bakmamış. Diyesilermiş ki, “Siz önce komşular arasındaki hırgüre bir son verin bakalım... Damınızı aktarın... Sonra, aidat toplamaya başlayın...” Daha neler neler...

Bu dediklerim çok çok önce olduydu. AS bizi alacak diye bugüne kadar epeyce iş yaptık. Yapmadık desem, yalan olur. Örneğin, çatıyı elden geçirdik, bir yönetici seçtik, aidat toplamaya başladık falan filan... Para ödemek istemeyen yok mu? Olmaz olur mu, var. Ama yöneticimiz diyor ki, “Hepsinden alacağım, siz hiç merak etmeyin...” İşin en sevindirici yanı, komşular arasındaki kavgalar da az buçuk duruldu. Sonracığıma, çöpleri bir poşete koyup öyle çıkarıyoruz kapının önüne; artık camdan fırlatıp atmıyoruz dışarıya... Ah, bir de kapıcımız olsaydı!.. Olacak olacak... Hele bir Ağalar Sitesi’ne bağlanalım, her bir şeylerimiz olacak.

Sizin anlayacağınız, eski günler geride kaldı.

Bir de n’oldu biliyor musunuz? O görkemli troyka var ya, geçenlerde bizim sitenin önünde durmaz mı!.. Resmen teftişe geldi adamlar... Ne yalan söyleyeyim, onları öyle görünce insanın eli ayağı dolaşıyor...Ya, işte böyle...

*
Hay Allah, ‘troyka’ deyince ne geldi aklıma... Bizim buralarda, -yok, hayır, bizim sitede değil, bizim İzmit ve havalisinde- ambülansa, yani şu bildiğiniz cankurtarana, ‘hasta nakil ambulansı’ diyorlar. Örmek mi? Sürüsüne bereket... İşte birkaçı: Erenler Belediyesi Hasta Nakil Ambulansı (54 FU 039 plakalı araç; 18 Mart günü, Kocaeli Üniversitesi Hastanesi’ne hasta getirmişti; bu araç, hastanenin, tabelasında ‘Arşiv ve Tıbbi Dökümantasyon’ yazan binasının güneyindeki mavi binanın yanına çekilmişti); Kocaeli Hastanesi Hasta Nakil Ambulansı (düne kadar SSK hastanesi iken ‘Kocaeli Derince Devlet Hastanesi’ adını alan kuruluşa ait 41 KE 084, 41 KT 745, 41 KH 490 plakalı araçlar; aynı gün, bu hastanenin girişindeki park yerinden göz kırptılar bana); İzmit Devlet Hastanesi Hasta Nakil Ambulansı (18 Mart günü, 41 KT 694 plakalı bu araç da oralardaydı).

*
Şaka gibi geliyor değil mi?!...


Yarımca, 19 Mart 2005


En son İnal Karagözoğlu tarafından Sal Mar31, 2009 15:14 tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi.

_________________
İnal Karagözoğlu
Kullanıcı kimliğini gösterİnal Karagözoğlu tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
Site Sorumlusu

Kayıt: 29 Ekm 2004
Bildiriler: 1514
Şehir: Frankfurt
Alıntıyla Cevap Gönder
Sayın Karagözoğlu bu güzel anıyı bizlerle paylaştığınız için teşekkür ederiz. Umarım satırlarınız arasında ustaca vermeye çalıştığınız bildiriniz yerini bulacaktır.

Yazınızın bir bölümünÜ Yaşayan Türkçe mi Öz Türkçe mi? başlığı altına taşıdım.

http://www.dilimiz.com/forum/viewtopic.php?p=1235#1235

Katılımcı dostlarımızın bu alıntı ile ilgili yorumlarını o başlık altında sürdürmelerini rica ediyorum.

Bu arada umarım fe (pardon cahilliğimiz anlaşılmasın !) "Ef Klavye"!.. nize kavuşmuşsunuzdur.

Saygılarımla
Kullanıcı kimliğini gösterTahsin MELAN tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderE-mek gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
Site Sorumlusu

Kayıt: 29 Ekm 2004
Bildiriler: 1514
Şehir: Frankfurt
Alıntıyla Cevap Gönder
Sayın Karagözoğlu,

Yazdıklarınıza hayranım. Sizi candan kutluyorum.

Son yazınızdaki (AS’nin Troykası ) dokundurmalarınızı sanırım arif olanlar anlayacak ama bazıları hâlâ davul zurna diye geçiştirecektir.

Yazınızın ikinci bölümündeki kara mizah örneklerine gülmemeye çalıştım ama kendimi tutamadım. Smile

Acaba adı geçen yetkili makamlara ulaşma olanağımız var mı? Bize yetkililerle ilgili bir e-mek bağlantısı edinebilir misiniz? Tepkimizi bildirelim diye düşünüyorum.

Saygılarımla

_________________
BİRİMİZ HEPİMİZ, HEPİMİZ DİLİMİZ İÇİN. tm
Kullanıcı kimliğini gösterTahsin MELAN tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderE-mek gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
DYLYMYZYN BA?INA GELENLER
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 19 Şub 2005
Bildiriler: 289
Şehir: Yarımca-Körfez/Kocaeli
Alıntıyla Cevap Gönder
“Anlamynda”nyn Eri?ilemeyen Anlamlyly?y


BYLYYORUM canym, kabahat dilimizde: anlatma yetene?inden yoksun. Yoksa, kimi çok bilenlerimiz, örne?in, koca koca proflarymyz, uzman ki?ilerimiz, edebiyatçylarymyz, radyolarda/televizyonlarda el üstünde olan sunucularymyz ve daha niceleri, bir ?eyler anlatabilmek için iki lafyn ba?ynda “bu anlamda”, “anlamynda”, “o anlamda” ... sözlerini kullanma zorunda kalmazlardy.
Örnek mi? Buyurun:
- ….. AB’nin bu anlamda çifte standart uygulady?y ortada.
- Ye?ilçam kalyplary artyk geride kaldy. Bu anlamda sinemamyzyn bir atylym içinde oldu?unu söyleyebiliriz.
- ….. Bu, hayvan haklary anlamynda toplumsal bilinç olu?turmaya yönelik bir proje.
- Günümüzde aileler ancak ak?am yemeklerinde bir araya gelebiliyor. Bu anlamda, geleneksel Türk aile yapysynda önemli de?i?iklikler olmu?tur.
- ….. Bu anlamda neler söylemek istersiniz?
- Çok az zamanymyz kaldy; o anlamda kysaca toparlamanyzy rica edece?im.
- Hatyrlarsanyz, TRT, milli harsymyza sahip çykma anlamynda hakikaten mühim bir vazife ifa ederek Türk musikîsi repertuvaryna yeni eserler kazandyrma anlamynda bir müsabaka tertip etmi?ti: Alaturka. Bu anlamda yeni yeni müsabakalar .....
*
Hepsi iyi ho? da, bu sonuncusu olmady (ya da cuk oturdu)!..
Niye mi?
Önce, TRT ne yapmy?, onu anlamaya çaly?alym. Benim anlady?ym ?öyle: “Anymsayacaksynyz, TRT, ulusal ekinimize sahip çykylmasy gerekti?i inancyyla önemli bir görev üstlenerek Türk müzi?ine yeni yapytlar kazandyrmak amacyyla ‘Alaturka’ adyyla bir yary?ma düzenlemi?ti; bu tür yeni yary?malar düzenlenmesi ekinimizin ya?atylmasy ve güçlendirilmesi bakymyndan gereklidir.” Uzunca bir tümce oldu, farkyndayym; n’eyleyeyim ki, maya bozuk olunca yapacak ba?ka bir ?ey de yok. Ancak, asyl konu bu de?il... “Alaturka” sözcü?ü, “Türk gelenek ve göreneklerine benzeyen“ demek. Dilimize Ytalyancadan gelme… Bu laf, “Türk müzi?i repertuvaryna yeni yapytlar kazandyrma” sözleri içerisinde pek yapmacyk kalyyor. “Olmady” deyi?im bundan. “Cuk oturma”ya gelince: “Biz bize benzeriz” diye bir deyi?imiz vardyr. Ne de uygun dü?üyor ?u “alaturka”ya!
Neyse, lafy uzatyp da anakonuyu sulandyrmayayym. Özetlersem: Dilimiz anlatma yoksunu bir dil. Onca muhterem i?te bu yüzdendir ki ikide bir “anlamynda manlamynda”gibi laflar ediyor!(?)
*
Bu durumu oturup bir dü?ünmek gerek!●


En son İnal Karagözoğlu tarafından Prş Nis21, 2005 23:30 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi.

_________________
İnal Karagözoğlu
Kullanıcı kimliğini gösterİnal Karagözoğlu tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
DİLİMİZİN BAŞINA GELENLER -5
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 19 Şub 2005
Bildiriler: 289
Şehir: Yarımca-Körfez/Kocaeli
Alıntıyla Cevap Gönder
Yüz Yıl Öteden...


Şemseddin Sâmi kimdir?

Bu soruya verilecek yanıtlar, korkarım, onun bir yazar olduğundan pek öteye gitmez. Şemseddin Sâmi’yi, Taaşşuk-u Tal’at ve Fitnat adlı romanın yazarı diye anımsayanlar da belki çıkabilir. Son dönemin çoksatar yerli roman okurları arasında, bu yapıtın, yazınımızda roman türünde Batılı yöntemle yazılmış ilk örnek sayıldığını bilen kaç kişi vardır? Ve okuyan!?...

1850’de doğan ve 54 yıllık olağanüstü verimli bir yaşam geçiren Şemseddin Sâmi, yalnızca Talat ile Fitnat’ın aşkını anlatan romanın yazarı değildi; o, her şeyden önce bir Türk dili tutkunuydu. Öyle ki, ona göre, dilimize lisân-ı Osmânî denmesi yanlıştır; çünkü, ulusumuzun adı Türktür. Ve, “bu ad, bağlı olmakla övünülecek bir büyük ulusun adıdır.” Bu düşüncesine uygun olarak da, Şemseddin Sâmi, 1901 yılında yayımladığı iki ciltlik sözlüğüne Kaamûs-u Türkî (Türkçe Sözlük) adını vermiştir. Şemseddin Sâmi, bu ad konusunda şöyle diyordu:

“Bu kitabın, nice kullanılan Arapça ve Farsça sözcük içermesine karşın ‘Kaamûs-u Türkî’ adıyla adlandırılmasına itiraz edenler belki bulunur. Ancak, dilimiz Türk dilidir. Bu dille ilgili sözlüğe de daha başka ad düşünmek saçmadır.”

Şemseddin Sâmi’nin şu görüşleri, sözlüğünü adlandırmadaki seçimini çok daha anlaşılır biçimde açıklıyor:

● Yazın’ın (edebiyatın) yaratıcı ve güzel yapıtlar vermesi, dilin düzeltilmesine ve yabancı etkilerden, özellikle Arap ve Fars etkilerinden kurtulmaya bağlıdır.

● Dilimiz güzel dildir. Söylediğimiz gibi yazsak ve o söyleyiş ile o söyleyişin kuralları içinde dilin iyileştirilmesine çalışsak, dilin güzelliğine uygun olan yetkin bir yazına sahip olacağımıza kuşku yoktur.


Çok doğaldır, Şemseddin Sâmi, dille ilgili yabancı etkilerden de söz eder, dikkati, Türk dilini gölgelemiş olan Arapça ve Farsça sözcüklere çeker. Bakınız, Türkçe sözlüğünün ifade-i merâmında (önsözünde) neler diyor:

“Gerçekte epey geniş ve zengin olan Türkçemiz, çoğu sözcüklerini yitirmiş, Arapça ve Farsça’dan sözcüklere başvurmadıkça bir şeyi anlatamayacak denli dar ve sözcüklerin kökleri ve türevleri anlaşılmayacak biçimde sıradan halkın söyleyişine uyan bir dil durumuna gelmiştir.”

Ve Şemseddin Sâmi, yine o önsözde, sözlüklerin, ulusların hazinesi oluğunu da söylüyor. Ona göre, sözcükler, birtakım dilbilgisi kurallarına bağlıdır ve dili, bu kurallara göre işleyerek oluşturur. Yine ona göre, dilbilgisi kuralları saptanmamış ve sözlüğü oluşturulmamış bir dil hiçbir zaman yazınsal bir dil olamaz; çünkü, bu iki belge, yazın’ın ana öğesidir; yazın, ancak bunların yardımıyla oluşturulabilir. “Dilin yozlaşmasına karşı bir set yerini tutacak da bu iki kitaptır. Yetkin bir sözlüğü olmayan dil, doğal varlığı demek olan sözcüklerini günden güne yitirerek kendi varlığıyla bir şey anlatamayacak denli dar olur ve doğru dürüst bir dilbilgisi kitabı olmayan dil, doğru söylemeyi sağlayamayıp gittikçe yanlış söylenir ve sonunda büsbütün yanlış bir dil durumunu alır.”

Öte yandan, Şemseddin Sâmi bu görüşleri dile getirmekle yetinmemiş, sözlükçülüğümüz için yazım, noktalama ve kısaltmalar konularında yeni ve çağına yaraşır yöntemler de ortaya koymuştur. Usûl-i Tenkıt ve Tertîb (Noktalama Yöntemi ve Düzenleme [Noktalama İmleri ve Örnekler]) adlı çalışması ise, konusunda dilimizde bir ilktir. Dilimizin kökenine ilişkin araştırma ve incelemeler de yapmış olan bu büyük Türk dili tutkunu, Türkçe ve Osmanlıcadan başka yedi dil biliyordu: Arapça, Arnavutça, Eski Yunanca, Farsça, Fransızca, İtalyanca, Rumca.

Vurgulamadan geçemeyeceğim, Şemseddin Sâmi’nin kısa bir özetini aktardığım bu görüş ve düşünceleri, döneminin aydınları için yeni ve şaşırtıcıydı.*

*
Günümüze bakarsak...

“Şimdi, üyesi olmayı çok istediğimiz Avrupa Birliği de kalkmış, alfabemize q, w, x harflerini de eklememizi istiyor. ..... Oysa bizim, bu harfleri de büyük kentlerimizde kullanmakta olduğumuz ortada... ..... Vaktiyle Fransa'nın etkisindeyken, şimdi ABD'nin, yani İngilizcenin etkisine girdiğimiz için de hela kapılarının üstüne ‘00’ yerine ‘WC’ yazmaya başladık, ‘water closet’ anlamına... Dil Kurumu üyesi bir uzman, duruma daha da açıklık getirdi: İngilizce öğrenmeden büyük kentlerimizde yaşamak zorlaşıyor, dedi.” (Çetin Altan, 21.11.2003, Milliyet)

*
Dildeki bu yeni gidiş her şeyin üstüne tüy dikiyor. Şemseddin Sâmi’den yüz yıl sonra böyle bir noktaya gelinmiş olması ne acı!...

*
Bir şey daha: Şemseddin Sâmi’nin, yetkin bir sözlüğü olmayan bir dilin, doğal varlığı demek olan sözcüklerini günden güne yitirerek kendi varlığıyla bir şey anlatamayacak denli darlaşacağını söylediği yıllarda, evet, dilimizin, “işte yetkin bir Türkçe sözlük” denecek bir sözlüğü yoktu. Şimdi öyle mi ya? Kimi noksanlıklardan söz edilebilirse de, dilbilgisi bakımından da büyük adımlar atılmış olduğunu yadsıyabilir miyiz? Okumuşluğumuz? Eh işte... Hiç yoktan iyidir... Peki, sözlük ve yazım kılavuzu kullananların, bunları el altında bulunduranların, bir sözcüğün anlam ya da yazımını merak edip bu kaynaklara bakanların oranı? Bu işi yapma sıklığı?!...

* * *
Sözlükçülüğümüzün babası Şemseddin Sâmi yüz yıl ötede acılar içinde... Bu acıyı dindirmenin yolunu açmak, başta dilseverlere düşüyor.



Yarımca, 23 Aralık 2003

_________________
* Şemseddin Sâmi’ye ilişkin bilgiler için, Agâh Sırrı Levend’in Şemseddin Sâmi, Kemal Bek’in Gelişim Hachette Alfabetik Genel Kültür Ansiklopedisi, Doğan Kardeş Yayınları’nın Yeni Hayat Ansiklopedisi adlı yapıtından yararlandım.


En son İnal Karagözoğlu tarafından Sal Mar31, 2009 16:37 tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi.

_________________
İnal Karagözoğlu
Kullanıcı kimliğini gösterİnal Karagözoğlu tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
DYLYMYZYN BA?INA GELENLER
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 19 Şub 2005
Bildiriler: 289
Şehir: Yarımca-Körfez/Kocaeli
Alıntıyla Cevap Gönder
Dervi?in Fikri


GEÇEN yaz, ?u bizim Yalykavak’ta Kenan Evren Caddesi’ni tyrmanyrken birden gözüme çarpty: Residence Derwisch. ?a?kynlyklar içindeyim... “Ulan” diyorum kendi kendime, “bu ne i?tir?!.. A?ustos syca?y beynimi sulandyrmy? olmasyn!?..” Yok, hayyr, beynime bir ?eycikler olmamy?ty: çevremdeki her ?ey bildi?im gibiydi. Yalnyzca ve yalnyzca, bu yoku?u her çyky?ymda içimde belli belirsiz bir kyskanma duygusuna yol açan “Dervi? Bey Kona?y” levhasy gitmi?, yerine i?te o yazynyn yer aldy?y görkemli bir sign gelmi?ti. “Sign” diyorum, çünkü, hangi dilde oldu?u anla?ylmayan ya da hiçbir dilde olmady?y, dil denen ?eye az buçuk merak sarmy? birisince bile hemencecik görülüveren “Residence Derwisch” laflary için “levha” pek Türk kalyrdy.
“Residence Derwisch” karma?ykly?ynyn bir tamlama oldu?unu ?öyle böyle çykarmy?tym: Yngilizcenin ya da Fransyzcanyn tamlama kurallaryna uygun bir ?ey olabilir miydi? Belki... Ylk anda böyle dü?ünmü?tüm.
Öyle dü?ünmü?tüm, ama içim rahat etmemi?ti; kendimce akyl yürütmeye ba?lamy?tym: “Birinci sözcük, evet, kesinlikle Yngilizce; i?i, ikincideki ‘w’ bozuyor. (Kysa bir duraklama ve ardyndan gelen duraksamadan sonra) Hele dur yahu, birdenbire kestirip atma; belki senin dü?ünemedi?in bir ?ey vardyr i?in içinde... Ne olabilir ki?! Örne?in ?u olamaz my: belki adam, Yngiliz’e, Fransyz’a, Alman’a ortak bir sesleni?te bulunmak istemi?tir? Öyle ya, ‘residence’ sözcü?ü de ‘derwisch’ sözcü?ü de bu insanlaryn dilinde benzer biçimde yazylyyor: residence/résidence/residenz, dervish/derviche/derwisch... Y?te bu kadar...”
Diyeceklerimi sürdürmezden önce, “ortak bir sesleni?te bulunmak” sözüne bir açyklyk getireyim: duymayan kaldy my bilmem, artyk, yabancylara toprak saty?yna geni? olanaklar sa?layan bir yasamyz var.(1) 3 Temmuz 2003’te çykaryldy; sayysy 4916... Resmi Gazete’de yayymlany? ve yürürlü?e giri? tarihi de 19 Temmuz 2003. Y?te, konak sahibi vatanda?ymyz, akyllyca bir i? yapmy?, malyny etiketleyip görücüye çykarmy? olamaz myydy o signla?.. Y? bilenin, kylyç ku?ananyn...
Durum anla?ylmy?ty... Sorunu kestirmeden i?te böyle noktalayyp evin yolunu tutmu?tum.
*
“Residence Derwisch” incisini, bu ola?anüstü düzenlemeyi notlarymyn arasynda ba?kö?eye koymu?, sözünü etmek için fyrsat kolluyordum... Bu arada, 4916’nyn getirdiklerinin götürdükleri yanynda solda syfyr oldu?u yolunda içime lök gibi oturan önyargydan kurtulma dile?iyle de bu yasa konusunda bilgilenmeye bakyyordum...
Derken, bir dergi: Teori. Konuyu yetkin kalemler aracyly?yyla derleyip toparlayyp ortaya öyle bir dosya koymu?lardy ki, o dosyayy açyp da “silahla kovulanlaryn dolarla geri döndü?ünü” görmeyecek bir tek yurtsever çykamazdy.(2)
Dedi?im gibi, yetkin kalemler konuyu enine boyuna irdelemi?ti; benim bunlara ekleyebilece?in pek bir ?ey olamazdy.
*
Biraz da Felatun Bey’den söz edeyim. Ahmet Mithat Efendi’nin, hani o tatly su Frenkli?ine özenen, geçim derdi nedir bilmeyen, bir süre sonra da mirasyedi oluveren beyzadesinden...
Yazynymyzyn ilk örneklerine yeniden göz atmak yararly oluyor. “Nereden nereye” demek için birebir. Üstelik, beklenmedik, ilginç ?eylerle de kar?yla?abiliyorsunuz. Ahmet Mithat Efendi, “Felatun Bey ile Râkym Efendi”sinde(3) , ça?da?y ?emsettin Sami kadar olmasa da ders vermekten geri durmaz. Bu, ya?ady?y dönemin dayatty?y bir davrany?tyr.
Ylginç ?eyler mi? Bunlar, kahramanymyzyn adyyla ba?lar, onun, her çykan kitaby edinerek bunlary ciltletip üzerlerine altyn yaldyzla “A” ve “P” harflerini bastyrdyktan sonra evdeki kitaply?yna özenle yerle?tirmesiyle sürer. “A”, Felatun Bey’in ilk ady “Ahmet”in, “P” de, ikinci adynyn (Felatun<Eflatun) Fransyzca yazyly?y olan “Platon”un ilk harfi... AP’nin ya?ady?y Osmanly ortamlarynda, supe yemek, kafe o le, perükâr, adiyö, mon ?er, bon vuayaj, mon ami gibi Fransyzca kaynakly sözler ise gyrla...(4)
Nasyl? Felatun Bey günümüzden çok ?eyler ça?ry?tyryyor de?il mi?
Öte yandan, 4916’dan bugüne yurdumuzda ta?ynmaz edinenlerin sayysy kim bilir kaça dayandy? Ve satylan topraklaryn, evlerin miktary? Alty ay önceki rakamlar, “45 bin ki?i ve 281 bin dekar arazi” diyordu. Alynan yerlerin bir kysmynyn üzerinde ev oldu?unu bilmem söylemeye gerek var my? Bu durumda, yazymy a?lanacak bir espriyle bitirmek istiyorum: demek ki, ya?ady?ymyz dil durumlary, ülkemizde yer edinen yabancylaryn “Residence Derwisch” kepazeliklerine “Dur” demeleriyle sona erecek. ?undan ötürü ki, benim bildi?im, adamlar dillerine saygyda kusur etmezler. Eh, biz de yava? yava? onlary örnek alyryz herhalde...●

_______________

1 bkz. www.tbmm.gov.tr (Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu Tutana?y, 3.7.2003, 22. Dönem 1. Yasama Yyly 102. Birle?im).
2 Ekim 2004, 177. s.
3 Bahar Yayynlary, Ystanbul/2004.
4 Supe yemek: çorba içmek (“gece geç zamanda yenen yemek” anlamyndaki souper sözcü?ünün yanly? kullanymy), kafe o le: sütlü kahve (café au lait), perükâr: berber (“perruque” [Yt. parrucca] sözcü?ünden yapylmy? Osmanlyca bir sözcük), adiyö: allahayrmarladyk (adieu), mon ?er: sevgilim, azizim (mon cher [chère]), bon vuayaj: iyi yolculuklar (bon voyages), mon ami: dostum, arkada?ym (mon ami [amie]).



_________________
İnal Karagözoğlu
Kullanıcı kimliğini gösterİnal Karagözoğlu tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
DYLYMYZYN BA?INA GELENLER
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 19 Şub 2005
Bildiriler: 289
Şehir: Yarımca-Körfez/Kocaeli
Alıntıyla Cevap Gönder
Bora’nyn Sorusu



BUGÜN 23 Nisan.
Radyomu açtym; bir yandan Bora’nyn sorusunu aktarmaya çaly?aca?ym sizlere, bir yandan da günü ya?amaya bakaca?ym.
*
Radyodan cyvyl cyvyl çocuk sesleri yayylyyor odama... “Günaydyn Türkiye” yeni ba?lamy?. Saat daha sabahyn altylary. Dy?aryda ya?mur. Tek tük ku? cyvylsy penceremi zorluyor... Pek belli ki, bu sevimli dostlar çocuklara e?lik etmek istiyor... Kulaklarymy onlara da açyyorum.
*
Çocukluk günlerimi anymsyyorum... Hele de ilkokul yyllarymy...

Ne o?!.. Gözya?larym içime akmakta... Bir burukluk... Giderek acyya dönü?mekte... Ya?landym my ne?
*
Üst çapraz kom?umun ilkö?retim 3’üncü synyfta bir torunu var: Bora. Dedesi geçen yyl anlatmy?ty, dede-torun ödev yapyyorlarmy?, Boracyk, ‘mide’ sözcü?ünü göstererek ve onu ‘pide’ der gibi okuyarak soran gözlerle demi? ki dedesine, “Bu ‘mide’ diye okunur, ama ö?retmen ‘i’yi uzun söylüyor!?”.

Çocuk hakly.

Dede de demi? ki, “‘Y’nin üzerine ?apka koymak gerekir”. Bu arada kendi kendine sessizce sormadan edememi?: “Yoksa, ‘i’den sonra bir yumu?ak ge mi koymak gerekir?!..” O da hakly.

* * *

Ylkokuldaki ilk yyllarymy anymsyyorum: 1941, ’42 yyllary... Okulun ana giri? kapysyndan içeriye adym atar atmaz soldaki duvara asyly küçük karatahtaya bakardyk. Burada, dilimizdeki kimi yabancy sözcükler ile onlaryn Türkçe kar?ylyklary duyurulurdu. Be?-on sözcükten olu?an bir dizelge... Bu dizelge ço?u kez her gün yenilenirdi. Birer sary defterimiz vardy (bilmeyenler için söyleyeyim: “samankâ?ydy” denen sary renkli, ucuz bir kâ?yttan yapylan bir defterdi bu), her gün o karatahtada verilen sözcükleri i?te bu deftere geçirirdik. Bütün ö?rencilerin ba?ödevi buydu.

Diyelim, o günkü dizelgede “birinci te?rin”in kar?ysynda “ekim” yazyyor: büyük bir istek ve co?kuyla artyk o sözcü?ü kullanmaya bakardyk. Ö?retmenimiz de derslerde o sözcüklerin kullanylmasyny sa?layacak türlü uygulamalarda bulunurdu. Dilimizin özle?tirilmesi çabalarynyn ilkokullardaki ba?aryly bir parçasy olmu?tur bu uygulama.

* * *

?imdiki abecemizin kabul edilmesiyle (3 Kasym 1928) resmen ba?latylan dilde yenile?me sürecinde ?öyle bir söyleme de yer verildi: “Türkçe, söylendi?i gibi yazylan, yazyldy?y gibi okunan bir dildir” ya da, “Türkçe, söylendi?i gibi yazylyr, yazyldy?y gibi okunur”. Ben, bunu ilk ve ortaö?renim yyllarymda hep duydum. Bu söylemle, do?ruya yakyn bir olgu dile getiriliyordu. Böyle bir söylem, yeni bir abeceye geçi?in ilk yyllarynda, dili Arapça ve Farsçadan aryndyrma/özle?tirme/yenile?tirme ülküsünün e?itim-ö?retime yo?un biçimde egemen oldu?u bir döneme pek uygundu. Ne var ki, yeni bir abeceye geçilmi? olan Türkçe için söyleyi?e ba?ly bir yazym düzeni ilk baky?ta yeterli görülmü?se de, yazym konusunda birtakym sykyntylarla kar?yla?ylynca, bunun böyle olmady?y kysa zamanda ortaya çykacakty.

Neden böyle olacakty?

Dilimiz katyksyz, kary?yksyz bir dil de?ildi de ondan.

Türkçe, geçmi?i çok zengin olan bir ulusun dili. Türkler, tarihleri boyunca türlü uluslarla kar?yla?my?, bu uluslarla yo?un ili?kiler, etkile?imler, kayna?malar içinde olmu? bir ulus. Dolayysyyla, pek do?aldyr, dilimiz de bu etkile?imlerden payyna dü?eni almy?: Türk diline pek çok yabancy sözcük girmi?. (Ve bu dilden pek çok sözcük de ba?ka dillere geçmi?. Bu aly?-veri? olgusu, bütün diller için bütün zamanlarda geçerli. Bu olgudaki yönü ve niceli?i ise, taraflaryn [uluslaryn, devletlerin, toplumlaryn, sonuçta dillerin] türlü ba?lamlardaki güçlülü?ü belirliyor.)
*
Yeni abecemizin ilk yazym kylavuzu olan “Ymlâ Lûgati” 1929 tarihini ta?yyordu ve söyleyi?e ba?ly olarak hazyrlanmy? olan bu kylavuz, i?te o dedi?im nitelikteki dilimiz için gerekli olan bütün düzenlemeleri içermiyor, yetersiz kalyyordu. Bu kez, sesletim (kimi ünlülerin [sesli harflerin] kysa ya da uzun, kimi ünsüzlerin de [sessiz harflerin] ince ya da kalyn okunu?u vb.) konusunda kar?yla?ylan sykyntylara çözümler üretme yoluna gidildi; uzun çaly?malar sonunda, 1942’de, “Ymlâ Kylavuzu” çykaryldy. Ne var ki, bu düzenleme de yetersizdi; bunun yerini 1965’te “Yeni Ymlâ Kylavuzu” aldy. Yazym kurallarymyz, bu ’65 kylavuzu temel alynarak 1970 ve 1977 yyllarynda yayymlanan kylavuzlarla yeniden ve yeniden düzenlendi.

Bu yazym kylavuzlarynyn ilki, “Ymlâ Lûgati”, Milli E?itim Bakanly?y Dil Encümeni’nce hazyrlanmy?ty; ötekiler Türk Dil Kurumu’nun (TDK) yayynydyr. TDK, bir Anayasa de?i?ikli?iyle 1982’de devlet kurulu?una dönü?türüldükten sonra, 1985’te, “Ymlâ Kylavuzu” adly bir kylavuz daha yayymlady. Bu, ’65, ’70 ve ’77 kylavuzlaryna kar?y çykarylmy? bir “tepki kylavuzu” niteli?indeydi. TDK, yakyn tarihte ortaya koydu?u bu alandaki son çaly?masyny ise, kendi veb sitesinde, “Türk Dil Kurumunun güncelle?tirilmi? Ymlâ Kylavuzu” diye duyuruyor.

Dilimize ili?kin yazym kylavuzlary bu belirttiklerimle synyrly de?il. Yukaryda sözünü etti?im Anayasa de?i?ikli?inin ardyndan, yazym kylavuzu alany için çok sayylabilecek sayyda yapyt çykty. Kabaca, “eski TDK yanlylary”, “yeni TDK yanlylary” diyebilece?im ki?iler, kurulu?lar, birbiri ardyna kylavuzlar yayymladylar. Ne var ki, bizim Bora’nyn kafasynda, onlarca çaly?manyn ardyndan yine de bir soru çengeli (?imdilik 1) asyly duruyor: “Bu ‘mide’ diye okunur, ama ö?retmen ‘i’yi uzun söylüyor!?” Ve Boracyk, “mide”nin “i”sini kysa seslendirmede kararly...

* * *

Bence, gözden kaçyrdy?ymyz bir ?ey var: Türkçe, öyle, söylendi?i gibi yazylan, yazyldy?y gibi okunan bir dil de?il. Nasyl olsun ki!?.. Synyrda? oldu?u, iç içe ya?ady?y dillerle olan onca etkile?imden sonra böyle bir ?ey beklenebilir mi bir dilden?!.. Sürekli olarak de?i?im içinde olan, söyleni?i/sesletimi zamanla de?i?ime u?rayan/u?rayacak olan bir dil için ortaya gelenekle?ecek yazym kurallary konmaly de?il miydi?.. Bu yapylmady. Çok önemli iki ?ey daha yapylmady: 1. Türkçe için ilk ve ortaö?retim kurumlarynda kullanylmak üzere bir çevriyazy (transkripsiyon) düzeni olu?turma, 2. dilimizin ölçünlü söyleyi?i (genel kabul görmü? söyleyi?i; standart telaffuzu) konusunda sürekli çaly?ma ve yayym. Pek do?aldyr, bu i?leri yapmak için bir kurul olu?turmak gerekiyordu; dilbilimcilerden, yazarlardan olu?an bir kurul... Söylemeye gerek var my bilmem, ku?ku yok bu da yapylmady. Bütün derdimiz neredeyse “?apkalar” oldu!.. Sesleri uzatan, incelten, hem incelten hem uzatan “?apkalar”... Bu ?apkalaryn adyny koymada da bir türlü kararly olamadyk: “uzatma i?areti” dedik olmady, “inceltme i?areti” dedik hiç olmady, “uzatma ve inceltme i?areti” dedik, bu da olmady; benim bildi?im, ?imdilik "düzeltme imi" diyoruz...

E?er ö?retmenlerimizin beyinlerine, “Türkçe, söylendi?i gibi yazylyr, yazyldy?y gibi okunur” safsatasyny yerle?tirmeseydik, onlar, bunca yazym kural(syzly?)y arasynda bocalamaz, “Çocuklar, bu sözcük ?öyle yazylyr, böyle de okunur (söylenir)” der, Bora da dedesinin kar?ysyna dikilmezdi öyle bir soruyla.

* * *

Bu yazyya “havagazy” diyecekler çykacaktyr. ?imdi onlar bir zahmet Göztepe tren istasyonuna kadar gitsinler ve “Göztepe” yazysyny okuyup a?yzlaryndan çykan sesleri yine bir zahmet yazyya döküversinler.

Yazylamyyor de?il mi?!..

Ya... Y?te böyle...

* * *

Bugün 23 Nisan.

Radyomda cyvyl cyvyl çocuk sesleri vardy... Ku?lar da olanca ne?eleriyle odama dolup çocuklara e?lik ettiler. Bora’nyn sorusunu aktarmaya çaly?tym sizlere onlary dinleyerek... Bora’lar, sorunlar yuma?y içersinde ya?adyklaryny algylayacak ya?ta de?iller henüz.
*
Saat dokuza geliyor. “Günaydyn Türkiye” bitti. ?imdi ülkemizin kurtulu?u anlatylyyor. Ya?mur durmu? gibi.
*
Çocukluk günlerimi anymsyyorum... Hele de ilkokul yyllarymy... Ne o?!.. Gözya?larym gittikçe yo?unla?yyor... Yçimdeki acy da... Evet, ya?landym.
*
Yok, hayyr ya?lanmadym! Yçime akytty?ym ya?lar, bedenimi saran acy, geçmi?i bilip gelece?i görmenin do?urdu?u bir hyrsyn belirtisi...

Y?te, çocuk sesleri dy?aryya da egemen oldu. Gelece?imizin umutlary tören alanyna yürüyor... Ve ben, bugün yeniden bilenen bir hyrsla ses bayra?ymyzy daha da yüceltme yolundayym.

* * *

23 Nisan’y içlerinde duyumsayanlara ne mutlu!..●


En son İnal Karagözoğlu tarafından Pts Oca02, 2006 10:11 tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi.

_________________
İnal Karagözoğlu
Kullanıcı kimliğini gösterİnal Karagözoğlu tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 30 Oca 2005
Bildiriler: 101
Şehir: Ankara
Alıntıyla Cevap Gönder
İnal Bey, yazılarınızı zevkle okuyorum. Çok güzel bir anlatım tarzınız var. Sanki sizinle sohbet ediyor gibiyim. Ellerinize sağlık.

Uzun yazıları okumaya üşenenler. Lütfen bu yazıları okuyunuz. Önceleri ben de uzun yazıları okumaktan sıkılırdım ama artık o zinciri kırdım. Uzun yazıların bir başka tadı oluyor.

Saygılarımı sunuyorum hocam
Kullanıcı kimliğini gösterS.Ekrem tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönder
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 19 Şub 2005
Bildiriler: 289
Şehir: Yarımca-Körfez/Kocaeli
Alıntıyla Cevap Gönder
Psikolojim Yine Bozuldu


TV’de her a?zyny açan, ‘yetmi? milyon’un önünde konu?tu?unu söylüyor. Bu gidi?le Çin’i bile geçece?iz. Bir ‘okurla bulu?MA!’ günü, elimde kalem, kitapçyklaryn önünden bo? gözlerle gelip geçen bu koca nüfusu seyrederken bir de baktym ki psikolojim yine bozulmu?...

EVET, psikolojim yine bozuldu. Olaca?y buydu.
Psikolojimdeki ilk kayma, çook eskilere dayanyyor (‘çok’un ‘o’su ?imdilik iki tane). Daha milenyuma ula?mamy?tyk... Bir süredir bana bir tuhaflyk aryz olmu?tu: ?unu bunu dert ediniyordum. Örne?in, ‘rahmetli’ sözünü duyunca aklyma bir ?eyler takylyyordu ve i?in kötüsü, onlardan bir türlü kurtulamyyordum... Bu gibi durumlarda yapylmasy gerekeni yaptym: bir psikola?a gittim. Benim ‘rahmetli’ takyntym, eski cumhurba?kanlarymyzdan rahmetli Turgut Özal'dan söz ederken ‘rahmetli’ syfatyny kullanmanyn kural olmu? olmasyyla ilgiliydi. Bu niye böyle, diyor, ba?ka bir ?ey demiyordum. Bu i?te bir terslik oldu?una inanyyordum. Ve haklyly?ymy anlatmak için bir sürü de kanyt ileri sürüyordum. Takynty i?te...
Psikolo?um, ‘takyntym var’ diye utanmamam gerekti?ini, asyl utanylmasy gereken ?eyin, bu ça?da bir takyntysy bile olmamak oldu?unu söylemi?ti... Artyk, neredeyse hemen herkesin takyntysy varmy?. En az bir tane... Reçetesi de ?uydu: “Takyntyndan kurtulmak istiyorsan, onu saklama, ortaya çykaryp rahatla...”
Onca parayy sayarak elde etti?im bu reçeteyi uygulamamak olmazdy. Ben de bu gerçekten hareketle hemen itirafta bulundum. Hem de medyada... Yarym sayfalyk bir duyuruyla... Böylece, daha kesin bir sonuç alaca?ym inancyndaydym.
Uzatmayayym, psikolo?umun sözünü dinleyip takyntymy yüksek sesle ortaya döktükten sonra, ondan kurtulamasam da onunla birlikte ya?amayy ö?renmi?tim. Eh, idare edip gidiyordum... Derken...
Derken, ‘Türkçemizin ba?yna gelenler’ takyntysy!.. Bu, ilkinden zorluydu. Öyle ki, “dilimizin ba?yna gelenleri izliyorum” derken, az kaldy benim ba?yma bir ?eyler geliyordu... Özetleyeyim: durumum gerçekten kötüydü; nasyl söylesem, kaptyrmy? gidiyordum... Elimde kalem-kâ?yt, dil yanly?laryny/kirletmelerini not etmek üzere radyolaryn, televizyon kanallarynyn ba?ynda nöbet tutuyordum... Ylgi alanym, toplumun kaymak tabakasyydy. Derken, gün geldi, bu i? beni kesmemeye ba?lady. Ben de ne yaptym? Dy?a açyldym. Bütün medyayy taramaya ba?lamy?tym. Basyly, yazyly-çizili hiçbir ?eyin gözümden kaçmasyna izin vermiyordum: resmi ve özel yerlerdeki duyurular, yönergeler; tabelalar, sokak levhalary; apartman ve site yöneticiliklerinin iletileri; tren, vapur, otobüs tarifeleri, her türlü biletler; internet siteleri, ?arky sözleri, fiyat etiketleri, el ilanlary, ta?ytlaryn kaportalary, ambalajlar, po?etler... Hepsi benim birer çaly?ma alanymdy artyk. Kaymak tabakasynyn buralardaki izlerini sürmeye ba?lamy?tym... Derken i?in içine anonslar da girdi: belediye, otogar, havaalany, seyyar satycy, tören alany, salon, hastane hoparlörleri... Hepsi de çok verimliydi; ancak, çaly?ma ko?ullary beni zorluyordu. Ve haliyle, basyn yyllarymdan kalma benim eski röportaj teybi de çaly?maya ba?lamy?ty. Yyi gidiyordum: üç-be? adet yazy da döktürmü?tüm; oraya buraya gönderiyordum.
Ne var ki, bu i?ler, özellikle de sakatlyklary listeleme i?i beni yormu?tu; ayryca kendimi hyrpalanmy? hissediyordum. Bir an geldi, durumumun hiç de iyi olmady?ynyn ayyrdyna vardym. Adyny koyamady?ym bir ?eyler ya?amaya ba?lamy?tym. Neler oluyordu bana? Üst çapraz kom?um da bu durumu görmü? olacak ki, “Sen iyi misin” demeye ba?lamy?ty. Onun bana olan bu yakyn ilgisi, tam da dijital bir teyp alma fikrimi kendisine açty?ym gün ortaya çykmy?ty. Kom?umun sorgulayan ilgisi üzerine bir an olsun kendimi dinleyip yanyty görüvermi?tim: hayyr, iyi de?ildim; kafayy yemek üzereydim.
Verilmi? sadakam varmy?, bu olayy ucuz atlattym; hem akyl sa?ly?ym hem de kese varly?ym açysyndan... Eksik olmasynlar, ev halkynyn sayesinde... Elimde kalem-kâ?yt, dil yanly?laryny/kirletmelerini not etmek üzere radyolaryn, televizyon kanallarynyn ba?ynda nöbet tutmamy engellediler; öyle her gün her gün sokaklara çykmak da yok.
?imdi mi?
Her son bir ba?langyca kapy açarmy?, ?imdi yeni bir takyntym oldu. Evet, yetmi? iki milyon okuyucunun önünde itiraf ediyorum bunu. Yeni durumun nasyl geli?ti?ini de anlatayym da tamam olsun:
Efendim, artyk dil i?lerinden izole ettilerdi ya beni, ben de ne yapyyordum, odama kapanyp çaktyrmadan eski notlarymla idare ediyordum... Örne?in, dil yazylary yazyyor, onlaryn orasyna burasyna o notlarymdan bir ?eyler serpi?tiriyordum... Bir süre sonra, bir yandan bir ?eyler tu?luyor ya da okuyorken bir yandan da salondan ta?an televizyonu dinliyor oldu?umun ayyrdyna vardym. ?öyle ki: Ynsanlar arbede halinde... Evlenmeye niyetlenenler, evlenenler; kapy dy?ary edilenler, edenler; bo?anmy?lar, ayry ya?ayanlar, bo?anacaklar; ezenler, ezilenler; kaynana/gelin/damat adaylary; yalan konu?makla suçla?anlar; taciz, ?iddet olaylary; evinden kaçanlar, bir yakynyny arayanlar; ... itirafçylar... Hele de itirafçylar... Birer sorgu yargycy, savcy ve avukat kesilen sunucular, izleyiciler... Ve bütün bu patyrty, gürültü ve kavgaya bilimsellik cilasy çeken uzmanlar...
Arada reklamlar girecek gibi oluyor ama, nafile... Bizimkiler buna izin vermiyor, kanaldan kanala zyplayarak olaylaryn birbirlerinin üzerine binmesini/yy?ylmasyny sa?lyyorlar. Böylece, daha da bir renklenip ?enleniyor beyazcam...
Artyk yeni takynty noktama gelmi? bulunuyorum: beni bozan ne “Semranym” (hah, bir tek ben kalmy?tym bu hatunun adyny anmayan, i?te o da oldu!) ne Memranym... Sadece ve sadece memleketin nüfus durumu! Oyunculary birbirinin kopyasy olan bu izlencelerde, her a?zyny açan, ‘yetmi? milyon’un önünde konu?tu?unu söylüyor. “Yetmi? be?” diyen de olmuyor de?il. Ah, bir de, “psikolojim bozuldu”, “durumum yok” gibi laflar etmiyorlar my... Haliyle etkileniyor insan. Bu odamdan televizyon dinleme i?ine dadandy?ym ilk günlerde bir hesap yapayym, dedim, baktym Hindistan’a ula?yyoruz, bu gidi?le Çin’i bile geçece?iz; üstelik, psikolojisi bozuk ve parasal sykynty içinde yüzen o kadar insan... Korkup hesaby kitaby byraktym. Bir ?ey de?il, AB’liler bizi aralaryna almaya hepten kar?y çykacak!
Her neyse, lafyn sonunu getireyim de TV dinleme i?ime döneyim. Ne diyordum!? Evet, nüfusu hyzla milyarlara dayanmakta olan ülkemde bir ‘okurla bulu?MA!’ günü, elimde kalem, kitapçyklaryn önünden bo? gözlerle gelip geçen bu koca nüfusu seyrederken seyrederken bir de baktym ki psikolojim yine bozulmu?.●

___________
Notumdur: Yazyda kimi sakatlyklaryn olmasy do?aldyr. Öyle bir dil kirlenmi?li?i içinde ya?yyoruz ki, etkilenmemek ne mümkün...


_________________
İnal Karagözoğlu
Kullanıcı kimliğini gösterİnal Karagözoğlu tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
Türk Dili Sevdalısı

Kayıt: 19 Şub 2005
Bildiriler: 289
Şehir: Yarımca-Körfez/Kocaeli
Alıntıyla Cevap Gönder
Sevgili "Yani"mize Ne Oldu?


GÜN geçmiyor ki dilimiz kayba u?ramasyn. Son verdi?i ?ehitlerden biri de "yani" sözcü?ü. Hani, bir ?eyi açyklarken ya da bir ?eyi anlatmada zorlanynca kullanyrdyk ya, i?te o:
"- ..... Yani, bugün gidebilece?imi hiç sanmyyorum."
*
?imdi öyle mi ya? Benim güzelim yanimi bu görevinden aldylar, olur olmaz türlü i?lerde kullanyyorlar. Hyrpalandy gitti... Tanyyamyyorum artyk onu:
> Adam alanynda uzman, bilmem hangi televizyonun sa?lyk izlencesine konuk olmu?, miyoplu?un giderilmesine de?gin son geli?melerden söz ediyor, reklam a?ylykly bilgileri döktürüyor da döktürüyor. "Ynteraktif" bir görünüm de verilmi? izlenceye: telefon ve faks numaralary, e posta adresi... Her bir ?ey tamam.
Derken, bir izleyiciyle telefon ba?lantysy:
Sunucu: "-Evet Müjgân Hanym, programymyza ho? geldiniz; sorunuzu alabilir miyiz?"
Yzleyici: "- Hocama bir sorum olacakty: be? dereceye kadarki miyopluklarda çizdirme pek tavsiye edilmiyormu?, öyle duydum da... Benim derecem üç buçuk; duydu?um do?ru mu, benim gözüm çizilmez mi, çizilmesi zararly mydyr?"
Uzman: "- Sevgili izleyicimiz gözlük kullanyyor mu acaba?"
S: "- Evet Müjgân Hanym, sayyn uzmanymyzyn sorusunu duydunuz de?il mi? Gözlük kullanyyor musunuz?"
Y: "- (Sykylarak) Yani...
S: “- Anladym.”
Uzmanyn Müjgân Hanym'yn sorusuna ili?kin açyklamalaryndan sonra:
S: "- Eveet, demek ki sevgili Müjgân Hanym gözlük kullanmaya devam edecek (?)."
U: "- (Kesin bir dille) Yani."
S: “- Duydunuz de?il mi Müjgân Hanymcy?ym? Bir süre daha gözlükle ya?amak durumundasynyz.
Y: “- (Kaderine razy olmu?lu?un a?yrly?yyla) Yani.
...............

> Yine bir televizyon... Sabah ku?a?ynda bir "itiraf-evlendirme-vs." izlencesi...
...............
Yzlencenin anakonusunda epey yol alynmy?, syra, dolgu maddesi gibi "kullanylan" yeniyetme bir ?arkycyya gelmi?tir.
...............
“Sanatçymyz”, bol kyvranmaly ?arkysyny söylemi?, ?imdi de, mesle?inde ilerlemek için ne denli ilkeli davrandy?yny anlatmaktadyr:
Sa.: "- Pop müzi?imizin (‘a’yy uzatarak) duayenlerinden A... P.....'yi örnek aldym kendime. O anlamda, ..... ."
S: "- Yanylmyyorsam, sen de sevgili A... P.....'nin vokalistli?inden geliyorsun... Bu anlamda çok ?eyler kazanmy?syndyr...
Sa.: "- (Yçtenlikle onaylar) Yani."
* * *
Uzatmama gerek yok! Sizleri bilmem ama, ben, sevgili yanimi geri istiyorum. Yani...

_________________
İnal Karagözoğlu
Kullanıcı kimliğini gösterİnal Karagözoğlu tarafından gönderilen tüm bildirileri bulÖzel bildiri gönderKullanıcının web sitesini ziyaret et
gençyazylym
Misafir

Alıntıyla Cevap Gönder
Ynal Bey dedi?iniz gibi maalesef Yani kelimesi de dilimizin kanayan yaralaryndan birisi. Konuyla ilgili, bir dergide okudu?um, küçük bir yazyyy sizinle payla?mak istiyorum.

"E yani!:

Ö?retmen ö?rencisine sorar: “Sen arkada?ynyn dü?üncesine katylyyor musun?” Ö?renci cevap verir: “E yani.” Ö?retmen tekrar sorar: “Onun gibi mi dü?ünüyorsun?” Ö?rencide yine ayny cevap: “E yani.” Bu sefer ö?retmen daha iyi ö?renmek için soruyu de?i?tirir: “Farkly my dü?ünüyorsun?” Ö?renci her zamanki cevaby verir: “E yani.” Ö?retmen sinirlenir artyk: “Evlâdym ne dü?ünüyorsun!?” Ö?renci cevap verir: “E yani, biraz öyle dü?ünüyorum.”



Çok ?ükür, “biraz” kelimesi cevabyn anla?ylmasyny sa?lamy?tyr. Ö?renci, verdi?i cevabyn ö?retmen tarafyndan anla?ylmamasyna bir mana verememi?tir. Bu konudan arkada?yna da bahseder: “Ya, hoca niye tekrar soruyor, falan oldum…” ...

Alynty: Dr. Asiye DUMAN - Yeni E?itim Dergisi Sayy 7.
http://www.turkcesevdalilari.com/Yazilar.asp?goster=dos&id=119
DİLİMİZİN BAŞINA GELENLER -3 yazı-
Bu yazışma ortamında yeni konular açamazsınız
Bu yazışma ortamında bildirilere cevap veremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri değiştiremezsiniz
Bu yazışma ortamında bildirileri silemezsiniz
Bu yazışma ortamında anketlerde oy kullanamazsınız
Tüm saatler GMT +2 Saat  
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)  

  
  
 Cevap Gönder  
Yeni Sayfa 2